Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

29 Kasım '11

 
Kategori
Söyleşi
Okunma Sayısı
588
 

Nursel Aras'la eski bir söyleşi

Nursel Aras'la eski bir söyleşi
 

çılgın trajedi


Nursel Aras'la ilk romanı “AZİZE” üzerine “AZİZ” bir söyleşi 

-Sevgili Nursel Aras, bir ilk romanla okur karşısına geldin. Başarı diliyorum. Öncelikle bir roman yazarı olmak algısıyla ilgili neler söylemek istersin?

 Nursel Aras: Öncellikle başarı dileğiniz ve söyleşi için verdiğiniz emeğe çok teşekkür ediyorum. Ben “roman yazarı” olarak değil de yazan kişi /daha doğrusu yazabilme çabasını elden bırakmayan biri  olarak anmak istiyorum kendimi. Çünkü; yazın türleri arasındaki farkı çok da önemsediğimi söyleyemem. Edebiyat çok etkileyici ve dönüştürücü bir sanat dalıdır.  Toplumsal sorumluluk taşıyorsanız, evrensel dertleriniz varsa ve siz bunları çığlık çığlığa bağırmak istiyorsanız ne fark eder ki… İster şiir yazın, ister öykü, isterse roman…Okuyucunun yüzünde zaman zaman tebessüm yaratabilmek, arada yüreğine korku salmak, umutsuzluğunu umuda dönüştürebilmek, çoğu kez de acıtan sorular sordurabilmek değil midir önemli olan…Bu anlamda yalnızca yazıyor olmak algısını daha çok benimsediğimi söylemek istiyorum.

-Daha önce  bir öykü kitabın yayımlanmıştı: “KARA ÜZÜM SALKIMI HÜZÜNLER” Öykü yazmakla roman yazmak arasında; içtepiler,  sosyo-kültürel gereksinmeler ve  estetik ölçütler bağlamında ne gibi  farklar var?

Nursel Aras: Edebimetinlerin yaratılması bağlamında, öykü de roman da çok ciddi emek istiyor ve yine ciddi anlamda okumayı gerektiriyor.  Öykü; hayatımızın parçalanmış anlarından oluşur, örtüktür, yoğundur. Az sözle çok anlam iletebilmek gibi bir işlevi olduğundan şiire daha yakındır. Bu nedenle her bir öykü, yazarını ayrı ayrı yorar, acıtır…Roman ise; yaygınlık, genişlik, derinlik bakımından insan, imge, mekân, yaşamsal olaylar ve sağlam kurgularla oluşturulan an’lar/hikayeler toplamıdır. Çok katmanlığı, çok yönlülüğü, metinler arası dengesi bakımından çok farklı ilişkiler barındıran bir dünya kurmayı gerektiriyor.  Ancak içtepiler,  sosyo-kültürel gereksinmeler ve  estetik ölçütler bağlamında her ikisi arasında pek bir fark olmadığını düşünüyorum. Mesela ben romanımı öyküler halinde yazıp bütünledim. Kaygılarım yine hep aynıydı

-Gelelim AZİZE adlı yayımlanmış romanına. Romanını tek bir sözcükle ve bir bayan adıyla adlandırmış olmanın altyapısında neler var? Azize’nin ülkemiz, dünya ve kadınlar dünyasındaki simgesel yeri nedir?

Nursel Aras: Önce, Azize’nin sözlük anlamına bakalım isterseniz. Birincisi; ermiş kadın, iyilik ve günahsızlıkla Tanrı’ya yaklaşmış kadın, ikincisi ise; kadınlar için kullanılan sevgi- saygı bildiren bir seslenmedir. Azize romanı, “baba” imgesinin toplumsal rolünden yola çıkarak aile içi yönelişleri sorgularken, ülkemizde yaşanan altmış ihtilali ile seksen ihtilalini de kapsayan bir sürecin, bir toplumsal koşullanmanın ve toplumsal değişimin romanı olarak çıkıyor karşımıza. Hem bu süreçte; hem de genel olarak ataerkil toplumda kıstırılmış, bastırılmış, daha başından kabullenmiş, kaderci ama her şeye rağmen dişiyle tırnağıyla yaşama tutunmaya çabalayan dirençli kadınların öykülerine tanık oluyoruz. Bu nedenledir ki, ülkemiz, dünya ve kadınlar dünyasına sevgi- saygı bağlamında AZİZE diye seslenmek istedim

-Azize’nin iki temel izleğinden  biri “baba”lık kurumu. Romanda, “baba” olgusu bir yandan yüceltilirken, diğer yandan da yerle bir ediliyor. Üstelik baba madalyonunun  her iki yüzü de insanın tüylerini diken diken edecek kadar trajik. Erkek egemen toplumun bir kadını olarak egemen ideolojiden ve onun uygulayıcısı olan erkekten her iki durumda da intikam almak gibi bir hesaplaşma mı bu?

Nursel Aras: İntikam sözcüğünü sevmedim. İntikam almak gibi bir duygu da toplumcu gerçekçi biri olarak sosyalist kimliğimin çok uzağında  duruyor. Erkek egemen ideoloji ile elbette bir derdim var, ancak bu ideolojiyi yıkabilmek için kadın-erkek birlikte insanlaşmanın savaşını vermek zorundayız.. Birbirimizi dışlamadan, yok saymadan…En azından ben böyle düşünüyorum. Yoksa muhteşem bir babayla büyüyen ben, kendi babamı, canım gibi sevdiğim oğlumu, erkek kardeşlerimi, arkadaşlarımı, dostlarımı nereye koyabilirim ki… Asıl anlatmak istediğim şu: Mesleki yaşamım boyunca (36 okul yılı), parçalanmış aile çocuklarının ya da babaları varken babasız gibi yaşayan, baba sevgisi görmemiş, sürekli şiddete maruz kalan küçücük çocukların gözlerindeki büyük acıları gördüm. O acılar benim de acılarımdı.  Hiç unutmuyorum. Bir okul şenliğinde babalar ve oğulların yarıştığı oyuna gelmişti sıra. Yedi yaşındaki öğrencim Sercan oyuna katılabilmek için annesinin eteklerine yapışmış, “Anne! baba istiyorum ben, baba istiyorum!” diye bağırarak ağlıyordu. Anne çaresiz. Bakışları uzaklarda…Gözleri yaş dolu. Kenarda duran bir babaya koştum ve Sercan için  babalığını ödünç aldım. Böyle çocuklar ezik büyüyor. Kişilikleri gelişmiyor, geleceklerini de sağlam temeller üzerine kuramıyorlar. Asıl trajik olan da bunlardır işte. Kısası; intikam değil meselem, belki de babalara aslî görevlerini anımsatmak, yeni baba olmuş ya da baba olacakların bundan  bir ders çıkarmalarına aracı olmak…

-Azize’nin diğer temel izleği de “kadın”lık kurumu. Romanda “kadın” ve “anne” olgusu bir önceki sorumda belirttiğim kanımı pekiştirir niteliktedir. Yani sürekli olarak kadınsı bir alt-üst oluş ve yine trajik boyutlara ulaşan bir savaşım söz konusu. Burada madalyonun bir yüzünde “kadın”, diğer yüzünde de “anne” var ve yaşadıkları yine tüyler ürpertici boyutta trajik. Yok mu bütün bunların bir ortalaması? Ya da neden, nasıl?...

Nursel Aras: Türkiye’yi düz bir çizgi, kadını da onun paralelinde bir üst çizgi olarak düşünürsek eğer, kadınlarımız gerçekten uçlarda yaşıyor. Doğu’daki kadın evlat değil, çünkü hâlâ parayla satılıyor. Eş değil, çünkü tek değil, kumalık sistemi işliyor. Bu nedenle anne değil, çünkü çocuklarını üstüne alamıyor. Namusundan başkaları sorumlu. Bu da töre cinayetlerini mubah kılıyor. Batıdaki kadın kimliğini kazanma çabasında ama erkeksi tavırlar ve erkeksi düşünceler maskesi takarak var olmaya çalışıyor. Ortası  yok mu diye soruyorsunuz ya ortası da silgiyle silinmiş gibi. Ancak elinizle dokunursanız orada kadın olduğunu anlayabilirsiniz. Bu coğrafya da henüz kadının kimliği yok. Kadınlar mutsuz. Siz söyleyin şimdi, gerçekten ortası var mı?

-Haklısınız, yok gibi… Konu sanat olunca, yinelemekten zevk aldığım bir alıntı şudur: Sanatın Öyküsü’nün yazarı Gombrich, Albert Dürer’in “Anne Portresi” adlı tablosu için; “olağanüstü içtenliğiyle görkemli bir yapıt,” diyor. Bugünlerde sanatın en temel sorunudur içtenlikten yoksunluk. Azize’nin temel özelliği de bana göre; toplumsal temele ve insan unsurunun üzerine oturmuş olması ve bu yapının son derece içtenlikli bir anlatımla ete kemiğe büründürülmüş olmasıdır.  O kadar ki, romanda, soyut kurguya gereksinme duyulmadan, (hatta yazar olarak kafndaki) yaşamsal kurguların tümüne romanda yer veremediğin halde akıp giden insanlık, erkeklik, kadınlık halleri okura “oh be, benden bir roman, benim için sanat!” dedirtecek, hatta içinin en ince tellerini sızlatacak denli de içtenlikli… Bu bağlamda kendi roman anlayışını kısaca değerlendirir misin?

Nursel Aras: İşte şimdi içtenlikli sözcüğünü çok sevdim.Teşekkür ediyorum.  Romanın içtenlikli olması öncelikle benim kendi içtenliğimle ilgili olsa gerek, diye düşünüyorum. Öte yanda da  esin kaynaklarımı kendi yaşamımda ve yakın çevremdeki insanlarda aramış olmamadan kaynaklandığını sanıyorum. Çünkü o zaman yazdıklarımla yaşam arasında sık dokunuşlu bağlar kurmam kolaylaşıyor. Sürüp gelen umutsuzluktan, sürüp gidecek umuda doğru açılan kapılar çoğalıyor, ki bu da beni mutlu ediyor diyebilirim.

-Azize’nin alt katmanlarında  ikili yapılar var. Süleyman ve Kemal; Azize ve Perihan, Şermin ve Yüksel, Rasim Bey ve Hamdi Ağa, Cumhuriyet ve köylülülük felsefesi… Bazı yapılar çelişki, bazı yapılar da uyum üzerine kurulu. Bu yapıların yazarındaki anlamı nedir, işlevi ne olmalı?

Nursel Aras: Çalışmamın özü çelişkiler ve onların ürettiği bütünlüklerdir. Tıpkı yaşamda olduğu gibi, burada da olumlu-olumsuz karakterler, yaşamsal gerçekler, olumlu-olumsuz sonuçlar üretmektedir. Kimi insanlar erdemsel değerleri üretirken, kimileri de bunları hoyratça tüketir. Böyle içsel bir devinim toplum ve birey yapısında hep vardır. Örneğin; Kemal ile Süleyman birlikteliği sürekli olarak çıkarlar ilişkisine dayanırken, Azize ile Yüksel’in ilişkisi hep iyilik, güzellik, dostluk, paylaşım temeline dayanmıştır. Köylülüğün temel felsefesi tutuculuksa, cumhuriyetin temel felsefesi ilericiliktir ve bu iki değer sürekli olarak birbiriyle çelişir. Ne ki, tümüyle bu zıt yapılar, sonuçta birliğe, bütüne ulaşmamızın da yolunu açar.

-Azize; kent, tarih, geleneksel ve çağdaş kültürel değerler, siyasal olaylar ve yapılar, coğrafi özellikler bağlamlarında da eytişimsel ve organik çabaların romanı. Bütünsel… Estetik kalmak çabasıyla, toplumcu işlev vermek çabası arasında dengeler kurmaya çalışan… Bütün bunlar hangi üstbilincin, ya da sanat altbilincinin ürünü

Nursel Aras: Romanımın izleklerini destekleyen, besleyen iç ve dış, bireysel ve toplumsal koşulların nabzını iyi tutabilmek adına gösterdiğim çabamın romandaki organik yapıyı oluşturduğunu düşünüyorum. Ne ki, romanın bir sanat dalı olduğu gerçeği, onun estetik kurallara göre üretilmesini zorunlu kılar. Öte yandan sanatın insan ve toplum dinamiği içinde bir biçimde etkileyici olduğunu da kabullenmemiz gerekiyor. Sonuç olarak; sanat altbilincimde estetik, toplumsal bir varlık olmamın üstbilincinde de etik değerlerin olduğunu düşünüyorum ve bunlara sahip çıkmak istiyorum.  

-Azize, aynı zamanda olağanüstü çarpıcı ve hatta abartılı sayılabilecek olguların da romanı. Örneğin; Kemal’in aldatılma kuşkusuyla Azize’nin rahmine girerek sperm kontrolü yapmaya çalışması; kent yöneticilerinin köye, köy usullerine göre kız istemeye gitmesi; Ayten’in doğum trajedisi ve  bebeğinin, teyzesi yani öz babaannesi tarafından gazyağıyla öldürülmesi; Kemal’in vahşi gerdek gecesi... gibi… Bütün bunların maddi temelleri olmakla okuyucu üzerinde haklı ve kalıcı etkiler yapacak diye düşünüyorum. Bu konuda sen neler söylemek istersin?

Nursel Aras: Öyleyse onu da okuyucuya bırakalım ve olası geri bildirimleri bekleyelim

-Yeni çalışmalar var mı? Onlardan da söz eder misin?

Nursel Aras: Evet var. Öğretmenliğin bana verdiği disiplin ile romana daha yakın ve daha yatkın olduğumu anladım. Dolayısıyla bundan sonra ki çalışmamın da roman olacağını söyleyebilirim ancak  konusu şimdilik sürpriz…  

-Teşekkürler.

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 69
Toplam yorum
: 17
Toplam mesaj
: 5
Ort. okunma sayısı
: 560
Kayıt tarihi
: 11.03.10
 
 

1954 yılında Kars’ın Arpaçay ilçesine bağlı Bardaklı köyünde doğdu. Türkiye’nin çeşitli yörel..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster