Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Eylül '18

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
48
 

Neler Yapmadık Bu Vatan İçin

Neler Yapmadık Bu Vatan İçin
 

“İnsanlar doğru söyleyeni, tanrılar yalan söyleyeni sevmez.” ARİSTO

Çocukluğumda çikolata yemedim hiç. Bırakın yemeyi, adını bile duymadım. Yalnız çikolata mı? Pasta da yemedim. Baklava, kazandibi, keşkül gibi tatlıların da hiçbirini… Niçin mi? Şekerle yapılır çünkü bu tatlılar. Şeker ne gezerdi; 1940’lı yıllarda? Hele hele köylerde... Evet, çok sevdiğim halde helva da yiyemedim doya doya, şeker de. Yalnız ben mi? Üç aşağı beş yukarı, aynı yaşlardaki arkadaşlarım ve akranlarım da...

Evet, yukarıda saydığım tatlıları yiyemedik ama Akseki’nin Gödene (Menteşbey) köyündeki biz çocuklar şanslıydık yine de. Şanslıydık; çünkü bol bol dut yedik, incir yedik, üzüm yedik. Böylece vücudumuz için gerekli şekeri ve enerjiyi bu tür meyvelerden aldık. Siz, bu meyvelerden yoksun köy çocuklarını düşünün bir de! Doğa ya da Tanrı, yaşamamız için gerekli olan şekeri meyvelerin ve sebzelerin içinde vermiş. Şekerin pancardan üretildiğini unutmuyoruz elbet.

Çocukluğunda benim gibi doya doya şeker yiyememiş akranlarımdan biri de Akseki’nin Güzelsu bucağının Çaltılıçukur köyünden toplumbilimci hemşerim Osman Nuri Yıldırım.

Ne iyi etmiş de anılarını yazmış. Yazmakla da kalmayıp bir kitapta toplamış. “Hiçbir yayınevi basmıyor” diye yakınıp duracağına kendisi bastırıp yayımlamıs. Öyle yapmasaydı, sözünü dudaktan gözünü budaktan esirgemeyen bu bilim insanımızı da tanıyamayacaktım ben, O’nun “Ömür Böyle Geçti” adlı kitabında anlattığı Paşa Dayı’yı da...

Hakkında -iyi ya da kötü- bir not vermeden önce, sözlerine değil, davranışlarına bakarım; ben insanların. Paşa Dayı’yı bir anlatayım da notunu siz verin: Paşa Dayı, Çaltılıçukur köyünde yaşar. Güzelsu bucağındaki çok yakın bir arkadaşına bir öküz satar ve parasını alır. Ama öküzle birkaç gün çift sürmesi gerekiyordur. Öküzü dört-beş gün sonra almasını rica eder arkadaşından. O da “Hay hay, lafı mı olur. Elbette…” der. Aksilik bu ya, bu arada öküz hastalanıp ölmesin mi? Paşa Dayı’nın arkadaşı bir hafta sonra öküzü almaya geldiğinde, öküzün öldüğünü öğrenir. “Eyvah! Ne olacak şimdi? İki arkadaş kavga mı edecekler? Birbirlerini yaralayıp mahkemeye mi düşecekler? Yoksa daha kötü şeyler mi olacak?” diye merak ediyorsunuz, değil mi? Bakalım, neler olacak?

Paşa Dayı, aldığı parayı geri vermek ister; fakat arkadaşı: “O öküzü ben satın aldım. Dolayısıyla ölen öküz benim öküzüm. Senin bu ölümde bir kabahatin yok ki. Hayır, koy cebine o parayı. Almam, alamam. Ananın ak sütü gibi helal o para sana. Israr etme lütfen, vallahi almam; billahi almam.” demesin mi? Bütün ısrarına rağmen, ölen öküzün parasını arkadaşına veremeyen Paşa Dayı’nın gururuna dokunur bu durum.

Öküzün ölümünden kendini sorumlu tutar. Üzüntüsünden yatağa düşer, felç geçirip ölür. Elli yıl önceleri yaşanmış bu olay. Paşa Dayı ve arkadaşı gibilerine rastlamak mümkün müdür bugünlerde, bilemem. Binde bire çoktan razıyım ben. Oldu olacak, Çaltılıçukur köyünden bir kişiyi daha tanıtayım size: Yazarın babasının sık sık birlikte olduğu, dahası ortak iş yaptığı bir komşuları vardır. Adı Sait olmasına karşın, herkes Saat Usta der O’na. Neden mi? Doğru işleyen bir saat gibi, söz verdiği zamanda doğru ve düzgün iş yaptığı için... Bu nedenle, değirmenci olan yazarın babası, değirmenin tamir ve bakım işlerini hep Saat Usta’ya yaptırır. Saat Usta, oldukça uzun boylu, gür ve kısa sakallı, biraz kambur ve sürekli eli arkasında yürüyen bir adamdır. Boş durmayı sevmez hiç. “Boş duracağına bedava çalış” sözünü ilke edinmiş kendine. Gerçekten de işi olmadığı günlerde, yukarıda sözünü ettiğimiz Paşa Dayı ile birlikte köyün yollarını onarırlar sürekli.

Sözü yazara bırakıyorum şimdi: “Çocukluğumuzda köyde ne kadar yaşlı insan varsa -köy imamı ve sakatlar hariç, çünkü onlar askere alınmıyordu- hepsi de istiklal gazisiydi. Bunların hepsi de güngörmüş, olgun, yalan, hile bilmeyen, herkesin yardımına koşan, metanetli, gözü kara, mert ve çoğu aksakallı muhterem insanlardı. Şimdiki aklım olsaydı, onların anılarını tek tek toplar yayımlardım.”

 “İstiklal Gazilerinin savaş, seferberlik, kıtlık ve yoklukla ilgili pek çok anılarını dinlemişimdir. Birkaçına, merakla, savaş sırasında kaç düşman öldürdüklerini sordum. Hiçbiri bana, sakladıklarını adım gibi bilmeme rağmen, şu kadar düşman öldürdüm; demedi.” “Çok sıkıştıkları zaman, “Öldürdüysek de Allah affetsin” diyecek kadar muhterem, olgun, alçak gönüllü ve güngörmüş kişilerdi. Onların kitaplarında övünmek, yalakalık yapmak, kendilerini başkalarından üstün görmek gibi değerler yoktu.”

Evet, onlarda övünmek yoktu ama onlar adına övünen çoktu. Hep öyle olmaz mı? Asıl zahmeti çeken, asıl yükü taşıyan, asıl işi yapan değil de iş zamanı ortalıkta görünmeyip kaytaranlar, zafer kazanılınca boy gösterip parsayı toplamazlar mı?

Dostumuz, yukarıya tırnak içine aldığımız değerlendirmeyi yaptıktan sonra: “Şimdi burada Nâzım Hikmet’in şiirini anımsamamak olmaz” deyip: Topraktan öğrenip kitapsız bilendir. Hoca Nasrettin gibi ağlayıp Bayburtlu Zihni gibi gülendir. Ferhat’tır Kerem’dir ve Keloğlandır.” dizeleriyle başlayan “Türk Köylüsü” adlı şiirin bütününü vermiş ve ne iyi etmiş.

O sayfayı okurken, ben de büyük şairimizin Kuvayı Milliye Destanı’ndan bir bölümü anımsadım. Kartallı Kâzım’ın, Kurtuluş Savaşı’nda ne büyük fedakârlıklarla ne büyük hizmetler yaptığını sayfalarca anlatır anlatır da şöyle bitirir; o bölümü Nâzım Hikmet: Ve kavga bittiği zaman ne çiftlik sahibi oldu ne apartman. Kavgadan önce Kartal’da bahçıvandı kavgadan sonra Kartal’da bahçıvan…

Görevlerini yaptı onlar. Zaferin ganimetini paylaşıp parsayı toplamak başkalarının işi olacaktı. Gelin, Orhan Veli ile noktalayalım bu yazıyı: Neler yapmadık şu vatan için Kimimiz öldük Kimimiz nutuk söyledik. “

                                                                            Hüseyin Erkan

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 267
Toplam yorum
: 50
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 261
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster