Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Mart '11

 
Kategori
Haber
Okunma Sayısı
555
 

Nevroz ateşinden gerilim çıkarmak!

İzzet Kezer’in anısına! 

Sebahat Tuncel’in polise attığı ‘tokat’; Bengi Yıldız’ın ‘elindeki taş’, bütün ‘açılım’ reklamlarına rağmen, Hükümet’in bilinen ‘devletin Kürt geleneği’ne geri dönme eğilimi, bir Nevroz’da Şırnak’ta faili meçhule giden İzzet Kezer’i anmamıza neden olmuş bulunuyor. Toplumda yüzyıllık bir sürecin kangrene dönüştürdüğü Kürt sorununun şiddetle çözülemeyeceğine ilişkin geniş bir mutabakatın oluştuğu böyle bir ortamda Başbakan’ın Çillervari bir tavır göstermesi, toplumsal faydanın gündelik çıkarlara feda edilmek istendiği anlamına geliyor. 

Konu Dersim olunca, ana muhalefet partisini eleştirmekten geri durmayan Hükümetin, eni sonu belli bir Nevroz kutlamasını gerilime dönüştürmekte medet umduğu anlaşılıyor. Bu gerilimin izini Cumhuriyet’in ilk yıllarında bulabiliriz. Umum müfettiş raporları, bugünkü Hükümetin refleksleriyle benzerlik arz eden tahlilleri barındırıyor. Örneğin Umum Müfettiş Abidin Özmen, hazırladığı raporun hedefini, “Kürtlük işinin herhangi bir hal şekline yaklaştırılarak tabiatın birçok varlıklar ve zenginliklerle doldurmuş olduğu bu bölgenin daima Türk vatanının öz ve ayrılmaz bir parçası olarak kalmasını temindir” olarak açıklıyor. 

YASAKTAN MEDET UMMAK 

TÜSİAD’ın hazırladığı Anayasa taslağının sunuşunda Cem Boyner, “Bu ülkede İngilizce, Fransızca, almanca, İtalyanca okullar var. Ama Kürtçe yok” tespitini yapıyor; çünkü, politik çıkarlarımız gereği açıp yüksek sesle okumaktan korktuğumuz Umum Müfettiş Raporları, “Türk camiası içinde kaynatmak istediğimiz kişileri Kürtçe yerine Türkçe ile konuşur hale getirmek icap eder” diyor. 

Bütün o “kat’iyyen müsaade edilmemeli” kesinliğine rağmen Kürtçe bugün varlığını koruyor. Demek ki yasaklamak istenilen sonucu üretmiyor. Yasaklamak yerine, Kürtçe’yi de Anadolu’nun bir rengi olarak görmek mümkün olsaydı, tarihsel seyrimiz farklı olabilirdi. 

Farklı anlamlar yüklenilse de Nevroz, bu topraklarda yıllardır kutlanıyor. Son çeyrek asırdır, baş aktörü PKK olan kutlamalar yapılıyor. Tıpkı dil olayında olduğu gibi, önceleri Nevroz’u görmezden gelen iktidarların, sonradan ‘Türk Bayramı’ diyerek ateşten atladıklarına tanığız. Nevroz’a sahiplenme duygusunun son çeyrek asırda zaman zaman şiddete kapı araladığını, anılarımızda acı tatlar bıraktığını biliyoruz. İktidarlar unutulmasını istese de, içeriğinde şiddet olan 1993 Nevroz’unda, gazeteci arkadaşım İzzet Kezer’i faili meçhul bir kurşuna kurban verdiğimiz dün gibi gözümüzün önüne geliyor. İzzet’in gazeteci olarak izlemeye çalıştığı o Nevroz’da 17 kişi daha yaşamını yitirmişti. 

ŞİDDETTEN MEDET UMMAK 

Şiddet, şiddeti doğuruyor. Yakın tarihsel süreç, devlet güçlerinin takındığı tavır, eylem ve kutlamaların seyrini de tayin ediyor. Son birkaç yıllık Nevroz kutlamaları, müdahalesiz ve dolayısıyla olaysız geçmişti. Bu yıl yaşanan gerilimde Nevroz kutlanmasına katılanların ‘taşkınlık’ olarak adlandırılabilecek hareketlerinden çok Hükümetin bölgeye ilişkin beklentilerinde aramak gerekiyor. Zira, son yıllardaki bütün Nevroz kutlamalarında Öcalan posteri taşınıyor ve ‘dağ’a selam gönderiliyor. Örneğin, hiç uzağa gitmeye gerek yok, geçen yıl Silopi’de kutlanan Nevroz’da Hasip Kaplan, “herkes yüzünü Cudi’ye dönsün” demişti. İsteyen bu sözü de kalabalığa gaz bombası atmak için gerekçe olarak gösterebilirdi. 

Sebahat Tuncel’in polisi tokatlaması, partisince de tasvip görmüyor; kimse de tasvip etmiyor. Muhtemelen Öcalan, bundan sonraki ilk ‘avukat görüşmesi’nde, ‘olgunlaştırdıkları ortamın provoke edilmesine çanak tuttuğu’ için Tuncel’i eleştirecek. Tuncel de, “oradaki memurla bir problemim yok, benimki kişisel bir öfkedir, olmaması gerekirdi” diyerek, attığı tokatı doğru bulmadığını söylüyor. 

Herkes, tokat yiyen polis memuruna sahiplenmek için birbiriyle yarışıyor. İzzet’in katledilmesi de politikacıların konuşmalarına malzeme olmuştu. Bugün, İzzet’i arkadaşları dışında kimsenin hatırlamadığı bir ortamda tokat yiyen polis memurunun çok yakın gelecekte unutulması işten bile değil. 

O halde dikkatlerimizi problemin kaynağına yöneltmeliyiz. Asıl problem, ‘açılım’a destek vermek amacıyla dağdan gelenlerin Diyarbakır’a kadar ‘bir uzun yürüyüş’ eylemelerine esneklik gösteren Hükümet’in seçimi kaybetmemek için ‘şahin’leşmeyi bir çıkar yol olarak görmesinde yatıyor. 

Kaybedilen seçim kazanılabilir; ancak, Kürt ve Türk kardeşliğinin yara alması, kırılan vazoya benzer, tamiri imkânsızdır! 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 102
Toplam yorum
: 67
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 677
Kayıt tarihi
: 06.07.10
 
 

8 Ocak 1961'de doğdu. Ankara Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu Gazetecilik ve Halkla İlişkiler..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster