Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Şubat '11

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
479
 

Nereden nereye ?...

Sahillerden dağlara taşınan yeni Türkiye gerçekleri 

Şu meşhur sahil kesimi sakinlerinin yaptıkları çok enteresandır. Araştırmalara göre bu kesim güya okumuş kesimdir. Ama okuldan sonra bu kişilerin çoğu korkarım ki, tek kitap bile okumamıştır. Namludan dolma silâh gibi, Ondan Bundan duydukları ile hallenip mecâllenip ortalara çıkarlar. Çoğunun ciddi olarak bildiği bir şey yoktur. Dünya kültürü ile de bir ilgileri yoktur. O kesime servis veren medya da öyledir. Temelden bildikleri, temelden üzerine eğildikleri tek bir husus da bulunmamaktadır. Her işi ortasından alıp uluorta irdelemeye başlarlar. Bunu böyle de yapmaya bayılırlar. Ortaya çıkan da, her sefer gerçekten abes ile iştigâlin gülünç neticesi olur. Bol dizi izlerler. Haberler ile açık oturumlarla hiçbir ilgileri yoktur. Yarıya yakınının Allah ve din inancı da yok ya da çok zayıftır. Hâl böyle olunca da vicdan ve izan sıkıntısı tabii olarak çoktur. Tabiî hâl böyle olunca da, Onların mantığında doğrusunu bildiklerini zannettikleri herhangi bir eğriyi, bin mahkeme kararı ile değiştirebilmek bile asla mümkün değildir. 

Ben bir insanın ne yaptığına değil de; çoğunlukla ne yapmadığına bakarak, o kişi hakkında karar vermeyi tercih ederim. Bu sahil kesimindeki insanların çoğu içki içer, dans eder, denize girer, güneşte pancar gibi yanar. Ama Bin kişiden biri bile bir kayık sahibi değildir. Böyle bir şeyi hayâl dahî etmez. Ve fakat Mercedes arabasının bagajında taşıdığı oltası ile Boğaz'da gıcır elbiseleri ipek kravatı ve elinde sigarası olduğu halde bazen çapari yapmayı da sever. Oysa, biz mamamızı bile deniz üzerinde yiyerek büyüdük. İstanbul’da iyi kötü her ailenin bir teknesi olduğu zamanlar, Marmara denizinde pislikten eser yoktu. Oysa, o okumuş sözüm ona münevver kitle, deniz diye şimdi kendilerinin hallettiği lâğıma girmekte. Ve kendilerine bir şey olmayacağının savı içinde, o necaset deryasında yüzmekte. Onlar öğle diyorlarsa, mutlaka haklıdırlar zahir. Zîra denizi deniz üzerinde tanımayan cahil, önce onu lâğım haline sokar, sonra da o pisliğin içine temiz su diye atlar. 

Onlar da deniz üzerinde mamalarını yemiş olsalardı, acaba denizler bu denli kirli olur muydu? Denizlerimizin bu hâli için, toplu bir direniş harekâtı başlamaz mıydı? Ve bu sürekli direnç, neticede denizlerimizin yararına olmaz mıydı? On üç milyon kişiye diyar olan bu İstanbul’da, benim gibi ancak Onüç kişi kalmıştır, bu hâle deliler gibi üzülen. Bostancı’dan adalara kadar dibi görünen Marmara’da, Elli santim suyun altını görmek mümkün değil artık. Türkiye’nin diğer sahil kesimlerinde de durum pek farklı değil tabii. Ancak onlar açık denizden dolayı daha şanslı. Bu sahil kesiminin halkı ile ilgili en hoşuma giden fantezi de şu. Bu kesim seçmeninin AKP için oy kullanmaması, CHP için bir ayrıcalık ve iftihar vesilesi gibi yansıtılıyor. Doğrudur bu halk ile CHP birbirlerini çok önceden bu deryada bulmuştur. 

Eski fotograflara bir bakınız. Savarona Moda’da etrafı pıtrak gibi irili ufaklı tekne dolu. Kabotaj bayramı denizin üzeri yine tekne dolu. Boğazda tekneler, Ada’da tekneler, Moda’da tekneler, Fenerbahçe’de tekneler, Suvadiye’de Florya’da tekneler. Bu fotograflar iyi kötü 1960 yılına kadar gelmektedir. Ancak, Marmara denizinin ortasında hiç beklenilmedik cinayet niteliğindeki üç idam, bu mavi suların tadını kaçırmış, sanki o aziz insanların “Ah’ı” bu suları yakmış, birer ikişer tekneler satılmış, ya da çekek yerlerinde çürüyüp kalmış, sonra da denizler işte bu halleri almıştır. Bu durum böyle olmamış olsaydı da, muhtemelen fazla değişik bir şey olmazdı. Çünkü biz üç tarafı denizlerle çevrili olup da, denizle hiçbir ilgisi olmayan, tek ve en münevver sahil kesimli milletizdir. Oysa Deniz medeniyettir, diye biliriz. Bu bilgide sahil kesimi sakinleri için, ciddi bir karışıklık olsa da!.. 

Yetmiş yaşında bir hatun ayağında kayakları sırtında çantası ile alışverişe gider, Kuzey ülkelerinde. Bu durum oraları için ahvâl-i adiden bir durumdur. Ama karı oldukça ziyade olan Erzurum Erzincan Ağrı Van gibi yörelerimizde, böyle tabii ve doğal, bir tavır ile karşılaşmanız mümkün değildir. Bu yörelerde nineler analar ağır aksak çarşıya gider döner ve bazen de düşüp kalça kemiklerini kırıp ömürlerince çekerler. Gençler de böyle bir şey yapmazlar. Onlar da ısrarla düşe kalka çarpışa çurpuşa, oraya buraya gidip gelirler. Oysa, karı bol yerlerde çocuklar bebek yaşlarından beri kaymayı öğrenirler. Ve gerektiği her yerde de kayak kullanırlar. Ben hep merak etmişimdir, bu yörelerde kayak malzemesi satan kaç dükkân vardır diye? Çok bakınmama rağmen hiç göremedim. Medyada bu yöreler için geçen kar haberlerinde, kimsenin ayağında modern bir kayak da çocukların altında özenle yapılmış bir kızak da görmedim. Genellikle tenekeler, lastikler, plâstik şişeler üzerinde kaydıklarını gördüm. Bu tür bir ülfet, kar ve şartlar ile ne menem bir ülfettir, ne üzücü bir birlikteliktir?! Bu durumu medeni bir akılla anlayabilmek mümkün değildir. 

Karına kışına onca yıldır bakıp da hiç özenmemiş, iyi şeyler düşünmemiş, o şartları paraya tahvil etmeyi amaçlamamış, yani meseleyi Dünya çapında efkâr eylememiş olan Erzurum’un Palandöken’ine: 670.000.000.-TL harcayarak, sessiz sedasız olimpiyat normunda bir kayak merkezi kurulmuş. Yapılanı gönül dolusu alkışlıyorum. Ve bu merkezin ilk açılışı olmasına rağmen, imtihanını da iyi verdiğini görüyor ve ziyade seviniyorum. Bu paraya Türkiye için Dünya’da bir reklâm kampanyası yürütmek mümkün olabilir miydi? Tabii bu hiç mümkün olmazdı. Şu anda biz hariç ama bütün Dünya, an be an Erzurum’u izlediğine göre: Bir taş ile iki kuş vurulmuş demektir... Ve eminim ki, izleyenlerin hepsi de o tesislere gıpta ediyordur. Ve fakat Dünya’nın bu tesislere gıpta etmesi hiç önemli değildir. Asıl bizim gıpta etmemiz ve o tesisleri her zaman doldurmamız ve doyurmamız lâzımdır. Aksi halde o tesislere yazık olur. 

Denize tekneden bakmayan, tesadüfen tekneye binecek olsa, topuklu ayakkabı ile güverteye dalan, Dağ denince Uludağ dışında dağ bilmeyen, sahil kesimi ahalisi, acep Palandöken’e gider mi? Hiç sanmam. Çünkü Palandöken ciddi bir yer. Gerçek bir değer. Ve gerçekten kayak yapmak için dağa gidenleri, tüm pistleri ile doyuracak Dünya çapında bir mahâl artık. Ve fakat bu mahâl ile ilgili açılış dışında, hiçbir kanalda tek bir haber yok. Eeee sahil kesimi medyası da böyledir işte. Hele futbol söz konusu olunca tüm hafta sonu, futboldan başka bir şey konuşulur mu? Boşluğuna gelince TRT3 ya da Eurosport’tan Üniversiyat oyunlarını izlemek ancak mümkün oldu. Bu arada garibime giden bir husus daha tekrarlandı. Futbol için ekranlarda boy gösteren o müthiş bilgili zevattan, bu mesele ile ilgili tek söz, tek yorum ve devlete tek teşekkür işitmedim. Bunlar da sahil kesimi futbol bilir, spor bilmez kişileridir. Ancak bu arada iki kanalın hakkını yemeyelim. O kanallar tesislerin mutbak kısmını göstermek sureti ile yemekler ve harcananlar konusunda ton bazında bilgiler verdi. Günlük tüketim On ton yemekmiş. En fazla da baklavanın harcandığını söylediler. Tabii bu durum kraliçeyi bırakıp, kemerinin tokasını konuşmak gibi oluyor ama hiç değilse, o kanallar için buna da şükür. Zîra Palandöken’deki haberleri, futbolperest kanallar ve gazeteler neredeyse hiç görmedi, görmüyor ve görmeyecek... 

Ben acizane bazı aksamalar gördüm. Tabii yanılıyor da olabilirim. Neticede TV ekranı üzerinden görüş bildireceğim. Bildiğim odur ki; bayraklar çekilirken, süratli toka edilir. Ama yavaş indirilir. Bu kurala uyulmadı. Cirit sopalarının hepsinin ucu yanmıyordu. Ciritçi ciridini hedefine rastlatamadı. Her zaman olduğu gibi ışık sistemleri yanlış kullanılmıştı. Havai fişek kullanılmaması, çok zarif bir noktaydı. Önceki üç yuhalama olayında kendini rezil eden halka inat, Erzurumlu Dadaş’lar Dadaş olmanın akl-ı selîmi ile davrandı. Dolayısı ile Anadolu insanı, sahil kesimi züppelerine karşı, kalitesini ortaya koydu. Ve tabii hiçbir terbiyesizlik olmadı. Ahh o her şeyi bilen danışmanlar!... Nedense Cumhur reisinin de Başbakanın da, Bakanların da insan olduğunu hep unuturlar. Ve bu insanları bu sebeple de çoğu zaman çevre ile uyumsuz hâle getirirler. Ne olurdu hepsi kayak ya da dağ kıyafetleri ile bu açılışa gelmiş olsalardı. Ne şık, ne sıcak, ne güzel bir manzara olurdu. Bakalım kapanışta neler olacak?!. 

Haydar Volkan 

Çiftehavızlar:06.02.2011 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Sahil kesimi ahalisinden biri olarak, yazdıklarınızı bir, bir okuyunca pek çoğuna katıldığımı söylemek durumundayım üzülerek...Üç tarafımız denizlerle çevrili, balık tüketmeyiz yeterince...Üç tarafımız deniz, denize giremeyiz gönül rahatlığıyla çünkü deniz "pis"...Üç tarafımız deniz deriz demesine de, 50 metre içeriye yüzme havuzları yaparız, ve orayı tercih ederiz yüzmek için...Derdimiz, tek düşündüğümüz "para" haram helal önemli değil, gelsin de nasıl olursa olsun temiz veya kirli para...Biz ne biçim bir toplum olmuşuz böyle?...Yazınızı okuduktan sonra efkar bastı, offff ki offff...Selamlarımla...

Yurdagül Alkan 
 07.02.2011 22:53
Cevap :
Bu yazıyı yazarken benim de içim büyüdü. Ama ne hazindir ki; gerçek muhtemelen daha da kötü. Ve fakat zannım da odur ki; bu geçiş döneminin sonunda muhtemelen bir düzelme olabilecektir. Zira her devrim ancak Yüz senede rayına oturur. 100.Yıl için fazla bir zaman kalmadı. Ümidimizi korumaya devam edelim. Saygılarımla  09.02.2011 0:59
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 148
Toplam yorum
: 41
Toplam mesaj
: 15
Ort. okunma sayısı
: 477
Kayıt tarihi
: 04.02.09
 
 

Haydar Volkan: 21.05.944 Rebabi bestekar Sabahaddin Volkan ve Piyanist Mukadder Volkanın oğlu olar..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster