Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Ağustos '07

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
484
 

O benim de cumhurbaşkanım

O benim de cumhurbaşkanım
 

27 Mayıs ihtilalinde küçük bir çocuktum. Olayı tam beş gün sonra annemle köyden nahiyeye indiğimiz gün öğrenmiştim. Köyümüzde radyo olmadığı, gazete de gelmediği için, hiçbir şeyden haberimiz yoktu. Çarşamba günü pazara inmek için köylüler oluk oluk bizim gibi nahiyeye akmışlardı. Ancak kasabanın girişi askerle çevrilmişti. Sıkıyönetim vardı ve kasabaya girmek yasaktı.

Çaresiz geri dönüp gittik.

Sonraki günlerde İhtilâlin Cemal agası cumhurbaşkanı oldu. Millete kimse bir şey sormamıştı ama, o benim de cumhurbaşkanımdı.

Cemal Gürsel hastalanıp görev yapamaz hale gelince, Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay görevinden ayrılarak kontenjan senatörü yapıldı. O zamanlar Senato vardı ve 15 tane de kontenjan senatörü. Şu anda ismini hatırlayamadığım biri istifa ettirilerek Sunay onun yerine meclise girdi ve Cumhurbaşkanı seçildi.

Meclis üyesi gibi gösterilmek için şeklen birtakım oyunlar yapılmış olsa da, demokratik teamülden uzak bir seçim sistemiyle bu makama getirilen Sayın Cevdet Sunay da, benim cumhurbaşkanımdı.

Sunay’ın süresi bittiğinde yeni cumhurbaşkanını seçmek için yine akıllara bir asker geldi. Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı, Büyükelçi ve (bu sefer önceden atanmış gerçek bir) Kontenjan Senatörü Fahri Sabit Korutürk, altıncı cumhurbaşkanı oldu. O da benim cumhurbaşkanımdı.

Korutürk’ün görev süresi bittiğinde, partiler bir türlü yeni cumhurbaşkanı seçemediler. Turlar uzadıkça uzadı. Her parti kendi adayında ısrar etti. Zaten memleketin siyasal ve sosyal durumu karmakarışıktı.

Kendini sağcı ve solcu diye tanımlayan işçi ve öğrenci militan gruplar terör estiriyorlardı. Fabrikalar grevlerle hep kapanmıştı. Üniversitelerde ders yapılamıyordu. Her gün yürüyüş, miting, forum, gösteri, kavga… istenmeyen her şey vardı.

Gencecik çocuklar öldürülüyor, cenaze törenleri bahane edilerek yeni olaylar çıkarılıyor, kapısında askerlerle korunan bankalar bombalanıyor, askerler öldürülüyor, sürekli (sağcı ve solcu) şehitler veriliyordu.

Allah o günleri bir daha bu millete göstermesin, demek boynumun borcu. O günleri yaşamayanlara ek bilgi olarak belirtmeliyim ki, bu olayların arkasında, maalesef bugün de hâlâ siyasi hayata devam eden iki parti vardı. Sağcıların teşvikçisi ve destekçisi MHP, solcuların teşvikçisi ve destekçisi de CHP idi.

12 Eylül sabahı caddeler ve sokaklar sakindi. Olağanüstü bir olay olduğu belliydi. Televizyonu açtığımızda, omzunda beş yıldızı olan beş generalle karşılaştık. Sayın Kenan Evren ve arkadaşlarının hazırlattırdığı Anayasa ile yedinci cumhurbaşkanımız da belirlenmiş oldu. O da benim cumhurbaşkanımdı.

1989 yılında, Türkiye uzun bir aradan sonra ilk kez sivil bir cumhurbaşkanı seçme imkânına sahip oldu. Ancak askeri yönetim karşıtları, demokrasi havarileri, nedense Özal’ın cumhurbaşkanlığına karşı çıktılar. İlk kez “meclise girmeme” gibi bir antidemokratik uygulama da Demirel tarafından o dönemde uygulandı.

Sonuçta Anavatan Partisi’nin oylarıyla Turgut Özal cumhurbaşkanı seçildi. O da benim cumhurbaşkanımdı.

Özal zamanında Türkiye kültürel, sosyal, siyasal, ticari ve ekonomik açıdan dünyaya farklı bakan bir ülke oldu. Bürokrasinin hantal yapısına epeyce darbe vuruldu. Birçok yeniliklere imza atıldı. Âdata liberal ekonomiye dayalı farklı bir ülke oluştu.

“Kimse ülkeyi bugünkü geldiği noktadan artık geriye götüremez, millet birçok gerçeği anlamış, birçok güzelliğin tadına varmıştır” diyordu Turgut Özal. Ancak onun zamansız ölümüyle, Özal’a ait her şeyi silmeye çalışan Demirel, benzeri şartlarla karşılaşsa da cumhurbaşkanı seçilmeyi başardı.

Özal zamanındaki ekonomik durum farklılaşmış, ülke bir zamanlar Türkiye’yi 70 sente muhtaç hale getiren Demirel’in izlerini taşımaya başlamıştı. Bir gecede devalüasyonlarla krizlere düştüğümüz o günlerde, Demirel, türbanlılara Arabistan’a gitmelerini söylüyordu. Ama o yine de herkesin ve benim de cumhurbaşkanımdı.

İnsanların çeşitli zorluklarla boğuştuğu yedi sene, Demirel için göz açıp kapayıncaya kadar geçivermişti. Önce yeniden ikinci kere cumhurbaşkanı seçilmenin yollarını aradı. Bu kararı meclisten geçiremeyince, yeni bir cumhurbaşkanı adayı aranmaya başladı.

Teamülen mecliste en çok oya sahip olan Demokratik Sol Parti liderinin bu göreve getirilmesine, kimse kolay kolay hayır diyemezdi. Ama sayın Ecevit ne yazık ki yüksek okul mezunu olmadığı için cumhurbaşkanı seçilemiyordu.

Bunun üzerine Ecevit, dışarıdan bir cumhurbaşkanı formülü önerdi ve sayın Ahmet Necdet Sezer üzerinde mutabakat sağlandı. Sezer’in daha ilk günlerde bir kırmızı ışıkta durması ve markette normal bir vatandaş gibi alışveriş yapması, herkesin onu sevmesine sebep oldu. O benim de cumhurbaşkanımdı.

Ancak sonraki günlerde her şey beklendiği gibi gitmedi. Hiç umulmadık bir zamanda sayın Sezer, Ecevit gibi nazik bir başbakana Anayasa kitapçığını fırlattı ve ülkede büyük bir kriz başgösterdi. Ecevit’in “eşi görülmemiş bir olay” diye tarif ettiği bu durum, borsanın düşmesine, doların fırlamasına, gecelik faizlerin 3000’lere kadar çıkmasına sebep oldu.

Bir gecede insanlar yarı yarıya fakirleştiler. Döviz borcu olanlar battı. İthalat, ihracat, Türkiye’nin ekonomisi çöktü. Olan yine fakir fukara halka oldu. Sırtımıza vurulan yeni kamburun acısını çekmeye mecburduk. Hâlâ da çekiyoruz. Sezer işte bu halkın cumhurbaşkanı olduğu gibi benim de cumhurbaşkanımdı.

2002 seçimleriyle hükümet değişince, Sayın Sezer kendisine karşılama ve uğurlama töreni yapan Meclis Başkanı’nın başörtülü eşini bir daha görmek istemedi. Milletin meclisinin başkanını o gün bugün eşsiz davet etti, eşsiz görüştü. Ama o yine bu milletin cumhurbaşkanıydı, benim de cumhurbaşkanımdı.

Bu da yetmedi, demokratik ortamda seçimle iktidara gelmiş bir partinin genel başkanını ve onun kurduğu hükümetin başbakanını, bir kerecik bile olsun eşiyle Çankaya’ya çağırmadı. Başını örten ne kadar insan varsa hepsini şaşırttı, tepkisini çekti. Ama o yine da hem onların, hem de benim cumhurbaşkanımdı.

Uluslar arası toplantılarda Türkiye hep bir İslam ülkesi olarak görülür ve gösterilir. Bu mânada İslam Konferansı Ülkeleri Teşkilatı’nın da üyesiyiz. Yeri geldiğinde herkes “bu memleketin % 99’u müslüman” diye lafa başlar. Böyle bir ülkede sayın Sezer oruç tutmasa bile, tutanlara saygı duyması gerekirken, bir ramazan günü suyunu rahatça içti. Ama o hâlâ bu milletin ve benim de cumhurbaşkanımdı.

Sayın Sezer Anayasa Mahkemesi üyeliğine bir atama yaptı. Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok’u bu göreve getirdi. Sayın Özok, ben bir siyasi parti olan CHP’ye kayıtlı üyeyim diyerek görevi iade etti. Bu kadar taraf birini tarafsız bir göreve getirmesine rağmen o yine bu milletin cumhurbaşkanıydı ve benim de cumhurbaşkanımdı.

Rektörlük atamalarında, veto ettiği yasalarda ve daha benzeri pek çok davranışlarında “CHP’den daha CHP’li, gerçek muhalefetin başı” gibi sözlerle hep eleştirildi sayın Sezer. Ama o yine bu milletin cumhurbaşkanı benim de cumhurbaşkanımdı.

Yeri geldi başbakanın, meclis başkanının elini sıkarken yüzüne bile bakmadı sayın Sezer. Devletin üst kademesinde bir huzursuzluk izlenimi yarattı. Halbuki biraz güler yüzlü olsa, yine aynı şeyleri yapsa değişen bir şey olmazdı. Ben bunları tenkit eden yazılar da yazdım. Ama o yine de benim cumhurbaşkanımdı.

16 Mayıs’ta görev süresi bittiği halde cumhurbaşkanlığı makamını terk etmedi. Meclise süreniz bitti diyerek iş yaptırmayan, aynı gerekçeyle Hükümet’in tayin tekliflerini onaylamayan Sezer, kendisi haklarını kullanmaya devam etti ve hâlâ da ediyor. Ama o yine de bu milletin cumhurbaşkanı ve benim de cumhurbaşkanım.

Aklıma gelen bazı örneklerde de belirttiğim gibi, sayın cumhurbaşkanımızın benim tasvip etmediğim bazı yanları var. Bunları da açıkça yazıyorum, söylüyorum. Ama hiçbir zaman aklımın ucundan “o benim cumhurbaşkanım değil” demek geçmedi. Aklıma gelse de böyle bir şeyi söylemeye ar duyardım.

Neticede bir ülkede yaşıyoruz. Bu ülkenin yasaları var, örfleri var, âdetleri var. Her şeyden önce medeni insan, fikrini beğenmese de başkasına saygı duyabilen bir insandır. İnsanî özelliklerimiz de bize büyüklere karşı saygılı olmayı öğretmiştir.

Demokrasi zırhına bürünerek onlara alenen yanlışlarını söyleyebilme, kızdığımız beğenmediğimiz yanlarını açıklayabilme imkanına ve hürriyetin sahibiz, ama onlara hakaret etme özgürlüğümüz yok.

Hele bunu sahip olduğumuz bir köşede aklımıza geleni yazmaya izin veriyorlar diye yapmak, sorumluluk bilincinin de farkında olmamakla eşdeğerdir.

Bugüne kadar gelip geçen cumhurbaşkanlarından bir şekilde zarar görmüş, onuru incinmiş, ona karşı olumsuz bir kanaate varmış milyonlarca insan vardır. Onlar bu düşüncelerini dillendirmediler diye, herkesin mutlu her şeyin güllük gülistanlık olduğunu söyleyebilir miyiz? Herkes bu gerçeği kabul ediyordu da, bu olumsuz kanaatini uluorta hakaret tarzında söylemeyi akıl etmek, sadece Bekir Coşkun beyin mi aklına gelmiştir?

Anayasa’nın 104. maddesi, Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil eder; der. Bu yüzden “ben bunu kabul etmiyorum, bu benim cumhurbaşkanım değil” demek, sonucu hiçbir şekilde değiştirmez.

En basit örnekle siz işyerinizdeki âmirinizi veya patronunuzu sevmeseniz de o sizin patronunuz ve âmirinizdir. Sizin onu sevmemeniz bu gerçeği değiştirmez. Yeri geldiğinde onun verdiği işi yapmakla yükümlüsünüz. Ancak beğenmiyorsanız başka bir işyerinde çalışmak üzere işten ayrılabilirsiniz.

Hem yasal olarak hem realite olarak böyle bir imkan yokken, “Gül benim cumhurbaşkanım olmayacak” polemiği bana, sorumluluğunu üstlenemediği bazı durumlarda, “benim böyle bir oğlum yok, benim böyle bir ailem yok” şeklinde beyanatlar veren âciz insanların durumunu hatırlattı.

Herkes bilir ki, böyle bir söylemle insanın ne oğlu oğulluktan, ne kızı kızlıktan, ne kardeşi kardeşlikten, ne annesi annelikten, ne de babası babalıktan çıkar.

Demokratik kurallar içinde ve meşru bir zeminde seçilen her cumhurbaşkanı, -özel olarak sevmesek de- hepimizin cumhurbaşkanıdır, benim de cumhurbaşkanımdır. Ne yazık ki sizin için oluşturulmuş bir istisna olmadığına göre, sizin de cumhurbaşkanınızdır, sayın Coşkun...

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Ben Abdullah Gül'ü Ermeniler destekliyor demedim....bu bir...ağzımdan çıkanı hem kulağım duyar hem de gözlerim görür...bu iki...Partisinden bahsettim...bu da üç...AKP yi önceki yazımda belirttiğim odaklar elbetteki destekliyorlar...Tabiiki açıkça değil...Ama AKP'nin iktidar olmasını  içten içe, bazen açıkça istemekteler...Bu üstü kapalı bir destek olmaz mı...Çünkü bu iktidar her istedikleri tavizleri vermeye hazır...Kıbrıs Allah'tan Rumlar hayır dedi de elimizden çıkmadı...Ermeni konferansı için Adalet Bakanı mahkeme kararına hile yolunu gösterdi hatırlayın...o üniversitede değil bunda yapın diyerek...ABD'nin dediklerin zaten yapıyorlar...AB 301 i değiştirin diyor görün bakın değiştirecekler...Barzani,Talabani istediği gibi konuşur...Sen ne diyorsun diyen çıkmaz...Daha ne...AKP'yi bu odaklar kapalı açık desteklemiyor mu her denileni yapıyorlar çünkü...  

Murat Parlak 
 13.09.2007 13:53
Cevap :
Aşağıda yorum metni bulunan Murat Parlak sen değil misin? Benim verdiğin cevaba karşılık yazdıkların da yukarıda. Kıvırmanın bu kadarı da fazla değil mi arkadaşım? Seni kendinle başbaşa bırakıyorum.  13.09.2007 22:32
 

Hukuken cumhurbaşkanı oldular bunun önünde her hangi bir engel yok...Ayrıca Cumhurbaşkanlıkları tamamen uygundur anayasaya...ama bunlar yeterli değil...Toplumun tüm kesimlerinin kucaklaması gereken bir makam olduğuna göre Cumhurbaşkanlığı öyle birinin olmaması gerekirdi...ayrıca Abdullah Gül'ün dedikleri, yapmak istedikleri ortada...Değiştim demekle değişilmiyor...Atatürk'ün kurduğu bu cumhuriyet o kadar büyük ki geçmişte bu sistemi değiştirmek istediklerini söyleyenleri bile Cumhurbaşkanı Başbakan yapabiliyor...Şunu da belirtmeliyim aslında...Abdullah Gül Cumhurbaşkanı bence de olmalıydı...Çünkü toplumdaki bu koşulsuz bağlılığın yerini biraz düşünmeye bırakması için yapacaklarını görmek gerek...Bu kişinin takıyyesini görmesi gerek bu ülke yurttaşlarının...Bir bakın partisini destekleyenlere...ABD,AB,Barzani, Talabani,Ermeniler ve içimizdekiler...Sadece bu bile yetmez mi...

Murat Parlak 
 11.09.2007 11:21
Cevap :
Son cümlenize katılmak elbetteki mümkün değil. Bir partiyi, bir kişiyi sevmemek ayrı bir şey, ona olmayacak şekilde iftira etmek ayrı bir şey. Abdullah Gül'ü Ermeniler'in desteklediğini düşünmek... İnsan azıcık "ben ne diyorum yahu" diye kendine sorsa, söylediğine pişman olur. Bu kadar da peşin hükümlülük olamaz. Katkınız için teşekkürler...  11.09.2007 17:03
 

Bir matematikci olarak farkli bir giris yapmak istedim. Sanirim sizde sonucu "2" buldunuz. Peki nedir bu iki ? 2 kattir. Diyelim "dinci" bir belediye verdi bu kat iznini ve ciktiniz. Ustune birde cekme kat? Daha dun gorustugum Iran'li bir arkadasim, memleketlerinde kizlarini nasil 9 yasinda evlendirebildiklerinden bahsettiginde kanim donmustu. Oysa O, okadar rahatca anlatiyorduki bunu... Islamiyet tarihine baktigimizda, daha aciklilarini gorunuyoruz, ustelik kendi peygamberimizin tarihinden... Bu sinirli karekter sayisi ile, sayin Gul sunu dedi, bunu dedi, su gorusten geliyor demiyecegim. Soylemek ayri seydir, dusunmek ayri. Benim bakacagim ise "eylem" dir. "Amel" diyelim sizin icin. Hele siz doktora yaparken, ulkenin universitelerinde aydinlatmakla gorevli iken, gorucu usulu ile 14'unde bir kizla evlenmeniz nasil adlandirilir ? Adini koyun hocam lutfen ? Ne denir buna halk arasinda ? Sayin Sezere atip tutmak kolay ama siraladiginiz onca sey arasinda elle tutulur tek madde yok

Bilge Cagatay 
 27.08.2007 8:19
Cevap :
Çok geniş yelpazede bir değerlendirme yapmışsınız. Matematik, din, belediye, imar, İran, 9 yaş, İslamiyet, tarih, peygamber, amel, eylem, üniversite, doktora, görücü usulü... Bu konuda çok dolu olduğunuz belli. Hepimiz kendi düşüncelerimizi savunmak için bir şeyler mutlaka buluyoruz. Mutlak doğru yerine karşılaştırmamız hep tencere hikayesi gibi seninki benimki şeklinde yapılıyor. Aslında hepimiz daha iyi ve daha mükemmel olma yolunda gayret sarfetmeliyiz. Bütün bu çırpınışlarımızın temelinde herhalde huzurlu bir yaşam arzusu var. İnşaallah iyi şeyler olur da hep birlikte daha güzel, daha mutlu bir hayat yaşarız. Katkılarınız için teşekkür ederim.  27.08.2007 12:26
 

Herkesin bakışı farklı olabilir. Sizin için o makama (her nasıl gelirse gelsin) gelmiş olması bazı sıfatları almaya hak kazanmasına yetebilir. Benim için yetmiyor. Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan'ın hiç hazetmemiş olsamda, geçmişlerini bir kenara bırakırsam, sırf dindar cumhurbaşkanı tanımlaması için bile kabul edemem. Bu öyle bir kelime ki, basitce söylenen ama altında bence ağır itamlar barındıran-ben dindarım diğerleri değildi. -Ben Allah'a daha yakınım.- Eğer bir peygamber seçilecekse (fakat sanırım bunu ancak tanrı yapabilir) diyecek lafım olmaz. Kaldıki ben insanların kalbinden geçenle, dilinden geçen arasında, çok fark olduğuna yeterince şahit olmuş bir kişiyim. Bir insanın ne kadar dindar olduğunu ölçmek bize mi kaldı. Gündelik yaşamı, tavrı nasıl olursa olsun bunu ancak tanrı bilmez mi? Ben her ikisininde Türkiye'nin halen ayakta kalmasına ve arap ülkelerinden daha medeni yaşamasına sebep olan değerlere saygı duyduklarına inanmıyorum. Dolayısıyla beni temsil ettiğinede.

*!acemice!* 
 25.08.2007 19:23
Cevap :
Hepimiz farklı görüşlere sahip olabiliriz. Aynı konudaki farklı düşünceler bazen problem yaratabiliyor. Cümlenizi "inanmıyorum" diye bağlamışsınız. Düşünceleriniz sizin için bir inanç haline geldiyse benim yapabileceğim bir şey yok. Ben fikir bazında kendi düşüncemi ortaya koymaya çalışıyorum. Tabii siz de kendi düşüncenizi söyleyebilirsiniz. Katkıyarınız için teşekkür ederim.  28.08.2007 21:14
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 859
Toplam yorum
: 1414
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 943
Kayıt tarihi
: 21.06.06
 
 

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, ekonomik..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster