Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Eylül '10

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
977
 

Nerde o eski yazlar?

Nerde o eski yazlar?
 

Bizim çocukluğumuzda, teneke kutu konserveler, pişirildikten sonra cam kavanozlara doldurulup ağzı özel kapaklarıyla kapatılarak derin dondurucularda saklanan konserveler yoktu. Varsa da bizim haberimiz yoktu. Bunun için annemiz kışın yenmek üzere, sebzeleri kutur ve kış için hazırlık yapardı. Kış hazırlığı, yazın ikinci yarısında başlar ve sonbahar geldiğinde bitmiş olurdu. Bu amaçla, soğuk kış ünlerinde yenmek üzere dolmalık patlıcanları seçer, dolma oyacak ile oyar, kurutur ve kışa saklardı.

Sadece patlıcanları değil, taze fasulyeleri, biberleri de kuruturdu. Dahası bunlarla yetinmez, domatesleri de dilimleyerek kuruturdu. Sonra yerlerin ap appağı bir örtüye büründüğü, kuşların yiyecek bulmak üzere evlerin kapılarından içeriye kadar girdiği kış günlerinde, patlıcan ve biberleri yıkar, suya ıslar ve sonra hazırlanan içle doldururdu. Dolmalar, özenle tencereye dizilir ve tencere ocağa konarak, odun közlerinin üzerinde kısık ateşle pişmeye bırakılırdı. Bu iş ta sabah saatlerinde ya da akşam saatlerinde yapılarak, pişirme için geniş bir zaman aralığı tutulurdu. Diğer bir deyimle dolmalar, öğleden akşama veya akşamdan sabaha kadar, köz ateşi üzerinde düşük bir sıcaklıkta pişerdi. Bu kadar uzun sürede pişirilme gerekçesi, dolmanın içinin iyi pişmesi yanında, dışının da çok iyi pişmesi içindi. Diğer bir deyimle dolmanın, içi ve dışı ile bütünleşmesi amaçlanırdı. Eğer böyle yapılmazsa, patlıcanlar ve biberler, patlıcan ve biberden çok ıslanmış bir deriyi andırırdı. Dolaysıyla, istenilen lezzet elde edilemezdi.

Dolmalar pişerken, yayılan kokular, o kendine özü kokular, kapılar açıldığında dışarıya kadar ulaşır ve oradan geçenlerin burnuna gelirdi. Bilirlerdi ki, o evde dolma pişmektedir. Taze fasulyelerin kokusu biraz daha keskin ve etkileyici olurdu. Dolmalar piştikten sonra, tencere ocaktan indirilir, bir süre bekletilir ve yemek tabaklara bölünürdü. Sonra, ailenin tüm bireyleri ile afiyetle yenirdi.

Kış hazırlıkları sadece bunlardan ibaret değildi tabi ki. Bunların, bence en önemlisi, incirlerin kurutulmasıydı. İncirleri, ağaçların dallarına çıkarak veya bizim “karağı” dediğimiz, ucu, bir ayağı kırık v harfini andıran, bir, buçuk iki metre uzunluğundaki sopalarla kendimize doğru çeker, ellerimizle dallarından koparıp sepetlere doldururduk. Sepetler dolunca, bizim “kulaklı” dediğimiz mersin, -murt- ağacının çubuklarından örülen, yuvarlak sepetlere boşaltırdık. Her kulaklı, sepetin büyüklüğüne göre, üç-dört sepet incir alırdı. Kulaklılar dolunca incirleri, her tarafında bir tane olmak üzere, eşeklere yükler, toprak damlı evlerimizin damına taşırdık. Taşıyacak hayvanı olmayan kadınlar bu işi sırtlarıyla yaparlardı. İncirler kulaklılardan birer birer alınarak, damın üzerine daha önceden serdiğimiz, porcak denilen, üzerine tahta ve tahtanın üzerine taş koyarak yassı bir hale getirdiğimiz, açık yeşil renkli çalıların üzerine serilirdi. Serme işleminde incirler, baş, işaret ve orta parmağımızla, orta yerlerinden sıkılarak, yassı bir hale getirilir ve çalıların üzerine, sanki bulmaca çözer gibi, soldan sağa veya yukarıdan aşağıya doğru, tek sıra halinde düzenli bir şekilde dizilerek yapılırdı. İncir sıraları uzaktan bakıldığında, adeta kumaş bir dokumayı andırır, seren kadınların adeta dokuma ustalığını gösterirdi.

Porcak çalıları, yün şişleri gibi tel tel olduğundan, incirlerin yere elen kısımlarının havalanmasını sağlar, incirlerin ekşimesini, bozulmasını önlerdi. Yine incirlerin gece yağan çiğlerden korunması ve kalitesinin düşmemesi için, -örneğin ekşimemesi gibi- akşam porcaklarla üzerini örterdik. Sonra sıcağın durumuna göre, üç-beş gün bir hafta gibi bir zaman kuruttuktan sonra, incirleri toplar, eve indirirdik. İncirleri sandığa, yine soldan sağa ya da yukarıdan aşağıya doğru tek sıralar halinde annemiz, özenli bir şekilde dizerdi. Sıraların arasına da bizim “har” dediğimiz “defne” yapraklarını serpiştirirdi. Her parti inciri sandığa yerleştirildikten sonra, üzerine tahtalar ve tahtaların üzerine beş on kilo ağırlığında taşlar kordu. Sandık dolana kadar bu işlemlere devam ederdi. Yerleştirilen incirler böylece preslenmiş olurdu.

Bizim “basırgaya koyma” dediğimiz presleme, yani sıkıştırma işlemi bittikten sonra annemiz, sandığı kitler ve kilidi, ipliği, ipek böceği kozasından kirmanla eğirdiği (iplik haline getirilmiş), yine küçük dokuma tezgahında eliyle dokuduğu ve sonra yine sap (kristal) boyasıyla boyadığı, kırmızı ya da yeşil ipek kuşağına, iple bağlardı. Sandığı yer yer kontrol eder ve incirlerin durumuna bakardı.

Soğuk kış günlerinde incirler, üzerlerine pudra şekeri serpilmiş gibi bir hal aldıklarında, artık sandık açılır ve incirler yenmeye başlanırdı. İncirlerdeki pudra şekeri gibi şekerlenme durumu, bir kalite göstergesi olup, kadınların işlerindeki ustalık derecelerini, becerilerini gösterirdi. Bu durum, onlar için bir öğünme nedeniydi. Kadınlar bir araya geldiklerinde, sandıklarındaki incirlerin şekerlenme derecesinden kıvançla söz ederlerdi.

Şekerlenmiş incirler biz çocuklara olumlu davranışlarımız karşılığında ödül, çobanlık görevlerimizi yapmamız halinde ücret, evimize misafir geldiğinde akşamları otururken ceviz ile birlikte tatlı-meyve olarak konurdu. İncirler her zaman yenilemezdi. Çünkü incir sandıklarının kapağı kilitli ve kilit, annemizin kuşağında -kemerinde- asılı bulunurdu.

İncirlerin yanında, yine incirden yapılan ve bizim “belben” diye adlandırdığımız, kurutulmuş bir kışlık yiyeceğimiz vardı. Belben kısaca, incirin pişirilerek kurutulmuş şekli olarak tanımlanabilir. İncirler toplandıktan sonra, kulpları ve kulplarının bulunduğu bölge bıçakla temizlenir, et makinesinde çekilirdi. Çekilen incirler, çamaşır kazanında, el tavasıyla yarım saat kadar karıştırılarak, yer ocağında ve çam ateşinde pişirilirdi. Pişirme işleminden sonra, sulu bir hamur halini alan incir tortusu, dama döşenen incir yaprakları üzerine, tava ile dökülürdü. Sonra yine tava ile yayılarak, yarım santim kalınlığında, orta büyüklükte bir sini büyüklüğüne getirilir ve kurumaya bırakılırdı. Böylece işlem bitmiş olurdu. Sonra her sabah, belbenin altı üstüne çevrilerek, incirlere uygulanan işlemler, ona da uygulanırdı.

Belbenler, pişirilerek yapıldığı için olsa gerek, ben daha çok belbeni severdim. Belbenin içine ceviz içi koyarak, sigara böreği gibi sarar, lezzetinden yemeye doyamazdım. Diğer çocuklar da öyleydi. Biz çocuklara verilecek yarım ya da çeyrek belben, yanında da birkaç ceviz, dünyanın en mutlu insanı ederdi bizi. Bu mutluluklar, bahara kadar sürerdi. Çünkü bahar geldiğinde, artık incirler ve belbenler bitmiş olurdu.

Kuru incir ve belbenin yanında, bunların ikisinde de daha çok sevdiğim, altın sarısı, katı bir pekmez vardı. Bunu da yazın sonuna doğru şehirden alırdık. Kimlerin ve nasıl yaptığını bilmezdik. Bildiğimiz, sadece adının, Antep Pekmezi olduğu idi. Yirmi kiloluk tenekelerde ya da “külek” dediğimiz beş kiloluk tahta yuvarlak kutularda satılırdı. Soğuk kış ya da zemheri günlerinde, annemiz tarafından ekmeklerimize sürülen bu pekmez, içimizi ısıtır, bedenimize, tatlı bir sıcaklık verirdi.

Kış hazırlığı için bir de, her yıl olmasa da, nohut firikleri yapılırdı. Nohut firikleri de açıkta olmaz, kavanozlar içinde dolapta saklanır ve dolabın kapakları kitli, kilidi annemizin kuşağında olurdu.

Şimdi nerde o eski yazlar? Bir köyde beş evde dolmalık patlıcan kurutulmuyor. İncir de kurutulmuyor, belben de yapılmıyor. Oysa eskiden, her evde dolmalık patlıcan seçme ve oyma, incir serme, belben, firik yapma işi, bir tören gibi, eş dost toplanarak yapılırdı. Geçenlerde, bir attar dükkanında kurutulmuş dolmalık patlıcanlar gördüm. Bir de resimdeki lojmanın parmaklığında.

Bu patlıcan dolmasını yiyemeyeceğimi bildiğim halde, son yolculuğuna buradan yolladığım annemi bana hatırlatan ve o güzel günleri tekrar -bana- yaşatan anneye içten teşekkür ediyorum.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

yeni yazılarınızı bekliyoruz hocam..saygılar..fakiha

çukurovalı 
 29.10.2010 0:04
Cevap :
Teşekkür ederim. İnşallah. Selamlar.  30.10.2010 10:14
 

Zaman insana her gün yeni olanaklar sağlarken kimi değerleri de eritip yok ediyor..Hazırcılığa öyle alıştık ki geleneklerimizi el emeği göznurlarımızı anneannemiizin babannemizin hatıralarında bıraktık adeta.Ben de özlüyorum hocam çocukluğumda kuzineli sobanın etrafında bir an önce pişmesini beklediğimiz cevizleri, ayvaları; mâ aile sıkış tepiş bir sofranın etrafında yemeğe oturmamızı, internetten televizyondan uzak kendi oyunlarımızı kendimizin kurduğu günleri özlüyorum..Bu konuda hassasiyet gösterip kaleme aldığınız için sizi kutluyorum..Her şeye ve herkese rağmen vefa ölmedikçe az da olsa örfümüzü yaşatan kimseler olacaktır..Selamlar.

çukurovalı 
 27.10.2010 18:29
Cevap :
Çok teşekkür ederim. Bu konuda bir iki yazım daha olacak. Selamlar.  28.10.2010 14:00
 

Evet saydıklarınızı pişirip yedirecekler belki yok ama onlara rahmet diliyorum.Damak zevkimizide öldürdüler değil mi. Bizi buralarda Yeşil fasulyede kurutulur kışa hazırlanırdı.Bizim hanım bunu hala yapıyor.Yaprak zamanı yaprak sarması yapılır toprak tencereye konur dışarda bağ çubukları(üzüm çubukları) yakılarak ocakta ağır ağır pişirilirdi. Size Aksaraydan Cafer öğretmenden selam ve sevgiler.

Ctmaksaray1973 
 15.09.2010 8:07
Cevap :
Çok teşekkür ederim. Bu resmi çekmek için bir sürü zahmetlere katlanmam değdi doğrusu. Selamlarımı sunarım.  15.09.2010 16:22
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 425
Toplam yorum
: 282
Toplam mesaj
: 98
Ort. okunma sayısı
: 3060
Kayıt tarihi
: 06.12.06
 
 

Gazi Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimleri Bölümü, Eğitim Yönetimi, Teftişi, Planlaması ve Ekonomisi..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster