Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Aralık '16

 
Kategori
Psikoloji
Okunma Sayısı
59
 

O gece o adam, “abla”nın içinde gördüğü...

...derin helezonun dibinde yatan, çaresiz küçük çocuk “abla”yı sevmiştir.
 
Kadının, bileğinden değil, dirseğinden değil omuz başından güç alarak savurduğu tokat, masanın öbür yanında, karşısında oturan kocasının yüzünde şaklar; gözlüğü fırlayan adam “abla”ya çok uzun gelen bir sessizlik anından sonra yavaşça yerinden kalkar, koltuğun arkasına uzanır gözlüğünü bulur, kontrol eder, yerine yerleştirir, bir şey demez, hiç ses çıkarmaz. Kadın çığlığa yakın tonla yakınmaya devam ederken onunla aynı tarafta oturan “abla”nın aklında nereden girdim bu işe, nasıl sıyrılsam? düşüncesi, pes perdeden yapmayın, etmeyin demekte…
 
Tüm parçaları yanlış boşluklara yerleştirilmiş, tamamen dağıtılmadan her bir parçanın doğru yeri bulması imkânsız bir puzzle! Kırık bir aşk hikâyesi yüzünden intihara kalkışmasa, ana babasının, varlığını fark etmeyeceği genç kızın ağabeyleri, siyâsi hâl ve gidişlerinden kaynaklanan bir takım olaylarla ailenin gündemini tamamıyla işgâl eder. Unutulmuş çocukluk ve ucuz atlatılan intihar olayına karşın sevdiği bir başka adamla evlenme şansına kavuşur genç kadın ama travmatik yetişme biçimi etkisini göstermekte gecikmez: Üçüncü yıldan sonra cinsellik boyutu olmayan bir evlilik yaşamı sürdürmeye başlarlar. “Abla”nın kadınla iş arkadaşı olması bu garip evlilik ilişkisinin kangrenleştiği döneme denk gelir. Vak’a çok ağırdır; “abla”yı aşar, kadına birkaç yıl önce katıldığı grup terapilerinde birlikte çalıştıkları uzmanlarla görüşmesini önerir, randevu alır; iyi niyetle, gayretle gittiği birkaç görüşmeden terapi sonraları işyerine, gözleri ağlamaktan kan çanağı, dönen kadın, doğru parçaların doğru yerlere konabilmesi için gereken yeniden parçalanma sürecinde öyle acı çeker ki vazgeçer ve “abla”nın tüm yüreklendirme çabasına karşın terapiyi bırakır.
 
Bu durumda hemen herkesin yaşadığı biçimiyle hatanın kendisinde değil kocasında olduğunu iddia eden kadınla, kişilik testlerinden olumlu sonuçlarla dönen kocası arasında daha çok hatanın kendisinde olabileceği düşüncesini aşamamanın yarattığı gerginlik yüzünden şiddet içeren sert tartışmalar yaşanmaya başlar.
 
Aralarında, kadının diz çöküp “abla”nın ellerini öperek yardım istediği dramatik bir sahnenin de yaşandığı, geniş zamana ve zemine yayılmış bir Konsomasyon Taburesi dönemi başlar. İş ilişkisinin dışına çıkmak ve ikilinin, bayağı çetrefil hikâyesine dâhil olmak istemeyen “abla”nın mesai yazarım bak! diyerek yaptığı şantaja da kulak asılmaz ve böylece ikilinin gönülsüz terapisti olur.
 
Adamın olumlu çıkan kişilik testleri, terapiyi yarım bırakmış kadın tarafından yeni bir darbe olarak algılanır/yaşanır. Bu arada hayat sürer, adam başka yerde çalışıyor olsa da birlikte çalışıldığı zamanlarda iş yeri küçük olduğundan her olay ekibin tümü tarafından paylaşılır.
 
Adamın çalıştığı işyerinden bir başka kadının, onu, görünürde, geçerken arabasıyla evinden alıp evine bırakma ötesine geçmeyen ilgisi, mevcut şartlarda, kızın telesekreterine hakaret dolu mesajlar bırakmaya varan başka bir krize neden olur. Geceleri “abla”yı uykusundan uyandırıp telefonla terapi talepleri, bu gece sana gelebilir miyim?ler, sayısız intihar tehditleri... Bu arada “abla”nın tarafsız olmaya çalıştığı, olmayan cinsel yaşamın da tartışıldığı, detaylı bir çok oturum gerçekleştirilir.
 
Nihayet, bir süre ayrı yaşama kararı alırlar, adam başka bir ev tutar, taşınır, yeni yaşamı hep beraber bir parti ile kutlanır; bir kaç ay sonra genellikle yeni seçenekler yaratma konusunda güvensiz çiftlerin yaptığı gibi karı koca yine bir araya gelirler.
 
Öte yandan, aslında tüm bu dönem boyunca adam, “abla”ya aşıktır.
 
Bu gürültü patırtıdan yaklaşık bir mevsim önce, bir Cuma akşamı iş çıkışı “abla”yı da ite kaka yanlarına katıp Taksim’e, veresiye de içtikleri cafe/bara giderler, sohbet ilerler, her zaman olduğu gibi baş konu “abla”nın yalnız olmakta niye ısrar etmesidir?.. Konu yine masaya yatırılıp irdelenirken “abla”nın arkadaşı uyur/sızar, sohbeti kocası sürdürür; gecenin iyice ilerlediği bir saatte, sorguya dayanma gücünün sonuna gelen ve ne olursa olsun itiraf etme sınırına dayanan “abla”, rakının da etkisiyle olacak, çok içten bir açıklama yapar, acı çekmekten korktuğunu söyler. 10 yıl sonra, bu gün bile, bu konuşmayı hatırlarken "abla"nın gözü önüne, acı çeken/çekmekten sakınan, embriyon pozisyonunda bacaklarını karnına toplamış, ışıklı, rengârenk, derin ama çok derin bir helezonun dibinde yatan küçük bir çocuk/bebek gelir. “Abla” adı gibi emindir, o gece o adam, “abla”nın içinde gördüğü, en derinde yatan çaresiz “abla”yı sevmiştir.
 
Kriz yaşanırken, hiçbir şey söylemediği -ki adamın yapısında bu yoktur- “abla”nın odasında, o çalışırken masası karşısına düşen koltukta oturup, gözünü anlamazdan gelen “abla”ya dikerek çooook uzun zamanlar geçirmişliği vardır. Birlikte içme fasıllarının devam ettiği görünüşte her şey yolunda akşamlarından birindeki, çok hassas bir durumu da “abla” Basiret Hanım desteğiyle, ben senin karınla başa çıkamam! deyip şakayla karışık atlatır. “Abla”nın arkadaşı, burnunun dibindeki durumu kabullenecek cesareti/gücü olmadığından çok akıllı bir kadın olmasına karşın kaybettiği yüzüğünü karanlık diye bodrumda aramak yerine kapı önünde bakınan Nasrettin Hoca misâli, kocasının iş arkadaşına, hayâli sevgiliye yansıtma yolunu seçer.
 
Karı koca bir araya geldikten sonra çalıştığı iş yeri kapanan adam, karısı ve “abla”yla beraber çalışmaya başlar, 1999 depremini beraber yaşarlar, işyerini daha sağlam bir semte taşırlar, adam kısa dönem askerlik yapar döner, bir haciz yaşarlar. Sonunda “abla”nın yıllarca karısıyla anlaşıp belirledikleri ücreti, iyiden iyiye iş bölümünde söz sahibi olan kocaya fazla gelir, anlaşmazlık “abla”nın işten ayrılmasıyla sonuçlanır.
 
Öncü ve artçı sarsıntılarıyla uzun zamana yayılmış bu dehşetli depremler dizisinden “abla”, kız  kardeşinin baktığı bir kahve fincanında gördüklerini, etraflıca tarif ederken söylediği …bu dönemden, bir yangından geçer gibi ama hiç etkilenmeden, alevler arasından sıyrılıp çıkacaksın!.. dediği gibi çıkaaaar gider.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Sayın Fatma Hanım; üzülerek belirtmeliyim ki, makaleniz bir psikoloji yazısı değildir. Ya bir öykü veya bir hikaye benzeridir. Selamlar

Cemal Zöngür 
 21.12.2016 13:23
Cevap :
Uzulecek bir sey yok der, "abla", yine de bazi yazilarini nasil kategorize edecegini bilemez. Pek cogunun ezoterizm basligi altinda anlamli olabilecegini bilirse de oyle bir kutucuk bulamaz. O da oylece yollar "su akar" der "yolunu bulur". Bir baska bakis acisiyla da hersey psikolojidir "abla"ya gore... Kusur etmisse hosgorule...  21.12.2016 18:21
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 591
Toplam yorum
: 50
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 48
Kayıt tarihi
: 27.07.15
 
 

İstanbul'da 20 yıldan fazla, tasarımcı grafiker olarak çalışırken bir kız çocuğu da yetiştiren "a..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster