Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Kasım '18

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
2694
 

Nutuk, Özet (I), Mustafa Kemal Atatürk’ün 15-21 Ekim 1927, TBMM CHP Kongresi Konuşması

Nutuk, Özet (I),  Mustafa Kemal Atatürk’ün 15-21 Ekim 1927, TBMM CHP Kongresi Konuşması
 

Ülke kurucuları saygıya layıktır.


Nutuk, dinleyiciye bir konudaki düşünce ve duyguları açıklamak için yapılan coşkulu konuşmadır.  

Bir eserde anlatılanları, neyin, niçin, nasıl, ne zaman, kimin tarafından yapıldığını anlamak yönünden orijinalinden okumanın üstünlüğü tartışılmaz.  Ancak 2018 yılına göre 91 yıl önce, 1927 yılında yazılan eserin orijinalini (1927 Osmanlıca harflerle ve takiben 1934 Türkçe baskıları) okuyunca uzmanlar dışındaki okuyucuların yüzde yüz (%100) anlayamayacağı açıktır.  Bu yazının amacı, yaklaşık altı yüz (600) sayfa olan “Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Gençler İçin Fotoğraflarla Nutuk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2010 yılı” eserini kaynak alarak, nutkun içeriğini kısmen de olsa aktarmaktır. Günümüz insanı çoklu medya, seçenek çokluğu, zaman kıtlığı ve iş yapma baskısı altındadır. Onlara eserin bütünlüğünü, onda bir uzunlukta 40-50 sayfalık bir belge ile aktarmanın zorluğu açık ve başarı yüzdesi de düşüktür. Ancak “Her eserin günümüzde kısaltılmışı ve ana fikirlerini yansıtan belgesi olmalı” düşüncesindeyim ve ileride daha güzel özetlerin yapılacağı muhakkaktır.

Nutuk, Kurtuluş savaşı ve Türkiye’nin lideri Atatürk’ün tarihe not düşmesi, tarihi yapan ve yazan olarak dönemin incelenmesine görüşleriyle kolaylık sağlamasıdır. Bazı tarihçiler objektif değerlendirme için tarih yapan ve yazanın farklı kişiler olması gerektiğini söylüyorlar. Bu eserle onların şansı kaybolmuş değil. Onlar olayları, yazılanı inceleyebilir, eleştirebilirler. Nutuk, geçmişi öğrenerek gelecekte olabilecek tehlikeleri önceden sezebilmemizi,  bağımsızlık ve ulusal egemenliğin bir ölüm kalım meselesi olduğunu, yüksek bir insan toplumu olabilmenin yol ve yöntemlerini, Türkiye’nin 1919-1927 dönemi ve öncesini gözler önüne sermektedir. Nutuk, “Tarihi yaşadığımız gibi yazdık, fakat geleceği Cumhuriyet’e inananlarla, onu koruyanlara ve yaşatacaklara emanet etmek lazımdır” diyen Atamızın gençlerimizi ve insanlarımızı aydınlatmak amacını gütmektedir.

Osmanlı Devleti 30 Ekim 1918’de imzaladığı Mondros Mütarekesiyle yenilmiş, boğazların hâkimiyetini, yeraltı kaynaklarının kullanım haklarını, donanma ile ordu üzerindeki emir haklarını İtilaf Devletleri'ne devretmişti. İtilaf Devletleri istedikleri yeri işgal hakkına sahipti.İşgallerin başlaması üzerine tüm Osmanlı topraklarında olduğu gibi Samsun'da da işgalciler ile Türk halkı arasında silahlı çatışmalar oluyordu. İtilaf Devletleri Arthur Calthorpe'ın (1864-1937) imzasıyla Osmanlı Hükümeti'ne bir nota vermiş ve bölgedeki karışıklıkların giderilmesini istemiş, aksi halde Mondros Ateşkes Anlaşması'nın 7. maddesinin gerekçe gösterilerek bölgenin işgal edileceğini beyan etmiştir. Dönemin Harbiye Nazırı Abuk Ahmet Paşa ile Sadrazam Damat Ferit Paşa karışıklıkların giderilmesi görevi için Mustafa Kemal Paşa’yı uygun görmüş ve Paşa görevi kabul etmiştir. Görev bölgede düzenin kurulması ve olayların sebebinin araştırılması, sözü edilen direnişin dağıtılmasıdır. Ferman aslında geniş yetkiler içermekte ve Mustafa Kemal’i Anadolu’nun tüm Doğu’suna yetkili kılmaktadır. Sözü Mustafa Kemal’e, Nutuk’a bırakalım.

 “Samsun’a çıktığım gün genel durum ve görünüm: 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktım. Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu grup, Dünya savaşında yenilmiş, ordu zedelenmiş,  ağır şartları olan bir ateşkes anlaşması imzalanmıştı. Ulus yorgun ve fakirdi. Ülkeyi savaşa sokanlar, can derdine düşerek dışarıya kaçmışlar, Osmanlı padişahı Vahdettin sadece kendini ve tahtını koruyacak önlemleri düşünmekte, buyruğundaki Hükümet beceriksiz, kendini İngiltere ve yabancıların merhametine bırakmış durumdadır. Savaşı kazanan İtilaf devletleri, ateşkes şartlarına uymaksızın, muhtelif bahanelerle İstanbul, Adana, Urfa, Maraş, Antep, Antalya, Konya, Merzifon ve Samsunu işgal etmekte, 15 Mayıs 1919’da Yunanlılar İngiliz desteği ve İtilaf Devletleri’nin onayıyla İzmir’e asker çıkarmıştır. Her tarafta yabancı subay, görevli ve özel ajanlar çalışmaktadır. Ülkedeki Hıristiyanlar kendi devletlerini kurmak için örgütlerini kurmuş ve Osmanlı’nın çökmesi için çalışmaktadır. Rumlar İstanbul, İzmir, Karadeniz kıyı bölgelerinde, Trabzon ve Samsun’da, Yunanistan’a bağlı Rum, Pontus Hükümeti kurmak istemekte, İstanbul Rum Patrikhanesinde kurulan Mavri Mira Heyeti illerde çeteler kurarak, miting ve propagandalar yaptırmakta, gençleri yönetmektedir. Ermeniler Doğu illerinin Ermenistan’a katılmasını sağlamak istemektedir. Kürtler Diyarbakır, Elazığ ve Bitlis’te yabancı himayesinde olacak bir Kürt devleti için çalışmaktadır.

Durumun dehşet ve korkunçluğu karşısında, her yerde, her bölgede bu duruma karşı kurtuluş çareleri düşünülmeye başlanmış ve girişimlerle Ulusal kuruluşlar oluşturulmuştu. Bunlardan Trakya Paşaeli Cemiyeti İngiltere’nin veya İngiltere olmazsa Fransa’nın himayesinde bir İslam ve Türk topluluğu kurmak istiyordu. Doğudaki Vilayatı Şarkiye Müdafaai Hukukı Milliye Cemiyeti, göç etmemek, örgütlenmek, Müslüman halkın Ermenileri topluca öldüren barbarlar olduğu iddiasını yalanlamak, eskiden olduğu gibi yerli halk ve azınlıklar arasında iyi ilişkileri kurmak ve Doğu illerinin Ermeniler çoğunluk gösterilerek Ermenistan’a verilmesini önlemek istiyordu. 

İstanbul’da kurulan İngiliz Muhipler (Sevenler) Cemiyeti üyeleri, görüntüde İngiliz korumasına girmek, gizli çalışmalarıyla da kişisel çıkarlarını korumak, ülke içinde isyan ve ihtilal çıkarmak, ulusal bilinci felce uğratmak ve yabancı müdahalesini kolaylaştırmak çabasındaydı. Cemiyet katılanlar arasında padişah Vahdettin, Damat Ferit Paşa, eski bakanlardan Ali Kemal, Adil beyler ve Sait Molla, İngiliz ajanı, müsteşar, bulunuyordu. İstanbul’da ayrıca kadınlı erkekli bir kısım ileri gelenler de Amerikan mandası istemekteydi. Ülke içinde ve İstanbul’da ulusal varlık düşmanları tam bir kalkışmaya girişmişti.

Ordumuzun durumu:  Mondros ateşkes anlaşması ilan edilir edilmez Ordumuzun erleri terhis edilmiş, Birliklerin büyük kısmının silahları ve cephanesi alınmış ve kalanları da toplanmaktadır. Ordu savaşamaz, silah ve cephanesi alınmış bir takım kadrolar haline getirilmişti. Komutanlar ve subaylar savaş yorgunu, vatanın parçalanmakta olduğunu görmekte, içleri kan ağlamakta, zihinleri bir çözüm, kurtuluş yolu aramaktadır.

Dokuzuncu (9.) Ordu Müfettişi olarak Karargâhımla Samsun’a çıktığımda Sivas merkezli 3. Kolordu ve Erzurum merkezli 15. Kolordu emrimde olacaktı. Diyarbakır merkezli 13. Kolordu bağımsız ve İstanbul’a bağlıydı. Yetkilerim arasında müfettişlik bölgesine komşu askeri birliklere ve bölgeme, Samsun, Trabzon, Erzurum, Sivas, Van illeri,  komşu illere, Diyarbakır, Bitlis, Elazığ, Ankara ve Kastamonu’ya bildirimde bulunabilecek ve Anadolu’daki sivil yönetim amirleriyle yazışabilecektim.  İstanbul’dan uzaklaşmamı isteyenlerce, “Samsun ve çevresindeki asayişsizliği yerinde görüp, önlem almak için Samsun’a  kadar gitmem istenmiş”, ben görevin yapılmasının bir makam ve yetki gerektirdiğini belirttiğim için Müfettişlik görevi bulunmuştu. Savunma Bakanı Şakir Paşa talimatı imzalamakta kararsız kalmış, mührünü anlaşılır anlaşılmaz bir biçimde basmıştır.

Genel duruma bakarsak: “Ulus ve Ordu;  padişah halifenin ihanetinden habersiz, o makama dinsel ve geleneksel bağlarla boyun eğmekte ve sadık. Kendinden önce o makamın kurtarılmasını ve dokunulmazlığını düşünüyor. Onsuz kurtuluşun anlamını kavrayamıyor ve bu inanca karşıt fikir ve görüş koyacakların vay haline! Derhal dinsiz, vatansız ve dışlanmış, hain kişi olur.”  Diğer bir yerleşik fikir; kurtuluş yolu ararken, bir tanesiyle bile başa çıkılamayacağından İngiltere, Fransa gibi büyük devletleri gücendirmemek ilkesiydi. Almanya’nın başını çektiği İttifak Devletlerini yenen İtilaf Devletleri ile çatışmak kadar mantıksızlık ve akılsızlık olamazdı. Kurtuluş için İngiltere koruması veya Amerikan mandası isteyenler de Osmanlı topraklarının çeşitli devletlerce bölüşülmesini önleyeceklerini düşünüyordu.  

Efendiler, bu tür kararların hiçbirinde doğruluk görmedim. Kararların dayandığı mantık çürüktü. Temel ilke tam bağımsız olarak Türk ulusunun onurlu ve şerefli bir ulus olarak yaşamasıdır.Kişisel düşünceme göre o tarihte Osmanlı Devleti’nin temelleri çökmüş, ömrü tamamlanmış ve toprakları parçalanmıştı. Padişah halife, Hükümet, Osmanlı’nın bağımsızlığı anlamsız, boş sözlerden ibaretti. Ortada bir avuç Türk’ün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Ciddi ve gerçek karar; “Ulusal egemenliğe dayanan, kayıtsız şartsız bağımsız, yeni bir Türk Devleti kurmak” kararıydı.  Bu uğurda savaşılıp, kaybedildiğinde yine yabancı bir devletin tutsağı olmakla beraber bağımsızlığı için ölümü göze alan bir ulus; insanlık onur ve yüceliğinin gereği olan bütün özveriyi yapmakla teselli bulur, tutsaklık zincirini kendi eliyle boynuna geçiren miskin, onursuz bir ulusa göre dost ve düşman gözündeki yeri bambaşka olurdu. Aksi olup savaş kazanıldığında Osmanlı hanedan ve saltanatının devam etmesi de sakıncalıydı. Vatanla, ulusla hiçbir vicdan ve düşünce bağı kalmamış bir sürü delinin devlet ve ulusun koruyucusu konumunda kalması kabul edilemezdi. Böyle bir durum Türk ulusuna yapılmış en büyük kötülük olurdu. Netice olarak, Osmanlı padişah halifesine ve Onun buyruğundaki hükümete başkaldırmak bütün Ulusu ve Ordu’yu ayaklandırmak gerekiyordu.

Bu önemli kararın uygulanmasını safhalara ayırmak, her safhayı zamanı geldikçe uygulamak ve ulusun duygu ve düşüncelerini hazırlamak, adım adım hedefe varmak gerekiyordu.

Orduyla temas: Samsun’da Rum çetelerinin Müslüman halka saldırısına önlem alınamamıştı. 3. Kolordu komutanını Samsun mutasarrıflığına atadım. Halka, yabancı birlik ve subaylardan çekinilmemesi, korkulmaması anlatıldı ve o bölgede ulusal örgüt kurulmasına girişildi.

23 Mayıs 1919’da Ankara’da bulunan 20. Kolordu komutanı Ali Fuat Paşa’yla temasa geçtim. İstanbul’dayken Konya’daki Kolordu’nun gerekirse yürüyerek Ankara’ya taşınmasını istemiştim. Trakya’da 1. Kolordu Komutanı olarak Edirne’de bulunduğunu öğrendiğim Cafer Tayyar Bey’e 18 Haziran 1919’da yazdığım şifreli yazı ile Sivas’ta ortak ve güçlü bir heyet meydana getirilmesinin kararlaştırıldığını, Düşmana direniş için örgütlenmeyi ve Edirne‘den il haklarının savunucusu bir iki değerli kişiyi Sivas’a göndermesini rica ettim. Onlar gelene kadar Edirne ili haklarının savunucusu olarak beni vekil seçtiklerini belirten imzalı bir belge düzenlenmesini ve sonucun bana telgrafla bildirilmesini istedim.  

Trakya’nın manevi gücünü yükseltmek için Anadolu halkının bölünmez bir bütün haline getirildiğini, vali ve mutasarrıfların (yönetici)  bizimle beraber olduğunu, İngiliz korumasında Kürdistan kurulması propagandası yapanların ortadan kaldırıldığını ve Kürtlerin Türklerle birleştiğini belirttim.  İzmir’i takiben Manisa ve Aydın çevresinin işgal haberini duymuştum. Bu işgaller gelecekte karşılaşacağımız tehlikelerin habercisiydi. Oradaki Birlik komutanlarına yazı gönderdim.

29 Haziran’da Bekir Sami Bey’den aldığım cevapta Kula’dan Bursa’ya geçtiğini,  ulusal mücadelenin gerektiği fikrini yaydığını, kendisine emir vermeye devam etmemi ve Çine’de bulunan 57. Tümen’le temasa geçmemi istedi. Samsun (7 gün) ve Havza (17 gün)  sonrası Amasya’ya geçtim (15 gün, 12-26 Haziran 1919). Ulusal örgüt kurulmasını, tüm askeri ve sivil makamlara yazdım. Yunanlıların İzmir, Manisa, Aydın’ı işgal zulümlerini anlattım.  İşgallere karşı, Hıristiyan halka düşmanlık göstermeden, terbiye ve ağırbaşlılıkla mitingler yapılmasını, tepki gösterilmesini istedim.  

31 Mayıs 1919’da İstanbul’dan gelen  “Ermenilerin korunması hakkındaki” İngiliz yazısına Savunma Bakanlığı’na 3 Haziran 1919’da cevap gönderdim. “Sivas ve çevresinde yaşayan ve sonradan gelen Ermeni sığınmacıları korkutacak hiçbir olay olmadığını, herkesin sakince işiyle gücüyle uğraştığını ve bu konudaki her türlü sorumluluğu üzerime aldığımı Savunma Bakanlığı’na belirttim.”  

Paris Konferansı’na gidecek Sadrazam Paşa hazretlerinden ve heyetten; “Devlet ve ulusun tam bağımsızlığının savunulmasını ve ana vatan topraklarında çoğunluğun azınlıklara feda edilmemesini, hareket etmeye hazırlanan heyetin görüşüyle ulusal vicdanın isteği arasında uygunluk şart olduğunu, bir Ermeni özerkliği konusunda ve İngiltere’nin koruyuculuğunu ulusun kabulü konusunda uyum olmadığını bildirdim.”

İstanbul’a geri çağrılışım: Anadolu’ya geçeli bir ay olmuştu. Ulus mümkün olduğu kadar aydınlatılarak uyanık bir duruma getirilmiş ve ulusal örgüt kurma düşüncesi yayılmaya başlamıştı. 8 Haziran 1919’da İstanbul’a Savunma Bakanlığı’nca çağrılmış ancak geri dönmemiştim. İsyancı durumuna geçişi önlemek, yapılacakların Ulusun birlik ve dayanışmasını sağlayacak ve temsil edecek bir heyet adına olması için Sivas’ta genel bir Ulusal Kongre toplamak kararı aldım. Kongre, Anadolu ve Rumeli ulusal örgütlerini birleştirerek, bir merkezden temsil etmek ve yönetmek ihtiyacını karşılayacaktı. 21 Haziran gecesi yaverim Cevat Abbas Bey’e yazdırdığım genelgenin temel noktaları şunlardı: “Vatanın bütünlüğü, ulusun bağımsızlığı tehlikededir. İstanbul Hükümeti üstlendiği sorumluluğu yerine getirememektedir. Bu durum ulusumuzu yok olmuş gibi göstermektedir. Ulusun bağımsızlığını yine ulusun azim ve kararı kurtaracaktır. Ulusun haklarını gür bir sesle Dünya’ya duyurmak için ulusal bir heyetin varlığı zorunludur. Güvenli bir yer olan Sivas’ta illerin her sancağından üç temsilcinin Sivas’a yetişmek üzere yola çıkarılması ve konunun gizli tutulması gereklidir”. Amasya Genelgesi 22 Haziran 1919’da yayımlandı.

İçişleri Bakanı Ali Kemal Bey 23 Haziran’da yayımladığı genelgede; “Mustafa Kemal Paşa İngiliz Temsilcisinin isteğiyle görevden alındı. Yeni görevinde başarılı olamayışı, günümüz siyasetini bilemediğindendir. Balıkesir ve Aydın çevresinde Müslüman halkı boş yere kırdırdı.  Kendisiyle hiçbir resmi işleme girişilmeyecek ve Hükümet işleriyle ilgili hiçbir isteği yapılmayacaktır.” diyordu.

Sivas’a  27 Haziran 1919’da ulaştık. Amasya-Tokat-Sivas yolculuğumda,  Sivas valisi, halkı ve askeri beni törenle karşıladı. Yürüyerek askeri ve halkı selamladım.  Gece, Sivas valisi Reşit Paşa’ya benim tutuklanmamı teklif eden, Ali Galip görüşmek istedi, anlattıklarını dinledim, kendisini ikaz ettim.  Sivas’ta örgüte ve ilgili kişilere nasıl hareket edileceğini belirttikten sonra 28 Haziran sabahı Erzurum yönüne hareket ederek, yaklaşık bir (1) hafta sonra,  3 Temmuz 1919’da Erzurum’a vardık.

Erzurum’da benimle işbirliği yapacak vali ve subaylarla görüştüm. Onlara izlenecek yolu, çekilecek sıkıntıları, ulusal amaç için ortaya atılacakların sadece saray, hükümet, yabancılar değil aynı zamanda halkın da aldatılarak karşımıza çıkması riskini anlattım. Benim görevden alındığımı ve her türlü sonuçla karşılaşabileceğimi, benimle çalışacakların da aynı sonuçlarla karşılaşabileceğini söyledim.  Ulusa öncü olacakların, son barınılacak yerde, son nefeslerine kadar fedakârlık yapmaya daha işin başında karar vermelerini, kendilerini ve ulusu aldatmamaları için düşünmelerini ve karar vermelerini istedim. Tekrar toplandığımızda görüştüğüm kişiler işin başında benim devam etmemi, bana yardımcı ve destek olacaklarını belirttiler. Sadece, Vali Münir Bey, bir süre için mazereti nedeniyle kendisinin aktif görevden bağışlanmasını istedi. Görüştüğüm kişilere  “Şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da emirlerimin yerine getirilmesinin başarı için şart olduğunu” belirttim.

Efendiler, ulusal mücadeleye ordu mensuplarının desteğini sağlamak, askeri ve ulusal çalışmaları birbiriyle uyumlu kılmak önemliydi. Trabzon’daki tümen vekâletle yönetiliyordu. İstanbul tarafından çağrılan, Oradaki İngilizlere karşı gizlenen asıl komutan Halit Bey Bayburt’ta gizleniyordu. Halit Bey’i Erzurum’a çağırıp, görüşerek İstanbul’dan çağrılıp da gitmemenin önemli olmadığını, Tümeninin başına geçmesini istedim. Amacım, Trabzon’a dışarıdan bir saldırı olduğunda tümenin başında gözü pek bir komutanın bulunması ve ulusal örgüt kararlarının Trabzon’da gerektiği şekilde yerine getirilmesini sağlamaktı. Ayrıca, ulusun ve ordu mensuplarının manevi gücünü yükseltmek gerekiyordu.

6-7 Temmuz gecesi Konya’da bulunan 2. Ordu Müfettişi Cemal Paşa’nın on gün süreyle izinli olarak İstanbul’a gittiğini, takiben Selahattin Bey’in de İstanbul’a gittiğini haber aldım. 7 Temmuz 919 tarihinde şu genel bildiriyi yayımladım. “Bağımsızlığımızı korumak uğrunda kurulmuş ve örgütlenmiş olan ulusal güçlere hiçbir şekilde müdahale ve saldırıda bulunulamaz. Ordu ulusal iradeye bağlı ve O’nun hizmetindedir. Müfettiş ve komutanlar, herhangi bir sebeple komutadan düşürülmeleri durumunda, yerini alacak kişiler işbirliği yapılacak özelliklere sahipseler komutayı onlara bırakacaklar ve fakat yetki bölgelerinde kalarak ulusal görevlerini yapmaya devam edeceklerdir. Aksi durumda yapılan atama işlemi reddedilecek, kabul edilmeyecektir. Ayrıca işgalin yapılması için, Hükümet bir askeri birlik, askeri ve ulusal örgütümüzü kaldırmaya emir verirse, bu emir kabul edilmeyecek ve uygulanmayacaktır. Ulusal örgüt faaliyetlerinin zayıflamasına ve dağılmasına sebep olacak herhangi bir etki ve karışmayı ordu engelleyecektir. Devletin sivil memurları ulusal bağımsızlığın sağlanmasında ulusal örgütün yasal yardımcılarıdır. Vatanın her köşesinde haberleşme ve savunmada işbirliği sağlanacaktır. ”

8 Temmuz 1919 gecesi resmi sıfatlarımı bıraktım. Savunma bakanlığı ve saray ile 8 Haziran’dan beri bir aydır süren “İstanbul’a gel” talebi telgraf başı görüşmesi ile sonuçlandı. İstanbul görevime son verdi. Savunma Bakanlığı’na ve Padişah’a resmi görevimle beraber askerlik mesleğinden istifamı bildiren telgrafları saat 22:50-23:00 çekmiş oldum. Bu durum tarafımdan Ordulara ve Ulusa bildirildi. Bu tarihten sonra resmi sıfat ve yetkilerden arınmış olarak yalnız ulusun sevgi ve özverisine güvenerek ve onun bitmez bereket ve güç kaynağından esinlenip kuvvet alarak vicdani görevimize devam ettik.  

Erzurumluların yardımları:  Efendiler, askerlikten istifa ettikten sonra Erzurumlular Cemiyetin yönetim kurulu başkanı olmamı, Kongre’de Erzurum temsilcisi olmamı teklif ettiler. Gösterdikleri güveni hiç unutmadım.

Erzurum Kongresi 23 Temmuz 1919’da başladı.Zamanın şartları gereği, önceden hazırlık çabaları olmasına rağmen delegelerin seçilip Erzurum’a gelememesi sebebiyle Erzurum Kongresi 10 Temmuz 1919 yerine, 13 gün gecikerek, 23 Temmuz 1919 tarihinde sade bir okul salonunda toplandı.  Kongrede başkan seçildikten sonra yaptığım konuşmada “Tarih ve olayların zorlamasıyla içine düştüğümüz tehlikeleri, ateşkes anlaşması hükümlerine aykırı olarak yapılan saldırı ve işgalleri anlattım. Vatanımız ve ulusumuz zararına verilecek kararların iflas edeceğini, son sözü ulusun yazgısına egemen bir iradenin verebileceğini ve bunun ancak Anadolu’dan çıkacağını açıkladım. Ulusal iradeye dayalı bir Ulusal Meclis toplanmasını, buradan seçilecek bir Hükümet’in kurulmasını kongre çalışmalarının ilk hedefi olarak gösterdim.  Erzurum kongresi 14 gün sürdü. (23 Temmuz- 7 Ağustos 1919)  Kongre sonunda “Ulusal sınırlar içinde bulunan vatanın bütün kısımları bir bütündür, birbirinden ayrılamaz. Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı ve Osmanlı Hükümetinin dağılması durumunda, Ulus hep birlikte kendisini savunacak ve direnecektir. İstanbul Hükümetinin vatanın korunması ve bağımsızlığın sağlanmasına gücünün yetmemesi durumunda amacın sağlanması için geçici bir Hükümet kurulacaktır. Üyeler Ulusal Kongre’ce seçilecektir. Kongre toplanmış değilse bu seçimi Temsil Heyeti yapacaktır. Kuvayı Milliye’yi etken ve ulusal iradeyi egemen kılmak esastır. Hıristiyan unsurlara siyasi egemenlik ve toplumsal dengemizi bozacak ayrıcalıklar verilemez. Manda ve himaye kabul edilemez. Ulusal Meclisin derhal toplanmasını ve hükümet çalışmalarının Meclis denetimine sokulmasını sağlamak için çalışılacaktır.” kararları verildi. Bu ilkeler ve kararlar temelde aynı kalarak uygulanmıştır. Kongre bir Temsil Heyeti seçmiştir.

Kongre’de “İstanbul’a karşı gelmemek yaklaşımı, Benim Temsil Heyetine, İstanbul görevime son verdiğinden,  katılmamın istenmeyişi” gibi fikirler konuşuldu. Kara Vasıf Beyin Karakol (İstihbarat) Cemiyeti’nin orduya yayımlanan tüzüğü, ordu mensupları arasında oluşturduğu güvensizlik Bizi meşgul etti. Bana karşı kararsız yaklaşımlar olabilirdi.  Ancak büyük davalarda başarı için zamanında etkin tedbirler alınması, eylem yapılması, onu yapacak yetenek ve güce sahip önderin varlığını gerektirmektedir.

30 Temmuz 1919’daSavunma Bakanlığından gelen emirde Benim ve Refet beyin hükümetin kararlarına aykırı eylem ve hareketlerinden dolayı yakalanarak İstanbul’a gönderilmem ve ilgili memurlara Kolorduca yardımda bulunulması istendi. Gerekli yanıtlar İstanbul’a verildi. Erzurum Kongresi kararları ülke içinde her tarafa ve yabancı devlet temsilcilerine çeşitli yollarla bildirildi. Çoğaltılarak dağıtımı yapıldı.

16 Ağustos 1919 tarihinde Sadrazam Ferit Paşa’ya bir telgraf yazdım.  Amacım, Avrupa’ya müzakereye giden ve hiçbir şey elde edemeden adeta hakarete uğramışçasına dönen Sadrazam Ferit ve İstanbul Hükümetini, ulusal girişimlere engel olmaktan vazgeçirmekti.  Telgrafımda  “Hükümetin sesini dışarıya duyurması, söz sahibi olabilmesi için ulusal iradeye dayanması gereklidir. İngilizlerin gösterdikleri yolda bir kurtuluş çaresi aramak boşunadır ve sonucu hayal kırıklığıdır. Ulusal iradeyi temsil edecek Mebuslar Meclisi’nin en kısa sürede toplanması gereklidir” görüşlerini aktardım.

Ağustos içinde delegelerin Sivas’a doğru hareket ettikleri ve kısmen ulaştıkları anlaşıldı. 29 Ağustos’ta Sivas yoluna çıktık ve 2 Eylül’de halkın sevgi törenleriyle Sivas’a ulaştık.

Sivas kongresi Doğu ve Batı illerinin ve Trakya’nın yani bütün ülkenin birliğini sağlama amacına yönelikti.Kongre 4 Eylül 1919 Perşembe günü saat 14:00’da açıldı. 4, 5 ve 6 Eylül günleri ittihatçı olmadığımızı yemin ederek açıklamak, padişaha dilekçe yazmak ve kongrenin açılışı sebebiyle gelen telgraflara cevap vermekle geçti. Dördüncü (7 Eylül) günü asıl amaca değindik ve aynı günde Erzurum Kongresi tüzüğünün içeriğini görüşüp hemen sonuçlandırdık. Gereken değişiklikleri önceden hazırlamış ve Üyeleri bilgilendirmiştik. Cemiyetin adı  ”Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti” oldu. “Temsil Heyeti bütün vatanı temsil eder” dendi. Her türlü işgal ve müdahalenin ve özellikle Rumluk ve Ermenilik kurmaya yönelik hareketlerin reddi konularında hep beraber savunma ve direnme ilkesi kabul edildi. Osmanlı Hükümeti yabancı devletlerin bir dış baskısı karşısında memleketimizin herhangi bir parçasını terk ve ihmal etmek zorunda kalırsa, oralarda alınacak idari, siyasi ve askeri önlemlerin belirlenmesi ve saptanması yani oralarda geçici bir yönetim kurmak kararları alındı.

8 Eylül 1919 toplantısında Amerikan mandası konusu görüşüldü.Daha önce mandayı savunanlar “Bağımsızlığın istendiğini ancak bunun olmaması durumunda ülkenin birçok parçalara ayrılacağı kesindir.  İki üç ille sınırlı kalacak bağımsızlık yerine ülkenin bütünlüğünü sağlayacak ABD mandası kabulü iyidir” görüşünü söylüyorlardı. Kongreye katılanlar söz alarak konuyu görüştüler ve “Kaybedecek zamanımız yoktur. Temel olarak konu basitleşmiştir. Tam bağımsızlık mı yoksa manda mı kabul edeceğiz? Belirleyeceğimiz karar budur” görüşü vurgulandı. Üyeler karşılıklı ve farklı fikirler söyledi. “Devlet gelirlerimizin ancak borcun faizini karşıladığı, yardıma ihtiyacımız olduğu kesindir” ve ”Kırım savaşından yardımla galip çıkarak katıldığımız Paris kongresindeki savaş müttefiklerimizin bize yükledikleri koşullar hatırlanmalıdır” görüşleri söylendi. Ayrıca manda taraftarı olarak konuşan bir üye “Bütün devletler bizi tamamen bağımsız bırakacaklarını söyleseler de biz yine yardıma muhtacız. Manda ifadesini Dışarıdan Destek olarak isimlendirelim. Yarın bizden borçlarımızı isteyecekler, ödeyemeyeceğiz. Amerika’yı kötünün iyisi sayıyorum” dedi.

Erzurum Kongresi kararlarından “Ulusal bağımsızlığımıza saygılı ve ülkemizi ele geçirme amacı taşımayan herhangi bir devletin teknik, sanayi ve ekonomik yardımı kabul edilebilir.” maddesinin manda ile ilgili olmadığı açıktı ancak Rauf bey, Yüksek Heyet  “Dış yardım prensibini kabul ettiyse de bu yardımı kimden isteyeceğimiz açıklanmadı. Amerika olduğu ima yoluyla anlatılıyorsa da bana göre, doğrudan doğruya söylenmesinde bir sakınca olamaz” beyanında bulundu. Farklı görüşler olduğundan Manda konusunda bir karar çıkmadı ve Rauf Bey’in  “Amerika’da yıllardan beri bize karşı yapılmakta olan olumsuz propagandaların doğurduğu düşünce akımını düzeltmek için AmerikaKongre’sinden ülkemizi inceleyecek ve gerçeği görecek bir Heyet’i davet etmek” önerisi oybirliğiyle kabul edildi.

Efendiler Sivas Kongresi 11 Eylül 1919’da son buldu.  Kararlar Erzurum Kongresi’nde alınan kararların genişletilmiş haliydi ve tüm Türkiye’yi kapsıyordu.“Millî sınırlar içinde bulunan vatan bir bütündür; birbirinden ayrılamaz. Kuvayı Milliye’yi yetkili ve milli iradeyi hâkim kılmak esastır. Osmanlı ülkesinin herhangi bir kısmına yapılacak müdahale, işgal ve Ermenilik, Rumluk teşkili gayesine yönelik hareketlere toptan karşı konacaktır.  Azınlıkların her türlü güvenliği sağlandığından siyasi egemenlik ve toplum dengesini bozacak ayrıcalıklar verilemez. İstanbul Hükümeti, bir dış baskı karşısında topraklarının herhangi bir parçasını bırakmak zorunda kalırsa, buna karşı bütün tedbirler alınır ve gerekli kararlar verilebilir.  Mondros Mütarekesi imzalandığı tarihte sınırlarımız içinde bulunan, halkı Müslüman olan topraklar üzerindeki tarihi, ırki, dini ve coğrafi haklarımıza saygı gösterilmesini ve bunlara aykırı girişimlerin geçersiz hale getirilmesini bekleriz. Devletin bağımsızlık ve bütünlüğü saklı kalmak şartıyla topraklarımızı ele geçirmek isteği olmayan herhangi bir devletin ekonomik, teknik ve sanayi yardımlarını memnuniyetle karşılarız. Millî iradeyi temsil etmek üzere Millet Meclisi'nin derhal toplanması zorunludur.  Millî vicdandan doğan cemiyetler birleşmiş, Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti adını almıştır. Bu cemiyet her türlü particilik cereyanlarından, şahsi ihtiraslardan uzaktır. Bütün Müslüman vatandaşlar bu cemiyetin tabii üyesidirler.

 Umumi Kongre tarafından kutsal gayelere erişmek, bunları takip etmek için bir Temsil Heyeti seçilmiştir. (Temsil Heyetinin üye sayısı 15'e çıkarılmıştır.)

Efendiler Sivas Kongresinin akışı boyunca sinirlere gerginlik verecek nitelikte haberler alsam da bunları Kongreye sunmakta yarardan çok sakınca gördüm. Sivas Kongresi kararlarını tüm ülkeye yaymak ve uygulamaya geçmek daha önemliydi.

Şimdi efendiler, mücadele tarihimizde önemli bir olay olan Ali Galip Olayı konusunda biraz açıklama yapayım.Daha Temmuz başında Erzurum’dayken yabancılar tarafından bol miktarda parayla Bedirhanlı ailesinden Celadet ve Kâmuran Ali isimli iki kişinin İstanbul’dan Kürt nüfusun yoğun olduğu yerlere gönderilerek bunların halkı kandırmaya ve bize karşı kışkırtmaya görevlendirildiklerini biliyordum. 3 Temmuz 1919 tarihinde 13. Kolorduya ve Samsun mutasarrıflığına bunların gözetlenmeleri ve yakalanmaları gereğini bildirdim. 20 Ağustos’ta 13. Kolordu komutanına yola çıktıklarını, özellikle Mardin istasyonunda sıkı bir denetim kurulmasını istedim.

7 Eylül 1919 tarihinde Malatya’da görülen, İstanbul Hükümeti izniyle Türk, Kürt, Ermeni nüfusunu incelemek üzere gönderildiği söylenen yabancı subay binbaşı, Elazığ Valisi Ali Galip Bey, Malatya Mutasarrıfı Halil Bey, Kamuran Bey, Celadet ve Ekrem Bey’lerin tutuklanmasını istedim. Onlar silahlı Kürtlerin korumasında Malatya’ya gelmişler, mutasarrıf ve belediye başkanınca karşılanmışlar. Malatya’daki süvari alayı er sayısı az olduğundan bunları tutuklamamış ve ne yapılacağını İstanbul’a sormuş.

Efendiler,  Maalesef beş on silahlı Kürte karşı, bir süvari alayı sayısı az görülmüş,  gelenlerin tutuklanmalarına cesaret edilememiş ve daha da fenası ne yapılacağı hususunda İstanbul’a başvurulmuştur.  Bunları o zamanki anlayış ve zihniyet farklarını göstermek için anlatıyorum.  Bu adamların ne amaçla geldiklerini 3 Temmuz 1919 tarihinden beri bilmekteyiz. Diyarbakır’da 13. Kolordu komutanının hareket şekli kuşkulu görüldüğünden; doğrudan Kolordu kurmay başkanını aradım bu kişilerin tutuklanıp Sivas’a gönderilmelerini  istedim. Ayrıca, tedbir olarak Elazığ’daki 15. Alay komutanı İlyas Bey’in kuvvetiyle Malatya’ya gitmesini istedim. İlyas Bey birliğinden başka ilave olarak Aziziye’den iki süvari bölüğü ve Siverek’ten bir bölük Malatya’ya hareket ettirdim.

Daha sonra söz konusu kişilerin 9 Eylül akşamı kendilerini tutuklamak üzere gelecek kuvvetten haberdar edildikleri, 10 Eylül’de yanlarında birkaç jandarma ve silahlı Kürt olduğu, Hükümet dairesi veznedar odasından altı (6) bin TL’yi alıp, senet bırakarak kaçtıkları bana rapor edilmiştir. Aslında Malatya süvari alay komutanı ve topçu alay komutanı bazı kuruntularla olaya tam müdahale etmiyorlar. Kaçakların Malatya’dan çıkmasına göz yumuyorlar. Bana gelen raporlar da ilave kuvvetlerin Malatya’ya varmasından sonra gönderiliyor.

Efendiler Ali Galip olayı İstanbul Hükümetinin desteğinde olup İçişleri Bakanı Adil Bey düzenlemiştir.

Ali Galip’e 2 Eylül 1919’da verilen direktifte “Birkaç kişinin Erzurum’da Kongre adı altında kararlar aldığı, bunların önem ve değerinin olmadığı ancak Avrupa’ya abartılarak yansıtıldığı, endişeye düşen İngilizlerin yakında Samsun’a kuvvet çıkaracakları, Ali Galip’in Sivas’a vali atanarak, yapılacak Kongreyi önlemesi, Hükümetin emirlerini harfiyen yerine getirmesi istenmiştir. Direnmeye karşı güvenilir bir veya iki yüz (100-200) kişinin bulunması, Kürtlerden yüz yüz elli  (100-150) kadar süvariyi alarak, gizlice Sivas’a hiç kimsenin beklemediği bir anda ulaşıp vali ve komutanlığı ele alarak, oradaki jandarma ve askeri iyi yöneterek, karşısında başka bir kuvvet olmayacağı için, Kongre’nin toplanmasını önleyip orada bulunanları tutuklayıp İstanbul’a göndermesi istenmiştir. Bu başarının, içeride maceracı hareketleri önleyeceği dışarıda da yabancıların oraları işgal etmesini önlemek için Hükümete dayanak oluşturacağı ve Sivas’ta ilgililere bu telgrafı gösterip göreve başlamanız  ve durumdan haberdar etmeniz bildirilir”  denmiştir.

Olayın özü; İngiltere desteği ile İstanbul Hükümeti’nin milli direnişi ortadan kaldırmak ve yok etmek istemesidir. Kaçakların amacı aşiretleri Kürtlük adına kışkırtmak, Malatya’yı yağma etmek, oradaki Türkleri öldürmekti. Bu yüzden aldığımız önlemleri güçlendirdik. Kaçaklara uyanların yok edilmesini ve halkın gerçeklerden haberdar edilmesini, yabancı askerine karşı konulmasını istedik. Efendiler, kaçakların Kürtleri toplayabileceklerini ve hatta Maraş’ta bulunan yabancı kuvvetlerinden yararlanabileceklerini kabul etmek gerekliydi. Malatya’ya gelen Halep’teki İngiliz ordusuna bağlı albay Peel, 12 Eylül 1919, amacının ileri gelen halk, sivil ve askeri memurlar ile görüşmek olduğunu Mister Nowill’in görevi hakkında bilgisi olmadığını, Galip Bey’in hayatına güvence verilerek kendisiyle görüşmesine izin verilmesini 15. Alay Komutanı İlyas Bey’den istemiş. Giriş belgesi olmayan yabancı subayın Osmanlı topraklarında işi yoktur. Kendisini dönmesi için uyarınız ve kimseyle görüşmeden dönmesi için yanına uyanık bir subay katınız talimatını verdik.

Alınmış önlemleri ve bu işe ayrılmış kuvvetleri güçlendirip, gösterilen sinirlilik ve şiddet sayesinde Ali Galip Urfa-Halep, Mister Nowill Elbistan üzerinden ayrılmıştır.

Efendiler bu olayın padişah, Ferit Paşa ve yabancıların ortak girişimi olduğu açıktır. İhtiyatlı bir tutumla padişahın işin içinde olduğunu bilmezlikten gelip, Biz saldırı hedefi olarak yalnız Ferit Paşa Hükümeti’ni belirledik. Ferit Paşa Hükümeti’nin padişaha gerçekleri söylemeyip aldatmakta olduğu tezini tuttuk. 11 Eylül’de padişaha iletilmek üzere hazırlanan telgrafta; padişahın Ferit Paşa Hükümetince aldatıldığını, Müslümanlar arasında kan dökmeye kalkıştığını, namuslu kişilerden oluşan yeni bir Hükümetin kurulmasını, suçluların cezalandırılmasını, adil bir Hükümet kuruluncaya kadar İstanbul Hükümetiyle haberleşmemeye karar vermiş Ulus’tan Ordu’nun ayrılmayacağını, Ulusun padişahımızdan başkasına itimadı kalmadığını belirttik.

12 Eylül 1919 tarihi, Anadolu’nun İstanbul’la bağlantısını kestiği gündür. 13-15 Eylül tarihlerinde Anadolu’ya ve İstanbul’a yedi (7) maddelik ve özü “Ulusun isteklerinin padişaha iletilmesi, ulusun güvenine sahip bir Hükümet kurulana kadar haberleşme merkezi Sivas’ta Genel Kongre Temsil Heyeti olacaktır. Devlet memurları ve halktan Ulusal kararlara karşıt olup, bozgunculuk yapanlar cezalandırılacaktır.” genelgesini yayımladık. Anadolu’daki yetkili memur, komutan ve halkın ileri gelenlerinden bize ulaşan çok sayıda ve farklı görüşte gelen önerileri değerlendirip, bunları ayrıntılı olarak cevaplandırdık. Konuların anlaşılmasına, yanlış yorumların azaltılmasına çalıştık.  17 Eylül’de Kazım Karabekir Paşa’dan kişiye özel şifre telgraf aldım. Telgrafın özü; “Sivas’tan gelen bildirim ve genelgeler bazen Temsil Heyeti adına bazen de doğrudan sizin adınızadır. Şahsınız yerine Temsil Heyeti ve Kongre kararlarının daima imzasız ve Temsil Heyeti adına yayımlanması ülke yararınadır. Ellerinizden öperim” şifreli telgrafını aldım. Paşa’ya verdiğim detaylı cevapta “Bildirim ve Genelgelerin Temsil Heyeti onayından mutlaka geçtiğini, adımın başında olduğum bu hareketin meşruiyetini göstermek, tereddütleri, bunu kim yazdı? sorularını önlemek yönünden yer aldığını açıkladım”.

Timur dsl bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 137
Toplam yorum
: 8
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 1741
Kayıt tarihi
: 14.10.12
 
 

Elektronik Y.Mühendisiyim. Teknik alan dışında Tasarruf ve tutumlu yaşam, Kişisel Finans Yönetimi..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster