Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

01 Ağustos '12

 
Kategori
İstanbul
Okunma Sayısı
545
 

Nerelisin hemşehrim...

Nerelisin hemşehrim...
 

Yedi Tepe... Yedi Renk... Yedi Tepeden İnsan Manzaraları!


İstanbul'da o tepe bu tepe yedi tepe deyip, hiçbirine değemeden büyürken,

 
 -Amca saat kaç? Diye sorduğum adam beni terslemiş;
 
-Ben senin nereden amcan oluyorum, beyefendi diyeceksin demişti.
 
 
 Oysa ben o saati adama sorabilme cesareti için tüm gücümü toplamış, saniyede bilmem kaç tane plan yapmıştım! Saatin kaç olduğunu söyledi mi amca-beyefendi hatırlamıyorum...
 
 İşte! İstanbul böyle bir yerdi, seni terbiye eder adaba sokardı... İstanbul'un bu baskın, terbiye edici yanları ne zaman bitti? Nasıl bitti? Şaşırmaya bile fırsat bulamadan alıştık...
 
 Nerelisin hemşehrim? Sorusuna İstanbullu yanıtını vermek, İstanbullu olmak, hiç kimseye inandıramadığınız bir gerçek. “Adam sen de, mutlaka bir yerlerden gelmişinizdir” Sanki Trabzonlu Urfalı  bir yerlerden gelmemiş gibi… Ama iş İstanbullu olmaya gelip dayanınca işin rengi değişiyor, İstanbullu olmak imkânsız… Hiç tanımadığınız insanlara aile şecerenizi anlatmak, hatta kendinizin İstanbullu olduğunu kanıtlamak gibi bir ihtiyaç ortaya çıkıyor.
 
 Yıllar önce bizler bütün Türkiye'yi İstanbul sanıyorduk, "bir köyümüz bile yok” hissiyatı tarafımızdan hiç duyumsanmamıştı... Öyle bir haldeydik ki insanlar bize nerelisin diye sormaya başlayana kadar dönüp annemizin ya da babamızın kökenleri hakkında bilgi sahibi bile olmaya kalkışmadık...
 
 Nereden gelmiş nereye gidiyorduk? Mesai arkadaşımız nereliydi? Bilmiyorduk... Tek bildiğimiz bazı arkadaşlarımızın ara sıra memleket denen bir yere; tatile ya da cenazeye gitmesiydi... Memleketin neresi demek aklımızın ucundan bile geçmiyordu... İstanbullu olmak yeterliydi.  Hatta Alevilik nedir Sünnilik nedir, bilmezdik. Türk olma bilincimiz ise Atatürkçü olmak ile eş değerdi. Biz Atatürk'ü çok seviyorduk, biz Türk değil, Kürt değil, Çerkez değil, Laz değil Atatürk’ün çocuklarıydık. Millet ayrımını da bilmezdik, milliyet ayrımını da... Sadece ülkemizi işgal ettikleri için İngilizleri, İtalyanları, Fransızları ve Yunanlıları sevmezdik. İşgalcilere öylesine düşmandık ki uzun yıllar coşkuyla yerli malı haftaları kutlayıp, yabancı dil öğrenmeyi vatana ihanetle eş tutmaya kadar işi uçlara vardırdığımız bile oldu…
 
 Yunanlılara olan nefretimiz ise sadece tarih sayfalarını kapsardı. Türk Rumlarını da severdik evlenir çoluk çocuk sahibi  olurduk. Birçoğumuzun Rum, Ermeni gelini, damadı, eniştesi,  mutlaka alışveriş yaptığı Yahudi bir esnafı vardı. Gayri Müslümleri, yılbaşı için yazları  bahçelerine alıp besledikleri hindileri, ramazanlarda ikram ettikleri cevizli kaymaklı kadayıf tatlıları için çok severdik. Kurban bayramında kurbanlar öylesine gizli saklı gösterişten uzak kesilirdi ki koçtan çok beslenen Hindi vardı İstanbul bahçelerinde. Ama biz Hindinin niye beslendiğini, Hindi pazarlarının niye kurulduğunu hiç bilmezdik.
 
 Büyüyüp geçmişe baktığımda anladım yılbaşı hindilerini, kapımızı çalan komşularımızın kendi elleri ile pişirdiği pastayı getiriş nedenini…  Bakkalda, büfelerde satılan  renkli paskalya yumurtalarının sebebini… Müslüman anneannemin renkli yumurtalar kaynatışını  gelincikli gül şerbeti yapışını… Bayramlarda kahvenin yanında ikram edilen ev yapımı meyve likörlerini...
 
 Yaşım oysa 60 değil yüz ise hiç değil. Bunca yok oluşa tanıklık yapmak, insanı yaşlı kılar mı?
 
 İstanbul'a göç edenler ilk önce bizi lahmacunla tanıştırdılar, sonrasında bisküvi fırınlarımız yok oldu gitti, paskalya yumurtaları, gelincikli gül şerbetleri de ve tabii İstanbul beyefendisi kavramı da.
 
 Ne  gül şerbetini ne de renkli paskalya yumurtalarını biliyor şimdi çocuklarımız ne de biz onları yapmayı biliyoruz. Bahçe aralarında minik korku çığlıklarına karışan " kabaramazsın kel Fatma, annen güzel sen çirkin” diye bağıran çocuk seslerinin yanıtını veren hindilerin gulu gulu sesleri arasında kaybolan minik çığlıklar duyulmuyor artık.
 
 En büyük asker bizim asker bağrışlarına korna seslerine karışıyor İstanbul'da.  Ama ne gariptir ki hazır ol duruşunda ve asker selamı ile izlediğimiz tören alayları, dolmalar ve böreklerle piknik havasında coşkuyla yaşadığımız 19 Mayıslar da yok artık. Bu bir nostalji değil yok olup gidene bir ağıt sadece. 
 
*****
 
“Aslında ağıt nedir bilmem.
 
Ne de olsa İstanbul kızıyım ben…”
 
Alev KOYAŞ YETGİN

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Bloğa hoşgeldiniz. Bir İstanbul kızı olarak, yazınızı sevgi ve hüzünle okudum.Ben de size hoşgeldin armağanı olarak bir İstanbul yazımın linkini göndereyim. Sevgiler... http://blog.milliyet.com.tr/ahhh-istanbul----cekme-beni-boyle-kendine-kendine----yorgunum---/Blog/?BlogNo=311971

Vildan Sevil 
 20.09.2012 17:01
Cevap :
Vildan Hanım Merhaba, Yorumlarınız için teşekkür ederim. Yazmam için beni yüreklendirdiniz.  26.09.2012 23:58
 

Sayın Alev Yetgin, İstanbul'u ve kaybolan değerleri ele alan bu güzel yazınızı izninizle Slow Food/Fikir Sahibi Damaklar grubumuzla paylaşmak istiyorum. Saygı ile, Erol Gezeroğlu

Erol Gezeroğlu 
 19.09.2012 20:44
Cevap :
Erol Bey Merhaba, İlginiz için öncelikle teşekkür ederim. Yazımı tabii ki yayınlayabilirsiniz fakat http://www.telliturna.com/ sitemin adresini vererek yayınlarsanız sevinirim. Teşekkürler Saygılar  26.09.2012 23:57
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 17
Toplam yorum
: 13
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 742
Kayıt tarihi
: 19.07.12
 
 

1990'lı yıllar bir reklam satış elmanı için  hala pikajla montajın yapıldığı, dergi bağlanana kad..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster