Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Ekim '16

 
Kategori
İnançlar
Okunma Sayısı
40
 

Nereye gidiyoruz?

Yazan:Uçar Demirkan

15 Temmuz kalkışmasının başarısız olmasından birkaç gün sonra bir televizyon programında konuşmacılardan birisi, darbecilerin menzilinin(ulaşmak istedikleri yerin) şeriat düzeni olduğunu ve darbe başarılı olsaydı yurt dışındaki darbe liderinin ülkeye Humeyni gibi geleceğini ve şeriata dayalı bir Türkiye kuracağını ileri sürmüştü.

Sonra yapılan uygulamalar ve demeçler de böyle bir tehlikeden demokrasinizin kurtulduğunu belirtmişlerdi.

Bu nedenle Humeyni İran’ını iki kez görmüş birisi olarak gördüklerimi ve bildiklerimi anlatayım dedim. Böylece var olan kör topal demokrasimizin bile ne denli yararlı ve önemli olduğunu anlatayım istedim.

Anılarımın hemen tamamı İranlı bir maliyecinin anlattıklarıdır.

Humeyni rejiminden sonra İran’da değil nişanlıların karı kocaların bile kol kola gezmeleri yasaklanmıştır. Kadınlar, eşlerinin üç adım gerisinden yürümek zorundadırlar. Nişanlılar, aileleri yanlarında olmadan çıkıp dolaşamazlar, parklarda, deniz kenarlarında yan yana oturamazlar, el ele tutuşamazlar.

Hiçbir kadın, yanında en az beş yaşında bir erkek olmadan evlerinden dışarı çıkamaz.

Kadınlar kışın kara yazın beyaz çavdurlar(çarşaflar) içindedirler. Öyle başına türban bağlayıp kot pantolonlarla, taytlarla, kısa eteklerle dolaşmak yasaktır. Renkli ve süslemeli türbanlar ve giysiler de yasaktır.

Bir gün Tahran’ın ünlü caddesinde kaldırımda yürürken birden yanımda, caddede bir otomobil durdu ve bir genç kızı araca bindirip kayboldular. İranlı arkadaşıma göre ya sokağa yalnız çıkmıştı ya da saçından bir perçem görünmüştü. Kızı alıp gidenler din polisiydi. Kızın akibetinin ne olacağını kimse bilemezdi.

Kadınlar otomobil kullanıyorlardı ama bisiklete ve motora binmeleri yasaktı.

Bir tane Bank Mellat(Ulus Bankası’nda ta ) çalışan bir de çıkış gümrüğünde çalışan iki genç bayan görmüştüm. Bunlar, yabancılarla ilgili ünitelerde çalışıyorlardı.

Kadınlar hiçbir biçimde erkeklerle el sıkışmıyorlardı.

Sinemalarda ve tiyatrolarda yetkili makamdan alınan izinlerden sonra gösterim yapılabilirdi. Ancak, tiyatrolarda kadınlar rol alamazdı. Kadın rollerini de erkekler oynardı.

Kadınla erkek birlikte denize, göle gidemezlerdi. Kadınlar ve küçük çocukları ayrı yerlerde, kocaları ise ayrı yerlerde yüzerlerdi. Buna benzer bir uygulamayı 1968 yılında Çanakkale’de de görmüştüm. Aile birliği ve ailecek eğlenmek yoktu.

Erkekler sahalarda eşofmanları ile spor yaparlar, bisiklet yarışlarına eşofmanlı katılırlardı. Şortlu erkelerin kadınları tahrik ettikleri düşünülüyordu.

Geceleri televizyonda yabancı kanalları izlemek yasaktı. Özellikle Türkiye televizyonlarındaki aşk dizilerini izlemek yasaktı. İnternet için de aynı durum geçerliydi. İzlerlerse ne olurdu?

Humeyni’nin yetiştirdiği dindar çocuklar buna aykırı davranan anne ve babalarını din polisine ihbar ediyorlardı. Bu açıdan da aile birliği kalmamıştı.

Başlangıçta Tahran’da yaşayan Ermeni ve Yahudi kadın vatandaşların başlarını bağlamaları gerekmiyordu. İki yıl sonra onlardan da türban bağlamaları istenmişti.

İş saatlerinde sokaklarda yalnızca erkekler görünüyordu. Erkeklerin birden çok kadın almaları olanaklıydı. Ayrıca, muta nikahı diye süreli nikahlar yapılıyordu.

İki devlet televizyonu vardı ve her ikisinde de sürekli dinsel yayınlar yapılıyordu. Arada bir Amerikan savaşları filmleri gösteriliyordu. Bu savaş filmlerinde de savaş gemilerine binmeye hazırlanan subayların eşlerinden aldıkları veda öpücükleri bile makaslanıyordu.

Sünni köylere hiçbir yatırım ve yardım yapılmıyordu. On Muharrem törenleri şaşaalı gösterilerle yaşanıyordu. Adam boyunda  kösler, davullar çalınıyor, çocuklar dahil gençler ve yaşlılar büyük baklalı zincirlerle sırlarına vurup matem tutuyorlardı.

Savaşta olmalarına karşın lokantalar dolup taşıyor ve tabaklarda kalan artıklar lokantaların kapılarında tepeler oluşturuyordu. İslamda israfın yasak olduğuna kimsenin aldırdığı yoktu.

Faiz yasaklanmıştı. Bankalarda yalnızca devletin ve iş adamlarının hesabı vardı ve onlarla ilgili işlem yapılıyordu.

Savaş nedeniyle enflasyon başını almış gidiyordu. İran riyali dip yapmıştı.

İran ekonomisini Japonlar ayakta tutuyordu. Ürettikleri petrolün hemen tamamını alıyorlardı. Tahran Hilton oteli silme Japon iş adamları ve teknisyenleriyle doluydu. .

Bir aptal Irak füzesi Abadan’daki bir petrol  kuyusunu vurmuştu. Japon teknisyenler üç gün içinde denizin dibinde kaynaklar yaparak kuyuyu yeniden çalışır duruma getirmişlerdi. Bu olayı devlet televizyonları neredeyse naklen göstermişlerdi.

Bu arada grubumuzda, şeriat devleti olmuş Pakistan temsilcisi de vardı. O da bütün bu uygulamaları kendi ülkesinde de yaşadıklarını anlatmıştı. Tarikatını sorduğumda  “Movleviyim-mevlevi” demişti. Pakistan’da bu tarikattakilerin sorun yaşayıp yaşamadığını sorduğumda “Sormayın, Sünniler bizleri durmadan öldürüyorlar, aşağılıyorlar” demişti.

Pakistan bankalarında da faizsiz bankacılık yapılıyordu. Ancak, Pakistan bankalarının yurt dışı şubeleri faizle para topluyorlardı.

Anlaşıldığına göre, biz böyle bir yaşam biçimine zorlanmaktan, böyle iç bölünmüşlüklerden kurtulmuşuz. Öyle olsun diyelim ve sevinelim. Bir daha ülkemizin bu tür menzillere yönelik kalkışmalarla karşılaşmaması için dua edelim. 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 134
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 449
Kayıt tarihi
: 04.09.13
 
 

1940 yılında İzmir'de doğdum İzmir Atatürk Lisesi'ni bitirdim 1961 yılında Mülkiye(Siyasa..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster