Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Mayıs '11

 
Kategori
Yolculuk
Okunma Sayısı
1041
 

O vazgeçmişti, tanrı yaşamasını istedi !

O vazgeçmişti, tanrı yaşamasını istedi !
 

 

Ee, benim hamurumda da havacılık var. Okuldan arta kalan zamanlarda babamın yanına gitmeyi, uçak kokpitlerine oturmayı çok severdim. Diyarbakır'daki kolej yıllarımda da en sevdiğim şey uçakların İngilizce Service Manual'lerini okumaktı. Bir keresinde T41'i (Cessna 172) çalıştırmıştım da askerler nasıl koşmuştu uçağa! Babamın enseme yapışan tokadının sızısını hâlâ hissederim. Meslek olarak ne asker olmayı ne de pilot olmayı seçmedim. Eskiden ticari uçak pilotluğuna ancak ordudan geçebiliyordunuz; ama şimdi yanlış hatırlamıyorsam, Anadolu Üniversitesi de pilot yetiştiriyor. Ben de yılda yarım milyon milden fazla uçan, tüm uçakları teknik spesifikasyonlarına kadar bilen sıkı bir yolcu oldum. Ailemizde THY, Pegasus ve SunExpress'te görevli 7 Kaptan ve First Officer (İkinci Pilot) olduğunu söylersem nasıl bir aile olduğumuzu anlarsınız. Bu arada, sürpriz sekizinci pilotumuz da bu yaz PPL brövesini takmış olacak. Jonathan neden düşünceli sanıyorsunuz:)

Havaalanlarını da çok severim. Mesela Londra'ya 3.5 saatte direkt uçtuğum çok nadirdir. Çoğunlukla Lufthansa ile Münih ya da Frankfurt aktarmalı uçarım. Böylece hem iki farklı uçakla uçmuş olurum hem de Franz Josef Strauss ve Rhein-Main'da insan manzaralarına dalarım. Zaman zaman da Paris Charles de Gaulle ya da Viyana Schwechat'ı tercih ederim. Böylece, 3.5 saatlik uçuş en az 6 saate çıkar; ama havacılık kültürüme de katkıda bulunmuş olurum. Tabii, bu keyifli seyyahlık iş öncesi bir gününüze patlar. Oysa patronlar işinize 5 dakikada gelmenizi, evinize 5 günde dönmenizi bekler:)

Pazartesi akşamı Frankfurt Havalimanı'nda 21:35 Londra uçağını bekliyorum. Ay Üssü Alfa'ya konuk olmuş, farklı galaksilerden gelmiş canlılar gibi hareket ediyor yüzlerce yolcu. En büyük hayalim: Bir gün insanların Kaptan Kirk'ün gemisi Atılgan'da (USS Enterprise) olduğu gibi, istedikleri yere ışınlanabilmesidir.

"Lütfen beni Londra'ya ışınla Scotty!"

Ben Atılgan'ın köprüsünde Jonathan'la Mr Spock'ın sen mi bilgesin-ben mi bilgeyim atışmasını izlerken ayağıma dokunan bastonla kendime geldim. Hemen ayağa kalktım ve yanıma oturmaya çalışan yaşlı erkeğin koluna girerek yardımcı oldum. Başındaki kipasından Yahudi olduğu anlaşılıyordu. Anlamadığım bir dilde bir şeyler söyledi; ama diğer kolundaki kırklı yaşlarındaki kadın, "Dedem size Lehçe teşekkür etti." diyerek İngilizceye çevirdi. Gülümsedim, ilgimi yine gelen geçene çevirdim. Birkaç dakika sonra cılız bir kuvvetle kolumu tutan ele döndüm yüzümü. Karaciğer lekeleriyle doluydu kırış kırış derisi ve belki de titremesini bana dokunarak azaltıyordu. 90, belki de daha yaşlıydı. Yüzümü ihtiyar adama döndüm. Çok insan yüzü gördüm. Nice gözlere baktım; ama hikayesi olan bu derece güçlü bir ifade görmedim. Kırık bir İngilizceyle nereli olduğumu sordu. Türk'üm deyince, kolumdaki baskı biraz daha arttı. Diğer eliyle de sanki bastonundan güç alıyordu. Gözlerimi ondan ayıramıyordum. Bana bir şeyler anlatmaya niyetlendiği belliydi.

"Osmanlı Sefaradlara kucak açmıştır ve ayrıca, siz İsrail'in bağımsızlığını tanıyan ilk müslüman ülkesiniz. Biliyorum, bugünlerde bize kızıyorsunuz; ama özlerinde iki toplum da birbirlerini çok severler. Kardeşim İstanbul'da çok mutlu yaşadı. İki kere geldim güzel ülkenize." dedi, kısık; ama vakur bir ses tonuyla!

O yaşta günceli böylesine iyi takip etmesine hayret etmiş halde tam da Galata Bankerleri'nden bahsetmeye başlayacaktım ki gözleri kapandı, başı önüne düştü. Telaşlandım.

"İşte böyle birden uykuya dalıyor. Az sonra uyanır, merak etmeyin." dedi torunu.

"Oldukça yaşlı görünüyor."

"Dedem Ephraim 94 yaşında. Zamanında çok iyi bir avukattı. Berlin'den dönüyoruz biz de. Wroclaw'da yaşıyoruz."

"Ortak tarihimizi iyi bilmekle kalmayıp, günceli de yakından takip ediyor dedeniz. Aklı da hafızası da yerinde. Kız mı, erkek kardeşi mi yaşıyordu İstanbul'da?"

"Itzhak yaşadı ailesiyle. Balat'ta çok güzel bir evleri vardı. Benden önce kavuştu Allah'a." dedi, birden uyanan Ephraim Amca.

Gülümsedim ihtiyara.

"Ne işin vardı Almanya'da evlat?" derken kipasını düzeltti titreyen eliyle.

"Burada bir işim yok, aktarma yaptım, Londra'ya gidiyorum. Siz de Berlin'den Wroclaw'a dönüyormuşsunuz. Torununuz söyledi."

"Ha-Shoa Berlin!! Gençliğimde 8 ay misafir oldum o güzel şehre!! Ölmeden de bir kez daha göreyim dedim! Bilir misin cennet Sachsenhausen'ı?"

Cennet Sachsenhausen !

Gözlerim açık, ihtiyarın gözlerine daldım; nefes almayı unuttum. Masmavi gözler kızarmaya başlamıştı. İlk damla da düştü düşecekti. Bir asra yaklaşan ömründe kim bilir kaç kez çağlamıştı o pınarlar. Yüzündeki derin vadilerin nasıl oluştuğunu anlamıştım. Dachau gibi, üzerinde kuş uçmayan o Toplama Kampı'nı da defalarca ziyaret etmiş, gözyaşlarıma mani olamamıştım. Dik merdivenlerle inilen, patolojik deneylerin yapıldığı ameliyathanelerinin kirli beyaz fayanslarına sinen koku kesinlikle yıllara teslim olmuyordu. Oturduğu halde destek aldığı, kendisinden yüksekte duran bastonu tutan eline doğru kaydı gözlerim. Ceketinin kolu aşağıya sıyrılmıştı. Yaşlı ve büzüşmüş deride soluk mavi 03 rakamlarını gördüm. Numara ceketin altında devam ediyor olmalıydı. Yanımda acı bir tarih oturuyordu. O'nunla günlerce konuşmak, yaşadıklarını dinlemek isterdim. Ama o günleri tekrar yaşamak onun için kim bilir ne kadar yıpratıcı olurdu.

Anlayış bekler gözlerle bakıyordu torunu. Daha fazla oturamayacaktım yanlarında. Ayağa kalktım. İhtiyar, gözlerini ayırmıyordu benden. Bastonu tutan elini avuçlarımın içine aldım.

"Arbeit Macht Frei (Çalışmak özgürlük getirir) yazıyordu kampın kapısında, değil mi? Bence, Russen Macht Frei (Ruslar özgürlük getirir) yazmalıydı." dedim!

Yanaklarına yayılan tebessüm, makûs tarihi gören yaşlı gözlerin küçülmesine ve mahpus damlanın özgürlüğüne kavuşmasını sağladı.

Biraz uzaklaştıktan sonra dönüp baktım ona. Başı önüne düşmüştü. Uyuyordu.



** Sachsenhausen Toplama Kampı 22 Nisan 1945'te Sovyet Kızıl Ordu tarafından özgürlüğüne kavuşturulmuştur.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Ata merhaba,bugün çocuklar için güzel bir gündü.Tüm sevinçli halleriyle bayramlarını kutladılar.Okulumuzda marşlar çocuk şarkıları eşlliğinde oynadılar güldüler,sokaklarda bayraklarla dolaştılar.Çocukluğumuzdaki bayramların coşkusunu aradım ortamlarda, kıyaslama yaptım tabii ki, bizim dönemin coşkusu daha bir farklıydı.Caddelere taklar kurulur resmi geçit törenleri yapılır,tören bitiminde renkli macunlar,elma şekerleri,o dönemin doğal dondurmaları,pamuk şekerler yenir sonra Bornova parkında Atatürk büstünün yanında fotoğraf çekilerek gün ölüsüzleştirilirdi.Ne kadar uzun zaman geçmiş dedim kendi kendime...hoşçakal

pinar öner 
 23.04.2015 19:44
Cevap :
Merhaba Pınar Hoca'm! Ne mutlu 23 Nisan'ı kutlayabilen çocuklara, anlamını soluyabilen büyüklere! Büyük Atatürk'ün bizlere emanet ettiği Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşayacaktır. Teşekkürler, sevgiler.  28.04.2015 15:30
 

oradaymış gibi anı yaşadım yüreğinize sağlık

özden soylu 
 12.04.2013 0:41
Cevap :
Beğeniniz için teşekkür ederim, sevgiler.  12.04.2013 10:53
 

Ayrıntıları girişiniz, seçtiğiniz kelimeler, duygu dolu anlamlarla bezenmiş tasvirler..o anı bize yaşatıyorsunuz..sağolunuz..toprak

Aydın ADAM 
 08.08.2011 0:55
Cevap :
Acı bir hikaye ama beğenin için teşekkür ederim Toprak kardeşim. Sevgiler.  08.08.2011 11:07
 

çok acıklı bir hikaye.nasıl dayanabiliyorsunuz bunlara. Slmlar

Kapadokyalı 
 20.06.2011 17:02
Cevap :
Çok kolay olmuyor Adnan'cım. Ben de çok üzülüyorum. Teşekkürler, sevgiler.  20.06.2011 18:44
 
Toplam blog
: 462
Toplam yorum
: 8314
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1118
Kayıt tarihi
: 07.03.09
 
 

Ne güzel bloglar yazdık, ne muhteşem dostluklar kurduk; onlar kaldı baki... ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster