Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Şubat '07

 
Kategori
Dünya Şehirleri
Okunma Sayısı
1005
 

Newyork güncesi...

26 şubat 2001

Brodway caddesindeki o saçma Meksika dükkanlarının birtanesinden anca bu defteri temin edebildim. Daha ciddi bir defter olabilirdi ama meymenetsizlik daha caddede kendini gösteriyor. Gezebileceğim tek bu cadde var ve Amerikaya’mı geldim yoksa Meksika’ya mı bende affalladım. Garip müzikler, blo blo blo konuşmalar (al baritos, san baritos) benim yarım yamalak ingilizcem onların garip ingilizcelerinin eline su bile dökemez...

Ağır sos kokuları, aradığın herşeyin olduğu salaş dükkanlar, yarı çinli yarı japon misali tipler, ayaklarda sanki birer numara büyük spor ayakkabıları ve yine hepsinin üstünde emanetmiş gibi duran montlar......

Yahu bu kadar mı kötü olabilir bir cadde??....

Az önce Efe’yle bu cadde üzerindeki çamaşırhanelerin birinden geldik. Oğlum uyuyor ve ben onun en güzel Beymen takımlarını kaybetmenin sinirini yaşıyorum.

Gömleği, pantolonu ve süveteri yok işte yok!...

O kadar çamaşır yıkadım o salak meksika dükkanında, onlar çıkmadı işte..

Çaldırdım mı ne!

Neyse..... olan oldu.... ne oldu, nasıl oldu bende bilmiyorum....

Newyork’a geleli dolu dolu 4 gün oldu.

Anca kendime vakit ayırabildim daha doğrusu anca kendime gelebildim...

Ayın 22’sinde tam 12 saat süren maceralı bir uçak yolculuğu (Efe ile beni seyahat edebilir raporumuz olmadığı için uçağa almadılar ve biz bir sonraki İstanbul uçağına doktordan rapor alarak binebildik) Efe’nin oksijen tüplerinin arasında yolculuğu bitirmesiyle sona erdi.

Ah nasıl unuturum Yılmaz beyimi.....

Dış hatlarda bizi bekleyen yaşlı gözler, elinde yine oyuncak paketleri (ah bu telepati!), insan nasılda tanıyor gözlerden birbirini!

Migros’a giderken bile alışveriş torbalarıyla eve kadar zor gelen ben 2 valiz, 1 puset, 1 bebek ile Yılmaz beyin talimatıyla Newyork havaalanına salına salına indim hemde elimde bir kaban bile taşımadan!

Sağolsun Yılmaz bey, onca millet pasaport kuyruğunda beklerken (gümrükte), ben yine salına salına, onca insan bön bön bana bakarken gümrükten elimi kolumu sallaya sallaya geçtim.

Allahım! Sabah işe gitmek için servise binişim bile bu kadar kolay olmamıştı!

O koskoca adam nasılda biz uzaklaşırken arkasını dönüp ağladı, nasıl gizli saklı gözyaşını silmeye çalıştı?.... Ah unutur muyum ben seni!.....

Nasıl buldu beni anjio sonrası? Nasıl odama ulaştı telefonumu ben bile bilmezken!

Az önce Fransa’dan aradı, ev telefonunu verdi. İhtiyacın olursa mutlaka ara dedi.... Yahu gökten melek mi indi!

Neyse.....

Beni havaalanında Emine hanım karşıladı birde Türk şöför. Fakat valizlerim benim aksime salına salına gelemediler. Bi tek benimkiler yoktu. Ufak bir aksilik (ertesi gün otele geldi valizler)

Amerika’da müthiş bir kar var. Hikmet’in (şöförün) söylediğine göre 1 saatlik yolu tam 2 saatte aldık. Ağır ağır..... etrafı seyrederek ve sohbet ederek...

Odamıza çıktığımızda Efe çoktan uyumuştu (ee nede olsa ona göre gece saat 01, burada ise 19.00 dı)

Benimde gözlerimden uyku akmasına rağmen pencereden bakmadan edemedim....

Sanki noel havasına bürünmüştü Newyork (kardan dolayı)

Ne zamandır böyle beyazlık görmemiştim hatta karlı bir manzarayı bile unutmuşum.... ve çok uzaklarda taaaa karşıda ihtişamı ve büyüklüğünden dolayı elimi bile uzatsam tutacakmışım gibi görünen Empıre State Kulesi ışıl ışıl yanıyor..... tam karşımda.....

İşte Amerika sana geldim!....

Oğlumu getirdim!

Yoksa niye düşeyim yollarına, karlı buzlu sokaklarına!

Efe’mi getirdim, canımı getirdim.....

Rüyalar ülkesiymişsin sen Amerika!

Rüyalarımı gerçekleştir diye geldim sana oğlumla.......

1 MART 2001

Oğlum can oğlum ameliyattan çıktı. Saat şuanda gecenin 11 i ve ben onu yoğun bakımda yeni görebildim....

Bitanem solunum cihazına bağlanmış.

İlk 24 saati atlatırsan bu işten sıyırdık Efecim.

Su ve süt istedin.

Ağladın, konuşamıyorsun çünkü ağzında borular var ama ben dudaklarını okudum.

Biraz daha sabır kuzum biraz sabır......

09.11.2006

Amerika günlüğüm işte bu kadar!...

Herhalde dünyanın en kısa günlüğü olma özelliğini koruyacak.

Oğlumla ilgili gelişmeleri baştan beri an be an yazma düşüncesindeydim.

O anki duygularım, Efe’nin yoğun bakım günleri...... Fakat yüreğim beni durdurdu.

Her gün bütün bunların bir rüya olduğuna kendimi inandırdım ve “Allahım gözümü açtığımda herşey ne olur bitmiş olsun dedim. Çünkü duyguları satıra dökmek gerçekleri yeniden yaşamak demekti... 4 yaşındaki minik oğlum o acılara kocaman bir yürekle katlandı….

Efe, doğuştan kalp hastasıydı. Kalp kapakçığı, Sağ karıncık, sol kulakçık yoktu ve akciğerlerine giden damarları tıkalıydı. 2.5 aylıkken Ege üniversitesinde bir kalp ameliyatı geçirmişti ama sadece 4 yaşına kadar yaşaması için…. 4 yaşında yani yani kalbi biraz büyüyünce asıl gereken ameliyatı olması gerekiyordu….Doktorları, eğer bu çocuk Türkiye de ameliyat olursa % 99 masada kalır dediler. Yapılması gereken ameliyatın ismi Fontan Operasyonuydu ve bu ameliyatı dünyada en iyi yapan doktorun NewYork da Colombia Üniversitesi, Presbyterian Hastanesindeki çocuk kalp cerrahı olduğunu söylediler.

Evimi, arabamı her şeyimi sattım aldım ama yok işte yetmiyor lanet olası ameliyat parasına…

Ah nasıl unuturum o sevdiğim şehir İzmir’in yakışıklı Valisi Alaattin Yüksel’i....

Sayın Valim biliyomuydu ki acaba ben onun huzuruna küçücük bebeğimle çıktığımda, gözlerinden ve etrafından yayılan ışık selinden oğluma zaten şifa olacağını anne kalbiyle hemen sezişimi….

Benim bile anlamadığım bi hızla Efem için gerekli parayı toparlamasını,

Konsolosluğa ilettiği notla “bir anne-oğul gönderiyorum, onlarla ilgilenin” ricasıyla hastanede başucumuzda hergün bi Türk ziyaretçi olduğunu, hergün Efemin yatağının içi oyuncakla dolduğunu ama Efenin bitek onun giderken hediye ettiği o mor dinazorla oynadığını…

Ve Sayın Valim belkide hiçbir zaman öğrenemeyecek Efe’ye “ne olacaksın” diye sorduklarında “Vali olacağım” cevabını verdiğini…

Ve benimde gizliden gizliye “amanda oğlum makam arabalarına mı binecekmiş” diye içten içe bi gurur duyduğumu…

2.5 aylık ABD günlerim Efe’nin morfinden uyuşan yerlerine masaj yapmakla ve yanımda götürdüğüm 3 kitabı (D. CÜCELOĞLU-Savaşçı, T. TEKİN- Günbegün, Dr. M. ÖZ-Şifayı Yüreğinde Ara) okumakla demeyeceğim artık ezberlemekle geçti.....

Bütün bu yaşananlar sonucu Efemi sağ salim Türkiye ye getirdim Efe şuanda 10, Elif 9 yaşında.

İzmir’e döner dönmezde eşimden ayrıldım. Çünkü kötü günümde yanımda olmayan bi insana, hayatım boyunca yanımda yer olmadığına karar verdim.

Onsuz nasıl olsa bu aşamaları atlatmıştım ben! Önümdeki güzel günleride onunla paylaşma gereği duymadım….

Çocuğumu kurtarmak için evimi, arabamı satmış olmama, eşimden boşanmış olmama ve yapayalnız bir başıma Amerika’ya gitmiş olmama rağmen her kötü olayın bana, arkasından bir iyilik getireceğini düşünerek çocuğumun yanında dimdik yanındaydım.

Efem iyi olsun diye bebekliğinden itibaren okuduğum alternatif tıp kitapları, bitkiler, meyveler, balıklar ve balıkla yapılan her çeşit yemek hakkında geniş bir bilgi birikimine sahip oldum.

Kalbi kuvvetlensin diye taze buldurup kuruttuğum alıçlar, bebekler muhallebi yerken benim onun ağzına sokuşturduğum birbirinden farklı tariflerde hazırladığım balık çorbaları sayesinde Amerika daki doktorların “momy, bu hastalığa sahip olan çocuklar çok güçsüz olurlar ve bu yaşa kadar gelemezler bile. Sen bu çocuğun kalbini nasıl güçlendirdin?” sorusundan sonraki kendimle duyduğum gurur inan hiçbirşeyin mutluluğu ile ölçülemezdi….

Yine kaşlarımda bulutlar toplandı, sanki ağlıyacam ben…

Bak işte yine anlattım anlattım fena oldum.

Oysa söz vermiştim kendime ben.

Geriye dönüp durmayacaktım.

Ama bugün onun hakkında gördüğüm bir güzel haber daha yine ağlattı beni…

Zaten gazetede her çıkan “Antalya Valisi Sayın Alaattin….” diye başlayan haberlere dikkat kesildiğimde yüreğimde derin bi sızı duymaz mıyım ben…

Kaşlarımda her defasında bulutlar toplanmaz mı?...

“İki kaşımın arasında o kadar çok şimşek çaktırdım ki, böyle dikine bir çizgi oldu.

Benim gibi çok yağışlı insanlarda olur bu. Şimşek çizgisi! Çat çat çatmaktan. Bunu onu susturacak kadar güçlü bir kahkaha tufanıyla bastırmaya çalışıyorum ama bu sefer olmuyor.”

Uzun zamandır böyle birine bişeyler yazmıyodum ama boğazıma düğümlenen o şeyi, ya yazarak anlatacağım ya da yazmayacağım, ilmekdi, düğümdü derken koskaca bir kördüğümle karşı karşıya kalıvereceğim.

İşte öyle….

Kaşlarımda bulutlar vardı yazıya başlarken…

Şimdi dolular damlıyor masama…

O yüce insana, o yüreği güzel insana en derin saygı ve sevgilerimle…

Biz onu hiç unutmadık….

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Büyük geçmiş olsun efendim.. Çok içten yazmışsınız bizi de duygulandırdınız. Umarım Efe'niz bir gün vali olur ve o da Sayın Yüksel kadar insanlara faydalı olur.

FAHRİ KARAKAŞ 
 22.02.2007 19:05
Cevap :
Teşekkürler sevgili Fahri... Bu arada ufak bi sır; En çok okuduğum blog yazarı sensin haberin ola! Hoş bi süpriz oldu bu sabah benim için, gözlemlerinden en çok faydalandığım ve zevkle okuduğum bu insandan mesaj almak....  23.02.2007 10:53
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 4
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 727
Kayıt tarihi
: 19.01.07
 
 

1971 yılında "orda bir köy var uzakta"da doğmuşum. Bilmesek de, görmesek de o köy bizim köyümüz misa..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster