Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Ekim '14

 
Kategori
İnançlar
Okunma Sayısı
578
 

Nefsini kurban edebilir misin?

Nefsini kurban edebilir misin?
 

Kaplumbağa Terbiyecisi adlı resim


Kurban Bayramı 03 Ekim günü arefe ile geliyor. Bildiğiniz gibi, Kurban Bayramı yaklaştıkça kurbanlık alma yarışı başlar ve insanlar adakları için kendilerini hazırlar.

Ancak Kurban Bayramları sadece adak adamak için midir? Sadece kurbanlık hayvanları bir fayda beklentisi ile kurban etmek için midir?

Bence hayır ve bir hayvan kurban etmek işin sadece görünen yüzüdür.

İnsanlar paganlık döneminden beri tarih boyunca farklı yörelerde, farklı kültürlerde, farklı şekillerde kurban vermişlerdir. Sebebini bilmedikleri ve onları korkutan, hayatları üstünde hakim olan doğa güçlerini dindirmek veya yağmur gibi şeyler için istekte bulunmak adına kurbanlar sunmuşlardır.

İşin bu kısmını merak edenler çeşitli kaynakları inceleyebilirler, ancak benim bugün altını çizmek istediğim konu insanın gerçekten neyi kurban ettiği.

Konu yine dönüp dolaşıp insanın nefsine geliyor. Nefs... İnsanın en büyük düşmanı olan nefse geliyor. Peygamberimizin “küçük cihat bitti, büyük cihat başlıyor” dediği nefsimiz ile yaptığımız mücadeleye geliyor.

Peki bir soru daha... Hiç düşündünüz mü acaba, Ramazan ile Kurban Bayramı’nın bir ilişkisi olabilir diye?

O zaman 2 sorunun cevaplarını birleştirmeye çalışalım şimdi. Temmuz ayında Ramazan’da oruç tuttuk, sadece davranışlarımız değil, düşüncelerimiz ve duygularımız üstünde de hakimiyet kurmaya gayret ettik.

Hicri takvimdeki 11 ayın sultanı Ramazan ayı öyle bir ay ki, bu ay insanın bir nevi iyi ahlaklı olmasının kısa bir provası. O bir ay boyunca kişi oruç tutarak önce bedeni üstünde dştan içe hakimiyet sağlıyor. İstediği zaman yemek yiyen, hatta elinde hamburgeri ile sokaklarda dolaşan, araba süren insan bile o Ramazan ayında süt liman kesilip sahura kalkıyor, günde bir kere yemek yiyor. Ve yemek yemenin, su içmenin ne güzel bir şey olduğunu hatırlıyor. Her gün önünde olan ancak farkına varmadığı basit şeylerden kısa bir süreliğine uzak kalarak onların değerini anlıyor. Günlük yaşamının koşturması arasında unuttuğu o güzel şeyleri hatırlıyor. Yediği yemeğin zevkine varıyor.  Ancak bunu sadece bir ay yapıp sonra tüm yıl unutanlara ne yazık.

Orucu sadece yemek ve içmek ile sınırlamak haksızlık olur. Oruç tüm beden ile yapılan ve akıl, duygular ve ruhsal olarak da yaşanan bir süreç. Sadece ağız ve mide ile yapılan değil, göz ile de, kulak ile de, kalp ile de, zihin ile de, duygular ile de yapılan br oruçtan bahsediyorum.

Mide ve ağız ile yapılan oruçSufilerin “az ye” öğüdüne uyulan kısmı. Az ye ki yediğinin değerini bilesin ve beden fazla yediğini öğütmek zorunda kalmadığından daha güçlü olsun. Zira beden enerjimizi en fazla çeken organımız yediği yemeği öğütmeye çalışan midemiz. O enerji gereksiz işler yerine kullanılmaz ise, zihin sağlığı ve dirayetini bozucu unsurlara karşı insanın daha fazla enerjisi oluyor. O yüzden sağlam kafa sağlam vücutta bulunur.

Gözün orucuise harama bakmamak. Dilin orucu dedikodu yapmamak, aleyhte konuşmamak, ketumiyeti bozmamak, herkese derecesine göre konuşmak, kalp kırmamak, tatlı dilli ve nazik konuşmak.

Elin orucuona sahip çıkmak ve kavga etmemek. Kulağın orucu dedikodulara kulak vermemek, kötü konuşmaların bir parçası olmamak, sana hakaret edene bile kapılmamak. Aklın orucu kötü ve olumsuz düşünmemek, dogma ve taassuptan uzaklaşmak. Kalbin orucu kin, nefret, öfke gibi olumsuz duygulara kapılmamak ve pozitif kalmak.

Görüyoruz ki Ramazan gerçekten de Ahlak-i Muhammedi denilen Hz.Peygamberimizde tecelli eden o ideal ahlakın bir nevi 1 aylık provası.  1 ay buna yetmez ve bu yüzden de bu sadece bir başlangıç. Ramazan nefs terbiyesi için bir başlangç, yolun başı.

Sufiler nefsin öldürmekten değil terbiye etmekten bahseder, çünkü nefs olmazsa sen de olmazsın. Nefsi terbiye edince onu müttefiğin yapar, tutku ve coşkuyla ilerlemek için  tekamül yolunda kullanırsın.

Bu yüzden de Ramazan ayı ile aslında nefsimize akıl, beden ve ruh anlamında hakim olmaya çabalıyoruz. Süreç başlıyor ve 3 ay sonra Kurban Bayramı’nda ise aslında kurbanlık hayvan değil nefsimizi kurban ediyoruz. Kurbanlık hayvanları kurban etmek işin sadece şekil kısmı. Ancak sen nefsinden sıyrılmadıkça “kaldır kendini aradan çıksın ortaya Yaradan” sözündeki güzellik sende tecelli edemez. Etmez.

O yüzden nefsini kurban etmen lazım. Vermen lazım. Nefsini kurban edeceksin ki “ölmeden önce ölecek”sin.  Tasavvuf’ta “fenafillah” mertebesine gelmek için nefsini vereceksin, kurban edeceksin.

Bu bir nevi eski gömleğinizi çıkartıp aynı bedene yenisini giymek gibi bir şey. Özünüz hala aynı, ancak artık kişiliğiniz sizin o eski kişiliğiniz değil. Kendi nefsinizi dönüştürerek kişiliğinizi de değiştirirsiniz. Yani artık doğduğunuz andan itibaren size yazdırılan o kişilik denen sanal programı kırmış, hack etmişsinizdir. Kendi matrix’inizden kurtulmaktasınızdır.

Bu anka kuşunun Simurg efsanesinde bahsedildiği gibi kendi küllerinden yeniden doğması sürecidir. Tırtılın kelebeğe dönüşmesidir. Eskiyi geride bırakıp yenilenme meselesidir.

Ramazan ayı ve Kurban Bayramı arasındaki bağlantıya bu şekilde bakınca ondaki mesajı görmemek mümkün değil.  Bu dünyada var olmamızın tek bir amacı var; o da “ölümsüz olan ruhun tekamülü”. Tekamül eden ne et, ne kemik, ne  de kan. Tekamül eden şey ruhumuz. Kadim Hint Destanı Mahabharata’nın bir parçası olan Bhavad Gita’da bahsedildiği gibi bedenin sürücüsü olan ruh tekamül ediyor. Zira beden ruhun taşıyıcısı, arabası. Nasıl kullandığımıza göre tekamül seviyeni belirliyoruz.

Bu tekamülü sağlamak için dogma, taassup, yalan, bağımlılıklar, gündüz düşleri ile akılda hesaplaşmalar, günah sayılan eylemler, yanlış davranışlar, yanlış düşünce kalıpları, batıl inançlarımızdan kurtulmak, onları kurban etmek gerekiyor. Burada kurban etmekten kastım şu... nefsimizin bu unsurlarının neler olduğunu bulmak, kendimizi onları uygularken yakalamak ve onlarla birer birer yüzleşerek her birinden kurtulmaktan bahsediyorum. Her bir nefsin kötü unsurunu kendimizde öldürüp yine kendimizde diriltmekten bahsediyorum. Bektaşiler hani “sizi sizden aldık, size geri verdik” derler ya, işte o misal nefsini kurban eden kendi dönüşümünü kendi yapar.

Allah hepimize kendimizi önce bulmayı, sonra bilmeyi ve sonra nefsimizi terbiye edip O’na razı olmayı nasip etsin.

Sevgiler,

Kenan

 

https://twitter.com/Naacel

https://www.facebook.com/public/Kenan-Kolday

http://naacel.blogspot.co.uk/

http://www.felsefetasi.org/author/kenan-kolday/

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 237
Toplam yorum
: 48
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1034
Kayıt tarihi
: 29.10.12
 
 

Çocukluğumdan beri kendimden büyük bir şeyleri arayıp durdum. Ve 1999 yılında yaşadığım şoklar il..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster