Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Eylül '12

 
Kategori
Eğitim
Okunma Sayısı
126
 

Nuri Orhan'ı kaybettik 2

2-KARAYAZI ALNIMIZIN KARAYAZIMIYDI?

Yüksekliği 3000 metreyi geçen Çakmak Dağının Güneyindeki Karayazı çok ilginç bir yerdi. İlçe’nin nüfusu devlet memurları dahil 825 kişiydi. İlçeye tayin olan kaymakamlar, daha gelip göreve başlamadan başka bir yere tayinlerini yaptırdığından, ilköğretim müdürü sürekli kaymakam vekiliydi. Hakim, savcı ve doktor gibi memurlar sürgün olup, normal memur pozisyonunda bir hemşire, iki sağlık memuru ve 70 öğretmen vardı.

Öteki memur ve müdürlüklerin çoğu ilkokul mezunu yerli halktan kişilerdi. Örneğin Nüfus Müdürü ilkokul üçüncü sınıf mezunu doğru dürüst okuma yazması olmayan birisiydi. Bu yüzden 1965 Genel Nüfus sayımında Kaymakam Nuri ile beni Erzurum’daki  kursa gönderdi. Biz de ilçede Nüfus sayımında görev alacaklara öğrendiklerimizi aktarmıştık.

Karayazı 1964

Karayazı’da resmi kurum olarak hükümet binası, ilkokul, karakol ve Ziraat bankası şubesinden başka bir de PTT vardı. PTT çok önemliydi, ama posta haftada bir gün kızakla geliyordu. Ticarethane olarak bir terzi, bir berber, bir fırın, üç bakkal ve üç tane de kahve vardı.

En önemli mekanlar kahvehanelerdi. Kahvede toplanır, oturup sohbet eder çay içer oyun oynarsınız. Yemek vakti gelince de fırından bir ekmek alır, bakkaldan yüz gram peynir yüz gram zeytin veya konserve bir yiyecek alıp yine kahve de çayla yersiniz. Öğle saatlerinde kahve, lokanta işlevi görür. Akşam olur yatacaksınız. Kahvenin dağılmasını beklersiniz. Dağılınca sandalyeler birleştirilerek bir şilte atılır. Yün yorganlar verilir. Kahve otele dönüşmüştür.

Bu kahvelerden Laz kahvecinin kahvesine köylüler, Kürt kahvecininkine devlet memuru ve öğretmenler gidiyordu. Üçüncü kahvenin müşterileri ise jandarmalardı. Jandarma burada bizden (öğretmenden) çok daha önemli bir konumdaydı. İyi havalarda eşkıya takibine çıkar ama eşkıyayı bulamadan dönerlerdi.

Eşkıyanın kendilerine göre çok üstün bir savaş gücüne sahip olduğunu bilen komutan, onlarla karşılaşmaktan çekinir, anlaşmalı takipler düzenlerdi. Eşkıya Çakmak Dağının doğusuna gittiyse komutan onu, dağın batısında arardı.  Eşkıya da devletle sorun çıkarmaktan çekinir, onlara bulaşmazdı. Ama jandarma önüne gelen her köylüden kaçak silah taşıdığı için 10 lira alırdı. Bu yüzden jandarmaların maddi olanakları bizden çok daha iyiydi.

İlçe müftüsü ve Bakkallardan ikisiyle, kahvelerden birisini işletenler Laz’dı. Bunlar dini konuları işler ve işlerini yaparken halkın dini duygularına hitap ederlerdi. Halkı bu şekilde kazıklar sömürürdü. Kürt bakkalın ise böyle ince bir politikası olmayıp, o halkı açıkça kazıklar, sömürürdü. Sömürürdü diyorum, çünkü bunların sattıkları malların hiç birisinin fiyatı, Erzurum’daki fiyatının beş katından aşağı olmazdı. Örneğin en önemli tüketim maddesi olan gazyağının tenekesi (20 litresi) Erzurum’da dört buçuk lira iken Karayazı’da 50 liraydı.

Nuri aybaşında iki saatlik yürüyüşle benim köyüme gelir, ertesi gün iki saat birlikte yürüyerek Karayazı’ya gider, birkaç gün Karayazı’nın bu kendine özgü yaşamına katılırdık. Bazen fırtına çıkar, Karayazı’da bir hafta on gün mahsur kalır, sayısı beş kuruştan poker oynayarak, kasabadaki yaşamı gözlerdik. Arada bir jandarmaların gittiği kahveye gider, onlarla eşkıya sohbetleri yapardık. Çünkü bölgenin yönetimini elinde tutan eşkıya Selahattin Çeçen Nuri’nin çalıştığı Abaza (Anıtlı) köyündendi. Jandarmanın “Eşkiyayı bir bulsam” diye atıp tutmasına Nuri katıla katıla güler, “Buluşmayı çok istiyorsanız, gelin ben sizi buluşturayım” derdi.

Köyde bir başına 8-10 metrekarelik bir odada günlerce hapis kaldığımızdan, Karayazı’nın bu çizmiş olduğum ilkel tablosu bile, bize çok büyük bir mutluluk verirdi. Ama ne var ki yataklar çok bitliydi. Fırtınada eline bir suibriği alıp, tuvalet yapacak yer aramak da çok zor oluyordu. Ama aynı durum köyde de söz konusu olduğundan bu durum da bizi fazla rahatsız etmezdi.

Bazen bu yolculuk tersine döner, ben Nuri’nin köyüne giderim ve ertesi gün, karın üzerinde 7-8 saatlik bir yürüyüşten sonra Erzurum Ağrı yoluna ineriz. Burada araba Erzurum tarafından gelirse Ağrı’ya, Ağrı tarafından gelirse Horasan’a gider bir iki gece orada kalarak bir sinemaya gideriz, bir hamama gider yıkanır geri dönerdik.

Karayazı’da benim okulun önü. Nuri sağda ayakta

Çünkü evde yıkanma olanağı özellikle benim için olanaksızdı. Yakıt olarak kullandığım tezek oldukça sınırlıydı. Günde üç kez soba yakıyorum. Tezek 15-20 dakikada geçiyor, ısısı da 45-50 dakika ancak sürüyordu. Çoğu zaman yorganı bürünerek oturuyordum. Ama Karayazı’da ortalama ısı en iyi koşullarda eksi on ile yirmi arasında değişiyordu. Bu yüzden sobada su ısıtıp yıkanmak bir yana, başını yıkamak bile olanaksızdı.

Gazocağını da kullanamıyordum. Nedeni ise, ilk üç ayda gazyağı tenekesi yarı olmuştu. Bu yüzden gazocağını devre dışı bırakarak mecbur kalmadıkça gazyağını, gaz lambası dışında kullanmamaya karar vermiştim. İlçedeki gazyağı stokları da bitmiş olup, yeniden gazyağı gelebilmesi için karların kalkmasını, yani yazı beklemek gerekiyordu. Kaldı ki ilçede gazyağı olsa bile şu anda buna yüz lira vermek de, ilçeden omzunda getirmek de olanaksızdı.

Nuri ile Karayazı’da yaşadığımız yaşam koşulları öylesine zor ve öylesine umutsuz bir olanaksızı olura çevirme çabasıydı ki, normal koşullarda kimse bu duruma dayanamaz. Nitekim arkadaşlarımızın çoğu köy muhtarlarıyla anlaşarak memleketlerine gittiği halde biz bölgede sadece ikimiz kalmıştık. Çünkü öylesine idealist yetiştirilmiştik ki Gönen’de, sanki Türkiye bizim omuzlarımızın üstünde duruyor ve sanki biz de gidersek çatı çökecek ve ülke karanlıklar içinde kalacaktı.

Bu yüzden muhtarın teklifini geri çevirmiştim. Onlar da beni korkutup kaçırmak için her gece evimi kurşunluyorlardı. Nihayet Nuri’nin de araya girmesiyle eşkıya Selahattin Çeçen bana sahip çıkınca bu kez köylü de sahiplenmek zorunda kaldı.

Oysa okulu kapatıp memleketimize gitsek paramız artacak, birikecekti. Ama Karayazı’da, bırakın yeme içmeyi, giyinmeyi, maaşımız tezek parasına bile yetmiyordu. Gerçekten açlık ve sefalet içindeydik. Aylarca sıcak yemek yemeden, yıkanmadan, yedi mumluk lambanın yarı karanlık aydınlığında Varlık Yayınevinin çok küçük puntalı kitaplarını okuyorduk.  Aslında okulu beklemenin ötesinde pek bir şey de yapamıyorduk. Çünkü iklim koşulları normal bir eğitim olanağı vermiyordu. Çocukların okula gelebildiği fırtınasız günlerde, sobanın ısısı devam ettiği sürece, günde bir saat bile olsa çocuklara bir şeyler vermeye çalışıyorduk.

DOĞURGAN YALNIZLIK DÖNGÜSÜ

Doğurgan bir yalnızlık döngüsü gibi

Karayazı’da günler, haftalar, aylar

İçinizde düşman bir ikizinizdir sanki

Basar gün ortası kâbus gibi rüyalar;

Gölgeniz, imgeniz gibi saldırır, kovalar.

Bir güvercin sürüsü geçer gibi kuşluk vakti

Belki bir düğün alayının uzaktan gelen sesi

Ya da sürüler suya inip, geri döner sanki.

Hafta içi her gün sınıflar öğrencilerle dolar

Çocuklar bir saat kadar görünür kaybolurlar.

Onlar ki, uzaklaşan bir turna sürüsü gibi

Yalnızlığın teneffüsünde, geçici kalabalıklar.              

Sonra yine yalnızlığıma kol-kanat olur

Besin olur, barınak olur, geceler ve karlar…

Ve karlar, yalnızlığıma beni, yine sımsıkı bağlar.

23.Nisan.1965 Karayazı

Şimdi değerli kardeşimin vefatı nedeniyle hatırladığım bu manzara karşısında, “Gerçekten biz bunları yaşadık mı?” diye, şaşırıp kalıyorum. Yaşadıklarımız son elli yıllık bir Türkiye özeti gibi.  Hani bizim yaşadığımız 8-10 metrekarelik hapisane hücresinden daha dar odaları savunmuyorum, ama lükse kaçan çalışma koşullarının da aynı oranda hizmete dönüşmediğini, hatta insanları rehavet ve tatminsizliğe ittiğini düşünüyorum.

Yani devletin lüks arabalarına binip, lüks lojmanlarında oturup, hiçbir şey yapmadan yakınıp duran, hatta çoğu devlete zarar veren insanları gördükçe sinir oluyorum. Çalışanlara lüks olanaklar sağlanmasının, çalışmanın verimini artırmayacağını, daha lüks olanaklar arayışına iteceğini ve hizmetin kaynayıp gideceğini düşünüyorum.

Ve diyorum ki “Nerelerden nerelere geldik?”

nazmioner@mynet.com

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 81
Toplam yorum
: 22
Toplam mesaj
: 19
Ort. okunma sayısı
: 665
Kayıt tarihi
: 21.11.08
 
 

Nazmi Öner 1946 yılında Burdur’un Bucak İlçesine bağlı Seydiköy’de doğdu. Seydiköy İlkokulu v..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster