Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Mart '12

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
3310
 

Nuh Tufanı. Gerçek mi, efsane mi?

Nuh Tufanı. Gerçek mi, efsane mi?
 

Her şey; George Smith’in Asya Kraliyet Derneğinin bir odasında, önündeki masaya dizmiş olduğu ve çoğunun kenarları çoktan kırılmış olan kil tabletleri büyük bir sabır ve özenle incelediği 1872 yılının soğuk bir gecesinde başladı. 

Smith'in aylarden beri ncelediği tabletler 35 yıl önce, H.C. Rawlinson* tarafından Kral Asurbanipal’in Ninova’daki Krallık Kitaplığının kazısından çıkarılmıştı.

Rawlinson, İran Şahının askeri danışmanı olduğu günlerde, Eski Yunan tarihçilerinin anlattığı Pers krallarının kenti olan Persepolis'i gezmiş ve dev kaya mezarlarına hayran kalmıştı. Sonraki günlerde bir Kürt kılavuz tarafından Zagros dağlarına,  o güne kadar hiçbir Avrupalının ayak basmadığı bir geçide; iki yanı dik ve yüksek Behistun kayalığına götürüldüğünde, birkaç yıl sonra Eski Pers yazısını çözerek tarihe geçeceğini hayal bile etmiyordu.

Rawlinson; tarih öncesi çağlarda Mezopotamya’da bilinmeyen bir halkın konuştuğu ve sonraki zamanlarda Avrupa ve Asya’ya yayılmış bir anadilin var olduğuna, Mezopotamya’da konuşulmuş olan bütün dillerin de bu anadilin kadim çocukları olduğuna inanan biriydi. Gençliğinin ilk yıllarında Latince ve Eski Yunancaya merak salmış; Homeros, Herodot ve Platun’un bütün eserlerini okumuştu. Hindistan’da iken Sanskritçe, İran’a geldikten sonra ise Pers ve Arap dillerini öğrenmeye başlamıştı.

İki yıl boyunca defalarca gittiği Behistun geçidindeki düzgün ve yüksek kayalara çiviyazısı ile kazılmış, bilinmeyen üç dildeki yazıtları kopyalayan Rawlinson, bir yıl sonra not defterindeki yazıları incelerken, peş peşe yinelenen bazı simge kümelerini fark etti. Bu yinelenen kümeler ona Herodot’un bir cümlesini hatırlattı ve Rawlinson bir anda, yüzyıllar boyunca unutulmuş olan eski Pers dilindeki yazıtın bir cümlesini çözüverdi.

“Kral Darius der ki; ben Darius, ulu Kral, Krallar Kralı, Pers Kralı, Ülkeler Kralı, Hystapesin oğlu, Arsames’in torunu, bir Akamenid! Atinalıları cezalandırmazsam eğer…”

Bir zamanlar Mısırlıların, Kaldelilerin, İyonyalıların, Perslerin ve Medlerin yaşadığı ülkeleri kapsayan büyük bir imparatorluğu yöneten Kral Darius,  Behistun kayalarındaki yazıtında kendisinden sonrakilere şöyle sesleniyordu:

“Siz, gelecektekiler! Kayalara oyduğum bu yazıtları göreceksiniz. Hiçbir şeyi silmeyin!”

Rawlinson’un, kayalara kazılmış olan eski Pers yazısını çözmesinin üstünden tam 35 yıl geçmişti.

Rawlinson’un yardımcısı olan ve bir zamanlar İbranice öğrenip, Eski Ahit’in (Tevrat) Krallar kitabını merakla okumuş olan G. Smith; aylardan beri, Antik Ninova’dan gelen ve 2500 yıl önceki yazıcılar tarafından ıslak kil üzerine yazılmış tabletlerdeki bir başka yazının, çoğu fonetik olan bir çiviyazısının esrarını çözmeye uğraşıyordu. 

İşte 1872 yılının o soğuk gecesinde, sabaha karşı, gaz lambasının soluk ışığında G. Smith, incelediği bazı tabletlerin üstündeki harf kümelerinde bir benzerlik olduğunu fark etti. Ve çok geçmeden Smith, birden müze bekçilerinin şaşkın bakışları altında bağırarak koridora fırlayıp üstünü başını yırtmaya başladı. Birkaç dakika önce, tam yirmi beş yüzyıldır konuşulmayan bir dili, Akad'ların dilini okumuştu!

Sonraki günlerde o anı şöyle anlatacaktı:

“ Üçüncü sütuna baktığımda, gözüm bir teknenin Nisir dağlarında karaya oturduğu açıklamasını yakaladı. Bundan sonraki satırda, bir güvercinin gönderildiği ve konacak yer bulamadan döndüğü anlatılıyordu.”

Smith’i böyle heyecanlandıran şey, yalnız çiviyazısıyla yazılmış Akad dilini çözmesi değildi. Onu asıl heyecanlandıram şey, tablette okuduğu öyküydü. 2500 yıl önce yaşamış olan ve İncil’in tanrısını bilmeyen insanların anlattıkları bu öykü, Tanrının kelimeleri olduğuna inanılan İncil’deki Tufan Öyküsünün neredeyse tıpa tıp aynısıydı!

Smith, İncil’deki tufan öyküsünün nasıl olup da İsa’dan binlerce yıl önce yazılmış bir öyküye bu kadar benzediğine şaşırıp kalmıştı. Bu yazıtlar nasıl olur da Kutsal kitapla bu kadar çarpıcı benzerlikler taşıyabilirdi?

Yoksa İncil, inanıldığının aksine, insanoğlunun yaratılışının ilk tarihsel kaydı ve kaynağı değil miydi?

Smith’e göre;  ya,  İsrail oğulları Babil’deki uzun tutsaklık yıllarında duydukları bir söylenceyi ödünç almış olmalıydılar, ya da tarihöncesinde gerçekten çok büyük bir tufan olmuş ve birçok kültür, nesiller boyunca kendi sözlü ve yazılı geleneğinde bu olayı anlatıp yazmıştı! Üstelik bu Akad söylencesi, İncil’de anlatılandan çok daha ayrıntılıydı!

Hristiyan dünyası şaşkınlık içerisindeydi.

Ancak, İncil’deki tufan öyküsünün Akadca’da anlatılan öyküden önemli bir farkı vardı. Gerek Akad, gerekse daha sonra bulunan Sümer ve Babil dilinde yazılmış olan tufan öykülerinde birden çok tanrıdan bahsedilirken, Tekvin’deki Tufan öyküsünde artık tek bir tanrı vardı!

İşte biz bugün; çağlar öncesinde “söylenceler ülkesi” Mezopotamya’da yaşayan insanları, onların yaşam biçimlerini, inanışlarını, kültürlerini öğrenmemizi, o gece, on beş yüzyıl boyunca iki ırmak arasındaki bölgede konuşulan Akadcayı çözen G. Smiht’e borçluyuz.

Smith, Sonraki yıllarda, Mezopotamya’ya giderek Tufan öyküsünün yitik bölümlerini aramaya başladı. Mezopotamya’nın kaybolmuş eski kentlerinde yapılan kazılar, bu bölgede, MÖ 4000 yıllarında çok gelişmiş bir uygarlığın sahibi olan bir halkın yaşadığını gösteriyordu. Görkemli tapınaklara, dinsel, edebi ve tarihi metinlere, hukuk yasalarına, tarım ve el sanatlarına, metalurji tekniğine (*) ve çok zengin bir mitolojiye sahip olan Sümerliler Mezopotamya’ya, kuzeydeki dağlık bir ülkeden gelmişlerdi. Yüz yıllar içinde gezici-çobanlıktan yerleşik-tarım yaşamına geçen, çiviyazısını yaratan, astronomi, geometri ve matematik başta olmak üzere pek çok bilim dalının temelini atan ve Ziggurat denilen şaşırtıcı tapınakları yapanlar onlardı.

Ancak Sümerler, sonraları, Sami halklarının istilasına uğradılar. Samiler, yendikleri Sümerlilerin kültürünü, dinlerini ve mitolojik ögelerinin pek çoğunu özümseyip kabullendiler, onların çiviyazısını alıp kullandılar, ama dillerini almadılar. Ve böylece görkemli Sümer uygarlığının dili zamanla çöl rüzgârlarıyla savrularak tarihin karanlık koridorlarında kaybolup gitti.

İşte Sümerleri tarih sahnesinden silen bu Sami istilacılarının diline günümüzde “Akadca” deniyor.

Akadca; Arapça ve İbranice gibi, büyük Sami dil ailesinin bir dalı. MÖ 2200 de, bir başka Sami istilası, bölgede bu defa Babilonya’nın egemenlik kurmasıyla sonuçlandı. Bundan beş yüzyıl sonra ise, yukarı ve aşağı Zap arasındaki bölgeye yerleşmiş olan bir başka Sami halkı Babilonya’yı istila etti ve Asur imparatorluğunu kurdu. MÖ 550 yıllarında ise Sami olmayan bir halk, yani Medler, Asur İmparatorluğuna son verdiler. Daha sonra Pers İmparatorluğu bölgenin tek hâkimi oldu. Böylece Mezopotamya mitolojisi; kökeninde Sümer mitosları olmak üzere Babil, Asur, Med, Pers kültürleriyle, daha sonraları Mısır ve Eski Yunan uygarlıklarını da etkileyerek günümüze kadar yaşadı.

Sümerler ve ardılları olan Mezopotamya halkları bize ilk çağ yaşamını anlatan çok zengin bir kültür ve mitos yazını bıraktılar. Bunların içinde en önemli olanları, evrenin kökenini ve insanın yaratılışını anlatan “Yaratılış Mitosu” ile “Sümer Tufan Mitosu”dur.

Çok ilginç olan ve sonraki çağlarda, tek tanrılı dinleri derinden etkilemiş olan Yaratılış Mitosunu anlatmayı bir başka yazıya bırakıp, şimdilik Tufan öykülerinin en eskisi olan Sümer Tufan mitosuyla devam edelim. Ama önce, bize okullarda okutulan resmi tarihin yarattığı çarpık tarih bilinci yüzünden zihnimizde yerli yerine oturtamadığımız Mezopotamya mitolojisinin kahramanları olan önemli tanrıları bir hatırlayalım.

Nintu; Ana Tanrıça. Bütün tanrıların anasıydı. İlk insanı balçıktan yaratmıştır.

An; Gökyüzü tanrısı. Nintu’nun kocası, tüm tanrıların babası ve efendisi. Sami’de Anu, Eski Yunan’da Uranüs olacak adı.

Ki; Yer-Tanrıça.

Tanrıça Nammu; gök ve yeri doğuran ana, ilksel okyanus. (Samide Anu diye anılacak, Yunan uygarlığında günümüz okyanuslarının ilk hali olan Tetis olacak)

Tanrı Enlil. Tapınağı Nippur kentindeydi. Gök tanrı An ile Yer tanrıça Ki’nin birleşmelerinden doğan Hava-Tanrıdır. Enlil, yer ve göğü birbirinden hava ile ayırarak evreni yaşayan bir varlığa dönüştürmüştür. Enlil, tarım araçları ile çeşitli zanaatların da mucididir. Bir şiirde kazmanın Enlil tarafından, evlerini kurmaları için “kara başlı halka” (Sümerlere) armağan edildiği anlatılır.

Nanna;  Ay-tanrı. Tanrı Enlil’in, âşık olduğu tanrıça Ninlis’in zorla ırzına geçmesi sonunda doğmuştur. Tapınağı Ur kentindeydi. Daha sonra Sami dilinde adı Sin, Yunan’da Afrodit olacak bu Nanna’nın.

Su-tanrı Enki; Tapınağı Eridu’da olan bilgelik tanrısı. Sonraki uygarlıklarda, Babilonya’daki adıyla Ea. 

Güneş-tanrı Utu; Utu, Ay-tanrı Nanna ile tanrıça Ningal’in çocuğuydu. Ancak Ay-tanrı Nanna, daha sonra gözden düşecek, tanrıların en büyüğü Utu olacak ve Ay-tanrı Nanna, bir tanrıçaya dönüşecek. (Belki de anaerkil dönemin bitip ataerkil döneme geçişin bir cilvesiydi bu değişim.)

Tanrı Tumuzi ;(Dumuzi) Çoban-tanrıdır. Babil’de adı Tammuz olacak. Şimdiki Temmuz ayına adını veren tanrı. Her ilkbaharda yeniden doğan bitkilerin tanrısıydı.

Göğün Tanrıçası İnanna; Aşk ve savaş tanrıçasıdır. Venüs yıldızı ile gösterilirdi. Enki’nin kızı ve Tumuzi’nin hem kardeşi hem de karısıydı. (Eski çağlarda yönetici sınıfında ensest çok yaygın.) Nina diye de anılırdı. Anna ve Ana sözcükleri bu İnanna’dan türemiştir. Sami dilinde adı İştar olacak.

Adad; Fırtına Tanrı

 Adad; İşte bu tanrıları Tufan öyküsünde başrollerde göreceğiz.

SümerTufan Mitosunun ana motifi, tanrıların insanlığı yok etmeye karar vermeleridir. Bu korkunç kararı alan baş tanrı Enlil’dir. Bu kararın neden alındığını anlatan tabletler kayıptır. Enlil, diğer tanrılara, bu kararı insanlara haber vermeyeceklerine dair ant içirir. Ancak Enki, gizlice insanlığı yok olmaktan kurtarmak ister. Sümer mitosunda Enki, hem yeminine sadık kalacak, hem de bulduğu yöntemle bu sırrı Sippar kentinin kralına söyleyecektir!

Enki,  kral Ziusudra’ya ( Sümerde Ziusudra, Babil’de Utnapiştim, Akad’da Atrakhasis, Tevrat ve İncil’de Noah, Kuran’da Nuh) bir duvarın kıyısında durmasını söyler. Ve sanki Krala değil de, duvara söylüyormuş gibi Ziusudra’ya, tanrıların korkunç niyetini haber verir. Bir tekne yapmasını, para ve mülklerini bırakıp canlıları kurtarmasını söyler. Bu mitosu anlatan metnin; teknenin yapıldığı bölümü kayıptır.  Sonraki metinde tufanın geldiğini ve Ziusudra’nın teknesiyle tufandan kaçtığını görürüz.

“Bütün fırtınalar… saldırıya geçti.

yedi gün ve yedi gece sürdü.
Tufan ülkenin altını üstüne getirdi.
Ve büyük suların üstündeki
Fırtınalar koca kayığı bir o yana bir bu yana salladı durdu.
Göklere ve yere ışık saçan Utu göründü.
 Ziusudra, koca kayığının penceresini açtı.
Kahraman Utu ışınlarını dev kayığın içine getirdi.
Kral Ziusudra
Utu’nun önünde yerlere kapandı.
Ziusudra bir kurban adadı;

Kral Ziusudra, Anu’nun ve Enlil’in önünde yere kapandı.”

Ziusudra kestiği kurbanlarla bir şölen hazırlar. Enlil, Enki ve diğer Mezopotamya tanrıları tufan boyunca açlığın pençesinde kıvranmaktadır. Şölenin nefis kokusunu alınca “sinekler gibi” üşüşürler. Ve yaptığına pişman olan Enlil,  Ziusudra ve karısına tanrıların ölümsüzlüğünü bağışlar.

“Anu ve Enlil hoş davrandılar Ziusudra’ya,
Ona bir tanrı (nınki) gibi sonsuz yaşam verdiler.
Bir tanrı (nınki) gibi sonsuz soluk indirdiler onun için.
Sonra kral Ziusudra’nın,
Bitkiler dünyasının ve insanlığın soyunun adını sürdüren kişinin,
Karşı taraftaki ülkede, Dilmun ülkesinde,
Güneşin doğduğu ülkede oturmasını sağladılar.”

Bu ziyafetin sonunda tanrıça İnanna; yeryüzünün bir daha asla böyle bir tufanla sulara gömülmeyeceğinin nişanesi olarak boynundaki lapis lazuli gerdanlığı göğe fırlatır. ( İbrani tanrısı Yehuda’nın gökkuşağını göğe yerleştirmesi!)

Giriş kısmı ile teknenin nasıl yapıldığını anlatan fragmanı kayıp olan Sümer tufan mitosu işte böyle biter.

Smith sonraki yıllarda, Mezopotamya’daki araştırmalarında çok daha şaşırtıcı bir şey bulur. Bulduğu tabletlerde; sadece Nuh tufanı değil, ama tufan öyküsünden çok daha büyük ve çok güzel, şiirsel, destansı bir öykü anlatılmaktaydı: Gılgameş destanı!

Öykünün kahramanı, aşk tanrıçasından gelen bir evlilik önerisini geri çevirmiş, sonra da onuru kırılan Aşk Tanrıçasının intikam için yeryüzüne gönderdiği kutsal “Cennet Boğası”nı öldürmüştü. Akadca’da anlatılan Tufan öyküsü, bu destanın sadece bir bölümünden ibaretti!

12 tabletten oluşan bu şiirsel destan, daha sonra en yakın arkadaşının ölümü üzerine, atası olan Nuh’u (Utnapiştim’i) bulup, ondan sonsuz yaşamın sırrını öğrenmek için uzun bir yolculuğa çıkmış olan Uruk kenti kralının serüvenini anlatıyordu. Tufan öyküsü, bu uzun destanın 11. tabletinde anlatılmıştı. İki bin yıl boyunca sözlü ozan geleneğiyle Sümer, Babil ve Mezopotamya’nın diğer Hint-Avrupa dil aileleri içinde kuşaktan kuşağa anlatılan bu ilginç destan, çiviyazısıyla kaleme alınmış ve eski Mezopotamya’nın en önemli yazınsal başyapıtı olmuştu. 

Ancak bir zaman sonra, sahip olduğu uygarlık ve zenginlik yüzünden başka halkların saldırısına uğrayan, bitmez tükenmez savaşlarla alt üst olan Mezopotamya'da ne yazık ki çöl kumlarına gömülüp unutulmuştu. Yaradılış söylencesi gibi Gılgameş destanını da bir başka yazıya bırakıp tufan öyküsüne devam edelim.

Sonraki yıllarda Mezopotamya’ya gidip araştırmalarına devam eden Smith, bulduğu Babil yazıtlarındaki ”Krallar Listesi”nde, tufan öncesi krallardan birinden bahseden bir tableti okudu. Bu, “Evini dağıtması ve bir gemi yapması buyruğunu alan Şurrupak’lı Adam’dı!" Bu adamın kenti Kaldelilerin Ur kentiydi ve Fırat kıyısında, Babil ile İran Körfezi arasında kalan, bugün Fara Höyüğü denilen yerdeydi.

“Altı yüzyıl ve altı yüzden az zaman geçti. 
Ve ülke çok genişleyip, insanlar sayısız oldu.
Ülke böğüren bir boğa gibiydi.
Tanrı onların gürültüsünden rahatsız oldu.”

Babilonya tufan öyküsünde, insanların gürültüsü Enlil’in uykusunu bölmüştür. Öfkelenen Enlil, tüm insanlığı bir taşkınla yok etmeye karar verir. Öbür Tanrılar bu tufanı insanlara haber vermemek için ant içerler. Ancak Ea (Enki), Utnapiştim’i uyarır,  evinin duvarına konuşup ona tufanı haber verir.

“Saz kulübe, sözlerime kulak ver!
Evini boşalt, bir gemi yap!
Malını mülkünü bırak ve canlıları kurtar.”

Utnapiştim, başka bir yerde, başka bir yaşamı başlatmak için gerekenleri yaparken öte yandan tanrısı Enki’nin tufanı kendisine gizlice haber verdiğini insanlardan (ve öbür tanrılardan) gizlemek zorundadır. Gemisini yapmak için doğramacıları, hasır saz örücüleri, ziftle kalafat yapan işçileri görevlendirir. Sonra gemiye tüm hayvan türlerinden bir çifti, kuşları, tohumları ve ailesini yerleştirir. Ondan başka hiç kimsenin gelecek olan tufandan haberi yoktur. Utnapiştim acı içerisindedir.

Ve sonra, Fırtına tanrısı Adad’ın korkunç sesi tüm ülkeye yayılır. Tufan tüm şiddetiyle gelir.
Adad, bulutların arasından kükremektedir.

“……..
Hava bozulmuştu,
Tufan bir boğa gibi böğürdü.
Anıran yaban eşeği gibi uludu rüzgâr,
Kopkoyu bir karanlık vardı, yitmişti güneş!”

Teknenin palamar babaları parçalanır. Denizi kapatan sürgü açılır. Yer sarsılır. Her yere sis ve karanlık çöker. İgigi’ler (küçük tanrılar)  dehşete kapılır, Anu’nun göklerine kaçar, köpekler gibi sinerler. Tekne sularda havaya yükselip rüzgârda sürüklenirken Utnapiştim ve ailesi kaybolan yurtlarını sisler arasında son kez görür. Annunaki’ler (İgigi’lerden daha büyük tanrılar) göklerde dehşete düşüp birbirine sokulurken, bütün insanların anası olan Nintu’nun; kendi ölü çocuklarını, kurban edilmiş koyunlar gibi suların içinde yüzerken görünce acılar içinde feryat ettiğini işitirler.

“Suyun akışı ve fırtına ve tufan,
Altı gün ve altı gece sürdü.”

Tufanın Sümer ve Babil söylenceleriyle, İbrani ve İncil’de de bazı farklar görülür. Tufanın Sümer’de 7 gün sürdüğü belirtilirken, Babilonya mitosunda altı gün sürer. Yine Sümer’de, geminin tufandan sonra nereye oturduğu meçhulken, Babil’de gemi Nisir dağına oturur. İncil’de Ararat dağına, Kur’an’da, (Hut suresi: 44) ise Cudi dağına (Al- Judi) oturmuştur.

Ancak Smith araştırmalarına devam edemedi. 1876 yılında 36 yaşındayken İstanbul’dan Ninova’ya yaptığı 3. yolculuğunda hastalanıp öldü. Onun çalışmalarını sürdüren C.L.Woolley* oldu.

Woolley, 12 yıl boyunca, Fara höyüğü ile El Mukayyer adlı bölgede kazılar yaparak tufan söylencesinin yazıya döküldüğü Milattan 4 binyıl önceki Babil yaşamını ortaya çıkardı. Bu kazılarda, Tekvin’e göre İbrahim’in doğduğu, Kaldelilerin yitik kenti Ur’u buldu. Woolley, eğer Ur’un altında yeterince derin bir kazı yaparsa tufana ilişkin bir kanıt bulacağını düşünerek kazılarına devam etti. Beş yıl sonra ünlü Ölüler Odası’na (Krallık Mezarlarına) ulaştı. Mezarlar, çok gelişmiş bir uygarlık düzeyini yansıtıyordu. Bu mezarların tonoz, kemer ve kubbe mimarisinin bir eşine ancak kırk yüzyıl sonra, Romalılar döneminde rastlanacaktı.

Woolley, kazılarını daha derinleştirdi ve sonunda Ur kentinin başlangıçta Fırat kıyısında küçük bir köy olduğu dönemi, yani Mezopotamya’nın en eski yerleşimini ortaya çıkardı. Bu katmanlarda ilerleyen Woolley, sonunda çok büyük bir su taşkınının kanıtı olan üç metre kalınlığında, ev ve tapınakları örten bir mil tabakasına ulaştı. Kiş ve Erek’teki kazılarda da benzer tabakalar bulundu.

İnsanların düş gücünü kışkırtan bu buluş herkesi heyecanlandırdı. Haber tüm dünyaya hızla yayıldı. Kutsal kitaptaki söylenceler böylece kanıtlanmış oluyordu. Yazdığı, Ur of the Chaldees (Kaldelilerin Ur’u) adlı kitabı 1929 yılında en çok okunan kitap oldu.

Ne var ki, daha sonraki yıllarda El Mukkayer höyüğüne yakın yerlerde; İncil’de Eridu kenti olarak bilinen Ebu Şahreyn ile başka höyüklerde yapılan kazı ve sondajlarda Woolley’in Ur’da bulduğu kalın mil tabakasına rastlanmadı. Ur’daki heyecan uyandıran katman, yeryüzü ölçeğindeki bir taşkının değil, Fırat nehrinin setlerinden birinin yıkılmasıyla birkaç kilometre kareye yayılmış olan bir çökel tabakasıydı. Sonraki yıllarda Jeoloji biliminin gelişmesiyle anlaşıldı ki, Kiş ve Erek’teki katmanlar da Ur'dakiyle aynı zamanda değil, farklı zamanlarda çökelmişti. Böylece Tufan mitosunun, görülmedik şiddetteki bir taşkınla ilgili bir düş ürünü olduğu iyice anlaşıldı. Günümüzde Tufan söylencesine inanan sadece Yaratılışçılık hareketi mensuplarıyla Hristiyan köktendinciler kaldı.

Ancak 1990 yılında ABD’li iki Jeofizikçi, W. Ryan ile W. Pitman, Karadeniz’de yaptıkları jeolojik araştırmalarda, 6000 yıl önce İstanbul boğazının açılmasıyla Akdeniz’in, suyunu Karadeniz’e boşalttığını ve bunun büyük bir su baskınına yol açtığını buldular. Onlara göre o zamana kadar tatlı su gölü olan Karadeniz’in su seviyesi kısa sürede 150 m. daha yükselmiş, kıyısında yaşayan halkların bir kısmı Mezopotamya’ya göç etmiş ve tufan efsanesini beraberlerinde götürmüş olabilirdi.

*) Sümer uygarlığı için bkz:
http://blog.milliyet.com.tr/an-na--anakum--un-oykusu/Blog/?BlogNo=324019

http://blog.milliyet.com.tr/bakirin-oykusu/Blog/?BlogNo=325984

Ayrıca H.C.Rawlinson ve Woolley için bkz.;
http://blog.milliyet.com.tr/hola-melek--tavus--hola---1-/Blog/?BlogNo=260267

Yararlandığım kaynaklar:

1-Ortadoğu Mitolojisi, S.H. Hokke, İmge yayınevi, 2002.
2-Sami Dilleri Tarihi, Gotthelf Bergstrasser, Anka yayınları, 2006
3-Nuh Tufanı, W. Ryan, W. Pitman, Arkadaş yayınları, 2003
4-Dinler Tarihi, F. Challeye, Varlık yayınları
5- Eski Akdeniz ve Yakındoğu Uygarlıkları, G. Leroux, Varlık yayınları

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Okuduğum en keyifli tarih yazısıydı.BAbam bir tarihçi olmasına rağmen pek keyif aldığımı söyleyemem. Ama blogunuz öyle güzel bir girizgah yapıyor ki sonunda ne olacak diye merak edilen bir roman tadında. Gılgamış evimizin kitap köşesindeki en nadide kitap. Ağır bir dili olsa da okunması lazım gelir. Değerli bilgiler içeren bu paylaşımınız için teşekkür ederim.

Hazanda 
 20.03.2012 13:57
Cevap :
Beğendiğinize sevindim. Çok teşekkür ediyorum. Benim ortaokul ve lisedeyken tarih ve almancadan ikmale kalmadığım hiç bi yıl olmadı. Hatta belge bile aldım bu iki ders yüzünden. Tarih bize böyle öğretilmedi. Sevmememizin nedeni resmi tarihin kalıplarına sıkıştırılması oldu bence. Madencilik tarihini işlediğim bloglarımda da sizinkine benzer övgüler almıştım. Gılgameş'i bir başka yönüyle ele almaya çalışacağım bu günlerde. Saygılar, selamlar. Sağlıcakla.  20.03.2012 17:41
 

Bütün içtenliğimle kutluyorum seni bu eşsiz -belgesel tadındaki- yazın için. Arkeoloji, mitoloji ne kadar derin, derya gibi, değil mi? Sen yazdıkça kendimden utandım, bilmediğim ne kadar çok şey var diye. Ama sayende Gılgamış destanını yeniden okudum. Bence sen hep yaz Taner. Bir tane bile rastgele yazılmış yazın yok senin, hepsi uzun araştırmalar, emekler sonucu yazılmış, bilgiye susamış insanlar için birer hazine değerinde. Teşekkür ediyorum sana tekrar. Sevgi, saygı ve dostlukla...

Tülin Aksoy 
 15.03.2012 15:03
Cevap :
Gılgameş destanı hem insan ve yaşam hakkında ilk çağdaki inanışları anlatan bilgi kaynağı, hem de çok güzel bir şiir. Onu da yazabilirim. Ama asıl yazmak istediğim şey, "Yaradılış Mitosları" Bugün; kurban gibi inançlar ile "anne" kelimesinin kökeninin tarih öncesi tanrıların adlarından gelmesi gibi pek çok çok dini akidenin 4 dinin kitaplarından bile çok önce, günümüzden 6000 yıl öncesine dayanıyor olması çok ilginçtir. Tabii bu konu beraberinde pek çok tartışma da getirecektir. Ama en azından tarih bilincimizdeki çarpıklığı bir miktar tamir edecektir. Değerli övgülerin için çok teşekkür ediyorum. Bana hep yazma şevki veriyorsun. Hem de pek çok eski arkadaşımın (nedense?) sayfama uğramadığı ya da iki satır yorum yazmadığı bir zamanda! İyi ki varsın vefalı arkadaşım. Sevgiyle ve sağlıcakla kal. Dosto selamlarımla.  15.03.2012 19:14
 

Değerli arkadaşım, Müthiş bir belgeseli seyrederken aldığım hazla okudum yazını. Aslında bu ikinci okuyuşum. Yayına çıktığı anda okumuş, içeriğinde pek çok özel isim olduğu için, daha geniş zaman ayırarak bir kez daha okumam gerektiğine karar vermiştim. Bir zamanlar Ağrı Dağı'nda Nuh'un gemisini aramayan yabancı kalmamıştı, hatırlarsın. O yıllarda bir Türk jeolog Ağrı Dağı'nda değil de Cudi Dağı'nda aramanın daha doğru olacağını, Cudi'nin jeolojik yapısının da bu efsaneye ve Kur'an'daki işaretlenen adrese uygun olduğunu falan açıklamıştı. Şimdi senin yazını okuyunca gözümün önünde öyle farklı şeyler canlandı ki. Gerçekten binlerce yıl önce neler oldu, hiç bilmiyoruz. Yazı insanlık tarihindeki yerini aldığı zaman pek çok gerçeği de yarınlara aktarmaya başlamış. O tabletler olmasaydı, içerikleri çözülmeseydi, diğer buluntularla eşleştirilmeseydi vs vs diye sürüp giderdi gerçek / efsane söylemleri. Senin yazının ardından Gılgamış destanının da özetini okudum internetten:)

Tülin Aksoy 
 15.03.2012 14:57
Cevap :
Sevgili Tülin, bu övgülerin için çok teşekkür ederim arkadaşım. Bilirsin, ben tarihten nefret ederdim. 30 lu yaşlarımda Server Tanilli'nin İnsanlık Tarihine Giriş adlı kitabını okuduğumda, suçun tarihte değil, bize okullarda okutulan resmi tarihin anlamsızlığında olduğunu anladım. Sonra gerçek tarihi araştırıp okudum. Düşün ki, kaç kişi "Sami dilleri tarihi" diye bir kitabı alıp hatmeder? Aslında daha kapsamlı yazabilirdim. Ama insanlar uzun yazılardan sıkılıyor diye epey bilgiyi atladım. İlginç olan 4000 yıl önce yazılanların sonraki yıllarda din kitaplarına girmiş olması. Eğer çiviyazısı çözülmemiş olsaydı insanın geçmişine dair hemen hiçbir şey bilmeyecek, din kitaplarını tek doğru kaynak diyecektik.Bi tarihte Cizre yakınlarında Nuh'a ait olduğu söylenen bir mezar görmüştüm. Nedense bunca zaman arkeologlar hiç ilgi göstermedi o mezara. Elin adamı yüzlerce yıl önce İngiltere'den kalkıp çöllerde uygarlığın izini arıyor, bizde hala oralarda kazı yapmak yasak. (sürecek)  15.03.2012 19:00
 

Sen işi çözmüşsüün;)Ben bu yazıdan sonra Sümerlere yazıyı öğreten Zağros'luları MB'de görmek istiyorum.Kaynağı bildiğine inanıyorum:) Ne hikmetse?Sevgiler sayın yazarım.Kalemin daim olsun...

GÜNEŞİNSULARI 
 10.03.2012 10:28
Cevap :
Merhaba Güneş arkadaşım, seni gördüğüme sevindim. Haklısın, Sümer konusu çok ilginç. Dilleri tam anlamıyla çözülmüş değil. Ama ne hikmetse, tamamı çözülmeyen bu dilin Sümeroloji diye bi Filolojisi bile kurulmuş, Akad, Sami ve Babil dilleri çözülünce, Sümerlerle ortak bazı söylencelerden gidilerek bazı çözümler yapılmış. Bizimkiler de, Sümer dili, Hind-Avrupa dil ailesine girmiyor diye adamları bi güzel Türk yapmışlar. Gerçi gözüm yok, yok da tarihin atmasyon olanını değil, gerçek olanını seviyorum ben. Bu konuya bir sonraki yazımda değineceğim. Beğendiğine sevindim. Sağlıcakla kal. Küçüğün gözlerinden öpüyorum, sevgi ve selamlarımla.   10.03.2012 17:18
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 47
Toplam yorum
: 535
Toplam mesaj
: 47
Ort. okunma sayısı
: 2684
Kayıt tarihi
: 12.12.07
 
 

Elazığ'ın, şimdiki adı Alacakaya olan, ama eskiden küçük bir madenci kasabasında; Güleman'da doğd..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster