Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Nisan '18

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
76
 

O Çılgın Mavilikte Aşkına Tutsakken Ben...

O dipsiz kuyudur aşk…Sadece karanlığa bakmak, içinde yaşadığın karanlık seninmiş gibi karanlıkta yaşamayı yeğlemek… 

Ne kadar düşünce girdabında dolanır insan. Koşmak istersin tökezlenirsin. Karanlığa doğru koşarsın var gücünle, sadece korkuları doldurursun içine. Koşup kurtulacağını zannedersin bu korkulardan bir anda bu korkular boşluğunda bulursun kendini.
Oysa ne kadar da çok insan yaşar karanlıklarda, onlar da korkarlar mı ki?

Yaşadığın yeri, şehrini ve aşkını terk edersin, karanlık çöken bir akşamın sonunda, atarsın kendini başka bir şehrin ışıltıları arasındaki kendi karanlığına…
Geriye doğru bakmayacağını ve bu aşk kâbusundan kurtulacağını zannederek o başka şehrin kuytularında bulursun gölgene bastığın kendini…
Yok oluşa, kayboluşa veya hayatı yeniden yaşama arzusuna bırakırsın kendini… Tükenmişliğinden kurtulacağını zannettiğin başka bir tükenişe atarsın kollarını kucaklaşarak yeni umutla…
O dipsiz bir kuyudur aslında, dibe düştükçe, düşmek olursun hayatının son umutlarında…

Nereye kadar gidersem gideyim, orada bitiririm kendimi dersin…
Boşlukta dolanıp duracağına bir son neresiyse orayı bulayım bitsin bu kaçış dersin…
Gecedir yıllarca seni koynunda tutan, oysa o taş örgülü eski zaman harçlarıyla özelleşmiş bir taş duvardır durup durup çarptığım boşluk… Gece…
En sevdiğin, canım dediğin, can o duvarın yıkıntıları arasında kaybolmuştur… Söküp alamazsın geriye, o harçların içinde kaybolmuştur. Yüreğinin bütün yüksek ritimleri ile çarptığı bir anda dokunmak istersin, buz keser parmak uçların, bazen de yangın ateşine bürünür avuç diplerine kadar yanarsın, dokunmak istediğin o korda… Oysa o seni duyamaz, göremez, belki de hissedemez, koyu bir farkındasızlığın içinde, en büyük yangınların olur onun bu hali… Oysa o dizlerini çekmiş, başka bir kolda uyuyordur, rüyası bile ilgilendirmez onu… O farkındasızlıkla… Sense yanarsın cehennem kapısındaki o kızıl alev sıcaklığındaki alevlerle…

Oysa bir ses duymak istiyor insan, gecenin buğusundan, sisinden…
“Beni, duyuyor musun, ben, ben de senin gibi alev içindeyim, bir düşün çektiğin acıları, benimkilerin yanında bir hiçsin, acılarda… Bir bak bana, ruhum titriyor. Bir aynadan kendine, bir camdan karanlığa, bana bak, ben, ben gibi misin? Bak sokak terbiyecisi, rüzgâr bekçisi, yağmur dilencisi ve ışık körü, yalnızlık taşıyıcı ben, senden farkım bu, bu işte…” Diyerek soğuktan üşüyen avuçlarını ciğerlerinden çıkan hava ile ısıtmaya, üflemeye çalışıyor, terk edilme temsilcisi… Ben…

Hangi şehirden kaçsan o şehrin sabahında uyanıyor insan… Gözlerini açıyor, O şehrin ışıklarına… İki elini dizlerinin arasına sokup, omuzlarını sallayarak… Ve bir sevinç gibi, ohhh diyor terk ettiğim şehrimde kaldı her şey ve özellikle O diyor… Yeni şehrin güneşinin sıcaklığı ısıtacak sırtımı ve ben artık aşk üşümesinden kurtulacağım…
Oysa yalnızlığın O yakıcı dokunuşu bir anda omuzlarına vuracak ve sarsıla sarsıla ağlatacak vedasız gidişin acısı…
Ve o uyanışta, ilk aklına terk ettiği şehri özlemek gelir, kaçaklık kahredici bir düşten başka bir şey değildir aslında...

Beni sakla sevgili…

Bir zaman aşımı yaşam,
Bir çöl sıcaklığındaki 
Tozlu yaşam
Arınmış düşlerin ardına gizlenen
Saklılık
Özlenmişlik ve de özlemek
Kaybolmuş düşleri hatırlama 
Zamanı
Bir yetimlik
Bir bezmişlik
Ve
Sarmalanmış bir bekleyiş
Umut
Bir yolculuk
Ve
Kaybolmuş düşlerin ardına sığan asilik
Belki bir benlik savaşı
Belki de vazgeçiş tüm alışkanlıklardan
Sevgiye dahil tüm cümlelerden
Tüm onur savaşımından 
Vazgeçiş…

Zamana akıştan direnmeye 
Bir yokluk zamanına ulaşan kişilik savaşı
Kendine güven
Ve
Hırpalanmış hayatlar
Hepsinin sarmalandığı bir müziğin tınısı
“belki o da beni özlemiştir, benim özlediğim kadar” demenin
İçine saklanan tüm gelecek…

Beni sakla sevgili
İstersen bas bağrına
İstersen göm bataklığa
Az zaman ver bana
Saklanayım kendi kendime olmazsa
Biz hüzünlerin içine saklanmışken
Hüzne bulanmıştı hep yüzümüz

Kaç zaman ertesine attığımız düşlerdi bunlar el ele dolaşacağımıza, beraberce güleceğimize dahil, olmadı zaten olamazdı da sen hayallerinin gerçekliğini unuturken, ben sadece zamanı kovaladım sen beklersin gitmezsin diye, olmadı olamadı, zaten de olamazdı, sen gidenlerin gölgesine sığınmıştın bense bekleyenlerin...

Belki de sadece beraberliğin dikenleriydi bu kaçışın sebebi, oysa gül demetleri taşımışlardı yıllar, yıllar boyu birbirlerine… 
Aslolan sevgiydi, dürüst aşktı, belki çaresizdi ama yaşanmıştı, yeryüzündeki en güzel meyve gibi, ısırılmıştı, dudak izleri, diş izlerine karışmıştı kucaklaşmalar ile…
Ve yalnız bırakmıyordu bu duygular hep yanında, hep yanı başında gibi sadece kendini fark ettiriyordu ve dünya boşalıyordu karanlıklarda, sadece o doluyordu bu karanlık çerçevesinin içine, ben buradayım diyordu, bakışlarıyla. Buysa bir güvendi, bir boşluktan çıkıştı, karanlığın kulvarlarından…
Ve
hep karanlıkta bırakıyordu, gözleri karanlığa baka kalıyordu insan önünü görme arzusuyla…
ve
ben buradayım kaçsan da bana kaçacaksın, bilemedin mi, sen yalnızlığını bende unutacaksın, öğrenemedin mi? 
Hep kaçışlardan sonradır ki gözlerin ip ıslak olduğu zamanlar… 
Ait olduğunaydı bu akıttığın göz yaşları, kendine bile olamıyor, kendi için bile ağlayamıyordu insan, kendine bile var olamıyordu, çünkü adanmışlığı vardı ağladığı insana...

O çılgın mavilikle aşkına tutsakken, koyveriyordu kendini kaçışların tufan savruluşuna bırakarak...
Oysa her savrulduğu yerden ayrı bir kaçış kendini hissettiriyordu.
Yaşam ve savruluş çalkantılara, duvardan duvara çarpışlara ve ezilmiş bir hayata açılıyordu bu kapı, hem de demir gibi duruşuyla...
Böyle devam ediyordu bu devinimdeki yaşam...
Aşkı terk etmekle, oysa bütün yaşanmışlığını, bütün benliğini terk getiriyordu bilinçaltına…

Oysa kaçışlar yeni bir kapı açılmasıydı hayata… Pervasızlık ve acımasızlıkla belki de kendine acımasızlıkla gelen bir bavula doldurulan her şeyin ardında bir eksik, bir unutulmuş paketleri bırakıyordu ardından… Terk etme veya terk edilme boşlukta sallanan bir sarkaç gibi, an gelir insanın beynini dağıtırcasına çıkar ortaya ve dalar gidersin geçmişin kapı tokmaklarına tutunuşlara ve an gelir bir feryat dökülür en yakın olduğunu bildiğin beynine isyanla dokunma, arkada bıraktıklarımın acı paketine… Büyük bir özenle bağladığım kurdelelerini kesme diyerek hıçkırıklı feryatlarına…
Oysa bütün güzellikleri yeni bir günde yeni bir sabah güneşi doğar, omuzlarını ıslatırcasına bakarsın ışık huzmelerine, perdenin bir aralığından girip, halının üstündeki parlaklığa…
Güneş de doğar dersin yeni güne, her doğuşun ölümü olduğunu bilerek ve ardından karanlığın olduğunu hissederek…
Kırık dökük benliğimizin bir gün şafakla beraber onarılacağını düşünerek, kaldırır bavulları bir köşeye kaçışlarla kayboluşlara dalar gider insan… Ve bekler…

Aşk ne kadar kurban alıcıdır ki terk ettirir kendini, kendine… Hem de gülümseyerek… 
Yeni bir kentte doğar güneş kaçaklar için
Yeni bir kenttir umutların doğduğu yer
Karanlıklardır kaçışların mahkumiyeti
Ve bir bekleyiş veryansın eder 
Unut geride bıraktıklarını diye
Oysa ta orta göbeğine düşersin 
Yeni kentte de yangının
Ve bir feryat daha
Artık hiçbir şehri aşkım için yakmayacağım 
Ve aşkım için hiçbir yanan kentte aşık olmayacağım
Hiçbir kentte aşk sınavına girmeyeceğim
Ben aşka uzak aşk içimde benden bana yakın, yaşamaya çalışacağım
Hür özgün özgün…

Günaydın kocaman kocaman kahkahalarla 
Kocaman bir yürekle
Merhaba… Günaydın yeni gün, bir yorganım olacak belki kuş tüyünden, üşümeyeceğim, Otoban turnike önlerindeki gibi, sımsıkı örteceğim kalbimi yeni aşklara, bir göçebe kuşu gibi yaz kış taşıyacağım yorganımı üşümeyeceğim…

Hep karanlıklar basar bakışlarımı 
Hep geciktiğim zamanlardır sabahlar
Bir turna kanat çırpar göletten
Oysa ben geç duyarım sesini
Bir ses çağıldar sevgili sesi gibi
Düşer ırmak sularıyla
Yosunları yalayarak
Oysa hep geç gelir avuçlarım susuzluğumda
Bir ses vardır 
Seni seviyorum diye haykıran
Oysa duymazlığa gelir aymaz yüreğim
Boş vermişliğe sokar, korkar, titrer, üşür
Tutmak istemez içinde saklamak istemez içine
Yine kaçar, kaçak olur diye
Bükük boyunlu bir lâledir o…

Hadi çıksın karşıma yeni bir aşk, üşütsün beni, hadi hadi çıksın karşıma yeni bir aşk üşüsün, ama bu sefer gömleğimi çıkarıp onun üşüyen bedenini örtmeyeceğim, yorganımla, onun aşk büyüsüne kapılıp, sarmalamayacağım onu, Dursun durduğu yerde, yolun açık olsun her şeyin bir bedeli vardır, ödenir… Bu bedel sensen silinirsin, zor da olsa silinirsin...

Mustafa yılmaz

Mustafa Yılmaz 4 
 

 

Halide Köksal bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 44
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 83
Kayıt tarihi
: 21.10.11
 
 

Hayat mı hırçındı yoksa yazı mı? ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster