Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Şubat '14

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
656
 

Nerde trak orda Prag (5)

Nerde trak orda Prag (5)
 

Prag


Kavarna Slavia’dan ağır ağır uzaklaşarak, Vltava Nehri boyunca Charles Köprüsüne (Karluv most) doğru yürüyoruz. Nihayet birbirinden güzel heykellerle süslü Charles Köprüsüne vardığımızda, köprü üzerinden tekrar Vltava’nın karşı yakasına geçiyoruz. Nehrin karşı yakasında, Cihelna 2b adresinde bulunan Franz Kafka Müzesine gidiyoruz. Müzenin önünde ünlü Çek heykeltıraş David Cerny’nin bronzdan yapılma “Piss” isimli interaktif heykelini görüyoruz. Çok komik bir heykel bu “Piss” gerçekten. İki adam meydanın orta yerine dikilmiş, Çek Cumhuriyeti haritası şeklindeki bir havuza  “küçük su” döküyorlar. Terbiyesiz adamlar! Heykellerin yanındaki bir işarette verilen telefon numarasına mesaj attığınızda, heykeller mesajınızı küçük sularıyla havuza yazıyorlar. Stres atmak için ideal bir yöntem! Prag sokaklarını dolaşırken David Cerny’nin bir heykelini daha görüyoruz Na Perstyne 7 adresinde. Bu adrese vardığınızda gökyüzüne doğru bakın heykeli göreceksiniz. Heykelin ismi “Hanging Out”.  1996 yılında yapılan heykelde bir binanın çatısından boşluğa doğru uzatılmış bir direğe tek eliyle tutunarak havada asılı duran Sigmund Freud aşağıda bulunan caddeden gelip geçen Praglılara ve turistlere bakıyor. Heykelde Cerny’nin  entellektüellerin modern zamanlardaki rolünü sorguladığı düşünülüyor; kim bilir aklından ne geçiyordu Cerny’nin bu heykeli yaparken.

Kafka Müzesi’ni dışarıdan şöyle bir inceleyip, önünde de birkaç fotoğraf çektirdik mi tamamdır. Müzenin hediyelik eşya dükkanını üstünkörü bir gezip, tekrar Charles Köprüsüne dönüyoruz. Bir yerlerde okumuştum: köprü üzerinde “göbeğini kaşıyan şişman Türk heykeli” var diye. Ben heykeller arasında göbeğini kaşıyan bir figür göremedim. Yalnız heykellerden birinde eski zamanlarda Müslümanlar tarafından esir alınan Hıristiyanlar resmediliyor. Bilmem o heykel mi kastediliyor?

Touch it – Dokun ona. Charles Köprüsü üzerinde köprüden aşağıya atılmakta olan bir adamı resmeden küçük bir plaka var. Bakıyorum gelen geçen gidip bu plakaya dokunuyor. Anlatayım nedenini. Bu plakada resmedilen şanssız adam Jan Nepomuk: Çeklerin gözünde bir aziz.  Jan Nepomuk, Kral Wenceslas IV’ın divanında bir papaz. Efsane şu ki, Nepomuk kraliçenin bir günah çıkarma sırasında kendisine anlattıklarını krala anlatmayı reddediyor ve ceza olarak köprüden aşağıya atılıyor. Ne yaptın be azizim!  Attırdın kendini aşağıya.  Her neyse! “Her kim ki bu plakaya dokuna, tiz zamanda Prag’a tekrar gele” buyurmuş sanki birileri. Plakaya dokunmanın şans getirdiğine ve plakaya dokunan kişinin yakın bir zamanda Prag’a tekrar gelmesini sağladığına inanılıyor. Ee madem öyle biz de dokunalım şu plakaya diyoruz. Ne var ki sıra beklememiz gerekecek. Dünyanın dört bir yanından gelmiş turistler sırayla plakaya dokunup, plakayla birlikte fotoğraf çektirip uzaklaşıyorlar. Bizim önümüzde bulunan Çinli ya da Moğol olduklarını tahmin ettiğim çifte geliyor sıra. Adam plakaya dokunup çekiliyor kenara. Sıra eşine geliyor. Eşi biraz tombulca, güler yüzlü bir bayan. Kadıncağız plakaya dokunup çekilecek de sıra bize gelecek diye hareketleniyoruz. Lakin kadıncağız çetin ceviz çıkıyor. Bırakın plakaya dokunmayı, plakaya 10 dakika Çin masajı yapıyor resmen. “Abla hadi çekil kenara artık. İzin ver biz de dokunalım şu plakaya da gidelim.” diyorum ama nafile. Sanki yarıda bırakırsa tılsımı bozulacak bir ritüel gibi görüyor bu plakaya dokunma işini; bekleyeceğiz artık. Başa gelen çekilir. Uzun bir bekleyişten sonra sıra bize geliyor. Sırayla plakaya dokunup ve birer hatıra fotoğrafı çektirip ayrılıyoruz plakanın yanından. Köprü Kalesini uzun uzun gözlemleyip, köprüde bolca fotoğraf çektikten sonra karnımızın acıktığını fark ediyoruz. Artık yavaş yavaş hava kararıyor. Yemeği Hotel U Prince’nin restoranında yemeye karar veriyoruz.

Hotel U Prince Prag’ın tam kalbinde, tarihi Astronomik Saat’in tam karşısında bulunan 12. yüzyıldan kalma nadir mücevher gibi bir bina. Bu otel şehri gezerken uğramanız gereken mekanlardan biri. Önce asansörü kullanarak otelin terasında bulunan kafeye çıkıyoruz. Bu teras Prag şehrinin en güzel manzaralarından birini sunar. Daha sonra merdivenleri kullanarak tekrar giriş katına iniyoruz; merdivenlerden inmekteki amacımız otelin eşsiz iç mimarisini görmek. Giriş katında bulunan restorandayız. Garsonumuz biraz kendini beğenmiş sanki! Ancak yemekler güzel. Fiyatlar Türkiye’ye göre ne ucuz ne çok pahalı. Orta. Alt katta bulunan tuvalete inerken önünden geçtiğim bir salonun orta yerinde kocaman bir akvaryum, içinde de canlı ıstakozlar; kıskaçları bantlanmış zavallı yaratıkların. Canlı canlı kaynatılıp yenmeyi bekliyorlar.

Hotel U Prince’den saat 17:30 gibi ayrılıyoruz. Eski şehir meydanında biraz oyalanıp saatin 18:00’e gelmesini bekliyoruz. Saat 18:00’e beş dakika kala Astronomik Saat’in karşısında toplanmış meraklı kalabalığın arasındaki yerlerimizi alıyoruz. Saat tam 18:00’e geldiğinde çan çalıyor, havariler yürüyüşlerini yapıyorlar ve bizim de aralarında bulunduğumuz onlarca meraklı turist seyre dalıyoruz bu harikalığı. Ne de çabuk geçti bir dakika.

Prag’daki son durağımız U Fleku. U Fleku bir mikro bira fabrikası ve restoran. “Çekler ne yer ne içer? Nasıl eğlenirler?” diye merak ediyorsanız U Fleku’ya gideceksiniz. Biraz zor oluyor bulmamız ancak azmediyoruz ve buluyoruz. Çekler yılda kişi başına ortalama 153.6 litrelik bira tüketimiyle dünyanın en çok bira içen milleti. Haliyle dünyanın büyük bira üreticileri arasında Çek bira firmalarının hiç de küçümsenmeyecek bir yeri var. Pilsner Urquell, Budweiser, Regent, Gambrinus, Staropramen ve Kozel gibi bilumum Çek bira markaları dünyaca tanınıyor. Bu büyük markaların yanı sıra Çek Cumhuriyeti’nde bira üreten küçük bira fabrikaları ve restoranlar da var. Prag’da yirmiden fazla restoran kendi birasını üretip satıyor. Bu restoranların en ünlüsü 1499 yılından bu yana bira üreten U Fleku’dur. U Fleku tarihi bir mekan. Aynı anda 1,200 kişiye hizmet verebilen bir restoran. Restoranın tavanı muhteşem ahşap işlemelerle süslü. Restoranın büyükçe salonuna girip, cam kenarında uzunca bir masaya yerleşiyoruz. “Arkadaşlar mekanı nasıl buldunuz?  Beğendiniz mi?” diye soruyorum. “Çok güzelmiş!” cevapları geliyor arkadaşlarımdan. Masaya yerleşir yerleşmez bir tepside küçük bardaklar içinde bir içecek geliyor. Garson “Bunlar bizim ülkemize özel Becherovka. Buyurmaz mısınız?” Buyuralım bakalım. Başka bir garson menüyü getiriyor. Menüdeki fiyatları incelediğimde “Becherovkanın fiyatı  biraz tuzluymuş.” diye düşünüyorum. U Fleku bizim kahvehaneler gibi; garsonlar tepsilerle içecekleri dolaştırıyorlar, yalnız “Abi çay içen var mı?” sorusunun yerini “Bira alır mıydınız?” sorusu alıyor. Restoranda sadece esmer bira satılıyor. “Ver bakalım kardeş şu esmer biralardan birer tane.” Çantalarımızdan İstanbul’dan poşetler içinde getirdiğimiz çerezler masanın üstüne çıkıyor. Hoş sohbetler, neşeli gülümseyişler… Karşı masaya genç bir Çinli kadıncağız geliyor, başında orak-çekiç amblemli bir şapkayla. Gülümsüyoruz ona. O da kahkaha atarak “Ne yapayım hava soğuktu şapka taktım.” diyor bize. “Ya Çinli Abla, dünyanın neresinde güzel yerler varsa hepsinden de haberiniz var Maaşallah!” diyorum içimden.  Yerel Çek kostümü giymiş bir akordeon sanatçısı müzik çalmaya başlıyor. Tek tek masaları dolaşıp, çalmasını istedikleri bir şarkı olup olmadığını soruyor bir taraftan. Bir süre sonra bizim masanın yanına geldiğinde, “Siz nerelisiniz? Nereden geldiniz?” diye soruyor bize. “İstanbul’dan geldik!” diyoruz. Adam birden “Üsküdar’a Gider İken”i çalmaya başlıyor. Şarkı biter bitmez Bob Azzam’dan  “Mustapha” şarkısına geçiyor: hani şu “Mustafa ya Mustafa” diye nakaratı olan şarkı. Kulaklarımızın pasını silip, bizi yıllar öncesine götürüyor. Çinli Abla bir esmer bira içerek ayrılıyor mekandan, bize “Bye bye!” diyerek. Biz de biraz daha oturup kalkıyoruz. Restorandan ayrılmadan, restoranın girişinde bulunan hediyelik eşya dükkanından üzerinde restoranın amblemi bulunan birer bardak satın alıyoruz. Prag’da geçirdiğimiz harikulade bir günün ardından, U Fleku restoranına yakın bir tramvay durağından 22 no’lu tramvaya binerek tekrar otelimizin yolunu tutuyoruz. Bir sonraki gün uzun bir yolumuz var; Plzen ve Ceske Budejovice’ye gideceğiz.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 42
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1020
Kayıt tarihi
: 13.11.12
 
 

1995 yılında İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi İngiliz Dili Eğitimi Bölümü'nde..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster