Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Mayıs '20

 
Kategori
Psikoloji
Okunma Sayısı
26
 

Obsesif Kompülsif Bozukluk

Obsesif Kompülsif Bozukluk (OKB) bir hastalıktan ziyade bir savunma mekanizması düzeneğidir"

Bugün milyonlarca insan, Obsesif Kompülsif bozukluk -diğer bir adıyla takıntı-zorlantı bozukluğu- tanısı almış bir durumda oldukça zorlayıcı bir hayat yaşam sürdürmekte. Bitmek bilmeyen temizlik ritüelleri, fiziksel ve duygusal olarak bitap düşülmesine rağmen çok saçma da gelse bazı davranışları yapmadan rahat edememe; bu gibi takıntıların ailevi, mesleki ve sosyal düzeni olumsuz etkilemesi ve hayattan alınan doyumun gitgide azaltması vs. Tüm bu zorlayıcı durumlar, insanın yaşamını bir kâbusa çevirmeye yeterli olabiliyor.

Bunların yanı sıra, sırf OKB rahatsızlığından dolayı yaşamını uzun bir süre ilaçlara bağımlı geçirmek zorunda kalan çokça insan bulunmakta, içlerinden bazıları bir dönem iyi bir başka dönemleri kötü, düşe kalka idare edebiliyorlar. Bazıları da ölümü görüp sıtmaya razı olmuş bir durumda kullandığı ilaçların tüm yan etkilerine rağmen kontrol edemedikler davranışlarını ve duygularını ilaçlarla kontrol etme derdine düşmüş durumdalar. O doktor senin, bu ilaçlar benim bir sürü farklı denemelerde bulunup bir türlü net bir çözüme ulaşamayarak acı çeken bir yığın başka bir topluluk da bulunmakta... İşin özü OKB, tek başına kişiyi; psikolojik, sosyal, mesleki ve ekonomik anlamda tüketebilen bir sorun arz edebiliyor.

OKB’nin neden kaynaklandığına dair birçok görüş bulunmakta. Olayı, salt beyin kimyasındaki değişikliklere bağlayıp buna yönelik bir çözüm üretmeye çalışan organik psikiyatri ekolünden gelenler; insanın sergilediği her bozuk tutumu, yanlış öğrenmeler ve çarpık düşünme alışkanlıklarından ileri geldiğini iddia eden “bilişsel davranışçı” ekol ya da tüm sorunun kaynağını geçmişte çözümlenmemiş yaşantılara dayandıran dinamik ya da psikanalitik kuramlar.

Öncelikle bunların hepsinin kendi bakış açılarıyla haklı olabileceklerini kabul etmek gerekir. Ancak tüm bu karmaşa, sanırım yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan çıkıyor onu netleştirememekten ileri geliyor. Ben de bu yazımda naçizane OKB’nin asıl ortaya çıkma nedenin dinamik bir nedensellikle açıklamaya çalışacağım. Yani OKB’nin kaynağında yer aldığını düşündüğüm bilinçdışındaki çatışmanın bir analizini yapmayı deneyeceğim.

Baştan şu hususu da belirtmek isterim ki, burada ortaya sunacağım tez, belli kuramlardan izler taşıyacak ancak salt bir bilimsellik arz etmesinden ziyade durumu, kendi öğrendiklerim ve OKB‘li insanlar üzerinde yapmış olduğum gözlemlerim çerçevesinde açıklamaya çalışacağım.

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, konuya uzak okuyucular için bazı kavramları basit bir şekilde açıklama gereksinimi duyduğumdan biraz uzun bir yazı olacak ama sonuna kadar okunup aktarmak istediklerim anlaşılır kılınırsa, okuyan kişiler üzerine konuyla ilgili aydınlatıcı bir etki yaratacağı kanaatindeyim.

O halde başlayalım:

Konuyu daha da anlaşılır kılmak adına biraz yaşanmışlık biraz da kurgu barındıran bir vaka üzerinden olayı örneklendirmeye çalışacağım. Öncelikle vakamızdaki karaktere bir isim verelim, adı Bayan F. olsun:

Bayan F., otuzlu yaşlarda evli ve çocukları olan, dinine ve geleneklerine bağlı, ortaokul mezunu bir ev hanımıdır. Eşiyle görücü usulü evlenmişlerdir ve kurdukları iletişimleri de fena değildir. Aralarında en bariz ortaya çıkan sorunsa cinsellikle ilgilidir. Bayan F.’nin eşi olan bey, eşine eskisi kadar ilgi göstermemekle beraber işin aslı aralarında cinselliklerini cazip kılacak pek bir uyumluluk da bulunmamaktadır. Ancak, Bayan F. ve eşi olan bey, bu konuyu çok bir sorun etmemeye çalışarak hayatlarına devam ettirmektedir. Her ikisi de muhafazakâr ve utangaç kişilikler oldukları için bu cinsellik konusunda yabancı bir kişiden bir destek alma gereksinimi falan da duymamışlar hatta bu, akıllarına bile gelmemiştir.
Bayan F. ve eşi bu şekilde evliliklerine sürdürürken her şey bir gün evlerine gelen beklenmedik bir misafirle değişmeye başlar. Tolstoy’un dediği gibi; aslında tüm hikâyeler aynı şekilde başlar, ya bir insan bir yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir. Bu ailemizin de evlerine gelen ‘yabancı’ ile hikâyemiz başlar.

Eve gelen bu ‘yabancı’, evin beyinin genç erkek kardeşidir. Köyde iş bulamadığı için iş aramak amacıyla ağabeyin büyük kentteki evine gelmiş ve bir süreliğine ağabeyi, yengesi ve yeğenlerinin yanında kalmaya başlamıştır. Aile bireylerinden hiçbiri de ansızın çıkıp gelen bu davetsiz misafirden herhangi bir rahatsızlık duymamışlardır. Zaten gelen kişi, evin erkeğinin kardeşi, evin hanımın kardeşi gibi gördüğü kayın biraderi ve evin çocuklarının da öp öz amcalarıdır. Hem gelen misafir, öyle başkalarına yük olabilecek, geçinmesi falan zor bir insan da değildir. Gayet uyumlu, abdestinde ve namazında, terbiye sahibi bir karakterdir.

Görüldüğü gibi buraya kadar her şey normal, bir sorun yok gibi görünmekte ancak misafirin eve yerleşmesinden bir süre sonra Bayan F., günlük yaptığı rutin temizliğini abartmaya başlar, bu abartma gitgide büyür ve kendi bedeninde yaptığı temizliği de gitgide abartmaya varır. Süreç içerisinde Bayan F., bedeninde ve evinde oldukça abartıya kayan bu temizlikleri yapmadığında kendisini rahat hissetmemeye başlar. En son iş, gecenin bir yarısı yataktan kalkıp makul hiçbir neden yokken banyo yapma ihtiyacı duyma ve sonrasında saatlerce banyoyu temizlemeye varınca, bu durumdan tüm aile halkı etkilenmeye başlar. Bu sergilediği istemsiz davranışlarından kendisi de çok rahatsız olan ve her şeyi denemesine rağmen sorunu kendi başına halledemeyeceğine kanaat getiren Bayan F., bir komşunun yönlendirmesiyle psikiyatriste başvurur…


Hikâyemize kaldığımız yerden daha sonra devam etmek üzere burada bir virgül koyalım ve OKB yi anlaşılır kılmak adına açıklayacağımı belirttiğim kavramları netleştirmekle devam edelim.

Açıklayacağım bu kavramlar şunlar olacaktır:

id-ego-süperego

egonun savunma mekanizması işlevi

bastırma savunma mekanizması

yansıtma savunma mekanizması

yap-boz savunma mekanizması

İd-ego-süperego

Sigmund Freud, insanın ruhsal yapısını denizdeki bir buz dağına benzetmiş ve suyun üzerindeki bölümü ‘bilinç’, altındaki devasa kütleyi ise ‘bilinçaltı’ (bu kavrama sonradan bilinçdışı denilmiştir) olarak tanımlamıştır. Suyun altındaki kısmın yüzeye yakın olan bölümünü ise ‘bilinç öncesi’ olarak adlandırmıştır. Freud, bilinçaltı katmanın cinsellik ve saldırganlık gibi iki temel dürtüden oluştuğunu iddia etmiş ve buz dağının altında kalan ve temel dürtülerin olduğu katmana ‘id’ -alt benlik- demiştir.

Freud’a göre, ‘id’in bu dünyadaki var oluş amacı -ne pahasına olursa olsun- dürtülerini tatmin yoluna gitmektir. Dolayısıyla zaman, mekân, gerçeklik, ahlak ve mantık algısından uzak bir şekilde bilinçaltında olan en temel ve ilkel benliğimiz, Freud tarafından ‘id’ olarak tanımlanmıştır. Bu bağlamda Freud’a göre dünyaya yeni gözlerini açan bir bebekte, benlik parçası olarak yalnızca ‘id’ bulunmaktadır. Bebeğin hayattaki tek amacı da ‘id’inden gelen dürtüleri hemen tatmin etmek olacaktır. Örneğin dürtü, acıkma eşiğini geçince bebek benliğinde bir gerilim hissedecek ve ağlamaya başlayarak bu açlığını tatmin etmeye yönelik bir beklenti ve çaba içerisine girecektir. Dürtünün tatmin için bekleme süresi uzadığı takdirde bebeğin hissettiği saldırganlık (agresyon) dürtüsü giderek şiddetini artıracaktır.

‘İd’ benlik parçası ile var olan bebek, zaman içerisinde gerçek dünyanın kurallarına maruz kalarak kaynağını yine ‘id’ten alan ve adına ‘ego’ -benlik- denilen bir başka benlik parçası geliştirmek zorunda kalacaktır.

Bu durumu anlaşılır kılmak için bir örnekle açıklamakta fayda var diye düşünüyorum. Her acıktığında bir an önce doyurularak bu dürtüsünün tatmin edilmesini bekleyen bir bebek, zaman içerisinde -annesinin memesiyle kurduğu etkileşime bağlı olarak- dürtü tatmininin hemen ve her an mümkün olamayacağını, memenin ağzına gelmesine engel olan fiziksel bir mesafe ve de zaman gibi kavramların rol oynadığını fark etmeye başlayacaktır. Bu sayede bebek, gerçek dünyada uyulması gereken bazı kurallar olduğunu, bu durumun kendi ‘id’indeki kuralsızlıktan çok farklı olduğunu yavaş yavaş idrak eder. Buna benzer tecrübe ve yaşantıların artmasıyla beraber bebekte ‘ego’ denilen bir başka benlik parçası oluşur. Oluşan bu ‘ego’ sayesinde bebek, zaman içerisinde dürtülerini biraz biraz kontrol etmeyi ve ertelemeyi başarır.

Tüm bu açıklamalardan ve örneklerden anlaşılacağı üzere ‘ego’ denen yapı, kişiyi gerçek hayata adapte eden bir benlik parçası olarak karşımıza çıkmaktadır. ‘Ego’dan bahsederken şunu da vurgulamakta fayda görüyorum: burada bahsi geçen ‘ego’ benlik parçası, günlük hayatta sıkça kullanılan ‘egoist olmak’ ya da ‘egoyu tatmin etmek’ gibi cümlelerde adı geçen ‘ego’dan daha farklı bir anlamdadır. Bu cümlelerde geçen ‘ego’, daha çok insanın kendisini dış dünyaya gösterme ve beğenilme arzusuyla ilgili bir kavram niteliğindedir. Oysa Freud’un kuramında bahsedilen ‘ego’, kişinin bilinçaltı ve bilinci arasındaki ilişkiyi düzenleme ve yaşama adapte olma görevi üstlenmiş bir benlik parçasıdır.

3 yaş civarında disiplin konuları ve bir takım toplumsal kurallar da çocuğun kişiliği üzerinde etkili olmaya başlar. Önceleri ayıp, günah, yanlış vs. dinlemeden içinden geldiği gibi herkesin önünde çişini kakasını yapabilen çocuğumuz, yavaş yavaş bu tür eylemleri sergilemekte çekinmeye başlar. Çocuğun bu şekilde davranmasında ebeveynlerin ve toplumdaki diğer kişilerin ‘çok ayıp’ ,’günah’ vs gibi telkinleri etkili olur. İşte çocukta böylelikle ‘ego’nun yanı sıra bir başka benlik parçası olan ‘süperego’ -üst benlik- oluşmaya başlar. Kaynağını yine ilk benlik parçası olan ‘id’ten alan ‘süperego’, çocuğun diğerleri ile etkileşimi sonucunda içselleştirdiği kurallar, yasaklar ve değerler bütünü olarak tanımlanabilir.

Bu dönemde çocuk, etrafındaki kişileri referans alarak ‘iyi’ ve ‘kötü’ kavramlarını oluşturmaya başlar. Artık çocuk ayıp, günah gibi kavramları hayatına geçiriri ve bu durumda eskisi gibi başına buyruk her konuda özgür davranmasının önüne geçer çünkü onları yaptığında suçluluk ve utanç gibi nahoş duygular hissetmeye başlar.

Büyük bir kısmı bilinçdışında kalan ‘süperego’, her türlü toplum ve ahlak kuralları, dini yasaklar, gelenek, örf ve adetleri kapsar niteliktedir. Bu bağlamda birçok insanın duygu, düşünce ve davranışlarını etkileyen “el âlem ne der” anlayışı, kişide var olan ‘süperego’ yapılanması ve baskısı ile alakalı bir durumdur.

Bu üç benlik parçasını daha da netleştirmek için kurgusal bir örnekte açıklamakta fayda görüyorum:

Yolda yürüyen bir erkek, gördüğü bir kadına karşı cinsel bir takım dürtüler hissedebilir. Kaynağını ‘id’den alan bu cinsel dürtü, o sırada o kadar çok yoğundur ki ‘id’in gerçekleştirmek istediği tek davranış şekli olayı hiç uzatmadan -adeta bir hayvan gibi- o kadına herkesin önünde tecavüz etmek olacaktır. Çünkü ‘id’ için ortamın uygun olup olmaması, o kadının bunu isteyip istemesi, davranışın olası sonuçları ya da ayıp ve ahlaksızca olmasının hiçbir önemi yoktur. Onun tek derdi, bir an önce dürtüsünü tatmin etmektir. Bu açıdan bakıldığında, ‘id’ kavramı, tasavvufta geçen bir takım nefsanî arzular (nefs-i emmare) olarak da tanımlanabilir.

‘İd’ten gelen böyle bir talep karşısında ona taban tabana zıt özellikler barındıran ‘süperego’ devreye girer ve ‘id’e şu mesajı verir: “Bu yapmak istediğin çok çirkin, ayıp ve günah Fakat bu mesaj ‘id’ için hiçbir anlam ifade etmez, dolayısıyla ‘id’, bir taraftan, ‘süperego’ diğer taraftan aralarında yoğun bir çatışma başlar. İşte bu durumda, ara bulucu konumdaki ‘ego’ devreye girerek’ id’ ve ‘süperego’ çatışmasında makul bir orta yol bulmak için çabalar.

Konuyu daha da anlaşılır ve somut kılmak için egonun ‘id’ ve ‘süperego’ ile şöyle bir diyaloğa girdiğini hayal edelim:

‘Ego’, ‘id’e şöyle der:

“Haklısın, bu ihtiyacını anlıyorum ama bunun ne yeri ve zamanı ne de doğru kişi ama bir şekilde seni tatmin ettireceğim, merak etme.”

Sonrasında ‘ego’, ‘süperego’ya da döner ve ona da şöyle der:

“Seni de anlıyorum, ‘id’in bu yapmak istediği çok ayıp, günah ve üstelik ceza gerektiren bir davranış ama onun da bir şekilde tatmine ihtiyacı var, merak etme ben aranızda orta yolu bulacağım.”

Bundan sonraki aşamada dürtüyü hisseden kişi, bu ihtiyacını daha sağlıklı ve kabul edilebilir kanallardan karşılama yolunu seçebilir. Genel kişilik özellikleri ve sosyal durumuna göre ‘ego’, kişinin kendi karısını ikna ederek onunla tatmin olması ya da kendi kendini tatmin etmesi gibi bir orta yol bulabilir. Böylelikle, ne ‘id’den gelen cinsel dürtü tamamen bastırılmış ne de ‘süperego’ ya aykırı bir davranış sergilenmiş olur. İşte ‘ego’, buna benzer bir şekilde ‘id’ ve 'süperego' arasında orta yolu bulan ve aralarını dengeleyen bir yapı şeklinde görev yapmaktadır. İşin ilginç yanı yaşanılan bu süreç, çoğu zaman bilinçdışı olup az bir kısmı kişiler tarafından bilinçli olarak fark edilmektedir.


egonun savunma mekanizması işlevi

‘Ego’nun bir diğer görevi de ‘id’ten gelen dürtüleri tatmin etmek amaçlı bilinçdışı bir şekilde işleyen bir takım savunma mekanizmaları üretmektir. Yani egomuz bizi öyle iyi tanır ki -buradaki ‘biz’de kastım kendiliğimiz- bilincimize çıktığı vakit bizim (kendiliğimizin) günlük yaşamımızda dengemizi bozabilecek her şeye karşı uygun bir savunma mekanizması üreterek makul bir çözüm yolu ortaya çıkartır. Örneğin çocukken yaşadığımız ve yetişkin olmamıza rağmen çözümleyemediğimiz bir taciz öykümüz olsun, eğer onun bilincimize çıkması bizim bugünkü ruhsal dengemizi bozacaksa egomuz ‘bastırma’ savunma mekanizması kozunu devreye sokarak bu durumu kontrol altına almaya çalışır.

Yani egomuz, bizi bizden iyi tanıyan oldukça ilginç bir yapıdır. Yeri gelmişken bunca yıldır bu konularla ilgilenen bir kişi olarak, beni en çok hayrete düşüren durumlardan biri de irademiz dışında çalışan ve bize çaktırmadan bizim ruhsal olarak dengede kalabilmemiz için çabalayan bu egomuzdur. Bu yazdıklarımdan yola çıkarak dostu ya da düşmanı, şeytanı ve meleği uzaklarda aramamak lazım aslında görüldüğü gibi hepsi içimizde...

‘Bastırma’, ‘yansıtma’, ‘yön değiştirme’, ‘karşıt tepki geliştirme’, yap-boz, 'somatizasyon' egonun yerine göre devreye soktuğu örnek bazı savunma mekanizmalarıdır. Bunların dışında daha onlarca savunma mekanizması bulunmaktadır ve savunma mekanizmaları kişin egosunun gelişmişlik seviyesine göre ilkelden olguna bir yayılma göstermektedir.

Buraya kadar anlattıklarımdan 'ego'muzun bizim ruhsal dengemizi koruyabilmek için muazzam bir strateji geliştirdiğini ve savunma mekanizması ya da mekanizmalarını devreye soktuğu net olarak anlaşıldı sanırım. Ancak işin can alıcı noktası şu ki 'ego'muz, bazen bilinçdışı çatışmayı bilince çıkarmamak konusunda çaba sarf ederken bunu her zaman için bizi suyu sabuna dokundurmadan yapamaz. Diğer bir deyişle 'ego'muzun geliştirmek zorunda kaldığı belli savunma mekanizmaları, bizim yaşamımıza ruhsal bir takım bozukluklar olarak sirayet edebilir. Ancak böyle bir durumda bilinçdışındaki çatışma her neyse, doğrudan bilince çıkmak yerine kendisini fobi, OKB, histeri, panik atak vb. gibi çeşitli psikolojik semptomlarla temsil ederek bilinçte görünür olur. Sonuçta 'ego'nun yapabilecekleri de sınırlıdır ve ister istemez onun ortaya sunduğu savunma mekanizması kozları bizim dengemizi başka türlü bozacaktır. Bu açıdan bakıldığında psikiyatride rastlanan hemen her türlü bozukluğun, aslında 'ego'nun ortaya sunduğu birbirinden farklı savunma mekanizması düzenekleri olduğunu söylemek mümkündür.

Biz, olaya temel konumuz olan OKB açısından bakarsak, daha önce de belirttiğim gibi OKB de, aslında 'ego'nun başvurduğu üç farklı savunma mekanizmasının bir arada devreye sokulmasının bir sonucudur. Bunlar da: ‘bastırma’, ‘yansıtma’ ve ‘yap-boz’ savunma mekanizmalarıdır.

Şimdi de bunlar ne tür savunma mekanizmalarıymış onları ayrıntılarıyla bir tanıyalım:

Bastırma (repression) savunma mekanizması:Benliğin kabul edemeyeceği türden bilinçdışı duygu ve düşüncelerin, ego tarafından bilince çıkmasının önüne geçilmesi ve bilinçdışında muhafaza edilmesi durumudur. Bastırma savunma mekanizması en sık başvurulan savunma mekanizması olmaktadır ve genelde başka savunma mekanizmaları ile bir arada kullanılmaktadır. Geçmişte ya da çocuklukta yaşanılan travma niteliğindeki birçok olayın hatırlanmıyor oluşu bastırma savunma mekanizmasına örnek gösterilebilir. Aynı şekilde yetişkinlikte başa gelen bir tacizin, kazanın, utanılacak bir durumun ya da bir şiddet olayının hatırlanmaması yine bastırma savunma mekanizması sonucunda olmaktadır. Bastırma savunma mekanizması kişinin hayata bir derece uyum sağlamasına yardımcı olabilir ancak bastırmanın oranı ya da bastırılan malzemenin şiddeti ne kadar fazla ise kişi, kendi benliğine o denli yabancılaşacak ve bilinçdışında olan biteni dışarı yansıtmak zorunda kalacaktır.

Yansıtma (projection) savunma mekanizması: Bilinçdışındaki kabul edilemeyen dürtü ve isteklerin kendinde değil de başka kişi ya da nesnede var olduğu şeklinde yorumlanmasıdır. Yansıtma oldukça sık rastlanılan bir savunma mekanizmasıdır. Diğer kadınlara karşı cinsel bir takım bilinçdışı dürtüler hisseden bir erkeğin, diğer erkekleri potansiyel sapıklar olarak kabul edip onlara karşı bir öfke hissetmesi yansıtma savunma mekanizmasına örnek gösterilebilir. Ya da bilinçdışına eşcinsel bir takım dürtüler hisseden kişinin, travestilere saldırması da yansıtmanın sonucunda olan bir davranıştır.

Yansıtmaya bir başka örnekte birçok dinde var olan kurban ibadetidir. Kurban edilen hayvan çoğunlukla kurban edenin iç dünyasındaki günahkâr parçayı temsil eder, yani kişi kendi içindeki günahkârlık ya da kirlenmişlik duygularını bir hayvana yansıttık sonra onu öldürür ve bundan geçici bir rahatlık hisseder. Hatta bu yüzden kaynağını Yahudilerin keçileri bu şekilde kurban etmesinden almış olan ‘günah keçisi olmak’ deyimi birçok kültürde kullanılmaktadır.

Yansıtma savunma mekanizması ancak kişinin bilinçdışına bastırdığı ve yüzleşmekten kaçındığı dürtü ya da duygularla yüzleşmesi ve onları kabul etmesi neticesinde devre dışı kalır. Bu konuya da yazının ilerleyen kısımlarında yer vereceğim. Bu bağlamda anlaşılacağı gibi yansıtma savunma mekanizması, bastırma savunma mekanizması ile bir arada kullanılmaktadır. Yani bastırmasız bir yansıtma savunma mekanizması olamaz.

Yap-Boz (undoing) savunma mekanizması: Bilinçdışındaki bir takım çatışmaların, dış nesnelere ya da kişilere aktarılması neticesinde, kişinin kendince belirlediği tekrarlayan bir takım ritüellerle bunu kontrol altında tutma çabasına yapboz savunma mekanizması denilmektedir. Örneğin bilinçdışındaki olumsuz ya da ‘kirli’ olduğunu düşündüğü duygu ve düşüncelerle baş edemeyen bir kişinin bu ‘kirliliği’ herhangi bir dış nesne üzerinden sembolleştirmesi neticesinde sürekli olarak o nesnenin kirlendiğini düşünüp onu temizlemeye çalışması yap-boz savunma mekanizması sonucunda açığa çıkmaktadır. Bu bağlamda anlaşılacağı gibi, OKB içeren davranışlar yap-boz savunma mekanizmasının bir ürünü olarak ortaya çıkar. Dikkat edilecek olursa yap-boz savunma mekanizması, yansıtma ve bastırma savunma mekanizmalarını da kapsamaktadır.

Evet, şimdi tüm bu kavramları netleştirdikten sonra Bayan F. vakamıza kaldığımız yerden devam edelim.

“Gittiği psikiyatrist Bayan F.’yi dinledikten sonra ona ilaç tedavisi başlar ve bunun yanı sıra psikoterapi desteği almasının daha kalıcı bir çözüm ortaya sunacağını belirtir. Bunun üzerine Bayan F., dinamik yönelimli bir psikoterapi süreci deneyimler ve süreç içerisinde OKB’ye neden olan durumun eve misafir olarak gelen kayınbiraderi ile ilgili ortaya çıktığı anlaşılır. Şöyle ki, Bayan F.’nin kayınbiraderi genç ve yakışıklı bir gençtir. Evliliğinde cinsel tatmini eşinden alamayan Bayan F’nin id’i, kayınbiraderine yönelik bilinçdışı bir takım fanteziler üretmeye başlar, hatırlanacağı ‘id’ içimizdeki ayıp, günah, suç, ahlak nedir bilmeyen ve dinlemeyen benlik yapımızdı. Bayan F.'nin süperegosu için ise kaynağını id’inden alan bu tür fantezilerin kesinlikle kabul edilebilir bir yanı yoktur, bırakın eyleme geçmek bunu düşünüyor olmak bile çok ayıp, iğrenç ve günahtır. Neticede Bayan F. nin id’e ile süperegosu arasında bilinçdışı bir çatışma ortaya çıkar. Ego ise böyle bir çatışma karşısında Bayan F.’nin ruhsal dengesini büsbütün bozmamak adına savunma mekanizmalarını devreye sokar. Öncelikle bu çatışmayı hiç suya sabuna dokunmadan bir müddet bastırmaya gider, yani bilinçdışına olan biteni Bayan F.’ye sezdirmeden halletmeye çalışır. Fakat çatışma o kadar şiddetli bir hal alır ki bir süre sonra bastırma da yetersiz kalır ve ona ek olarak yansıtma mekanizması devreye sokulur. Yani Bayan F. bu sayede kendi kendine şunu demeye başlar: “Kirli ve iğrenç olan ben değilim, benim elim, vücudum evim ya da diğer insanlar” . Bayan F. nin temiz olarak kabul etmeyip sürekli temizlemeye çalıştığı her ne varsa bu kategoride ele alınabilir. Hal böyle olunca Bayan F. kirlilik atfettiği şey her neyse onu temiz tutmaya çalışarak kendini rahatlama yoluna gider ve bu sefer de tüm bu savunmalar ek olarak yapboz savunması devreye girmiş olur. Özetle bayan F’nin bilinçdışındaki bu çatışması, form değiştirerek ete kemiğe bürünür ve bilinç düzeyinde OKB olarak görünür."

Evet, yukarıda paylaştığım bilgilerle OKB’nin oluş ve işleyiş mantığını mümkün olduğunca aktarmaya çalıştım. Şimdi okuyanların akıllara takılabilecek birkaç can alıcı soru olabilir, onları da kısaca cevaplandırmaya çalışarak yazımızı sonlandırayım.

Soru 1: Eğer Bayan F. nin bilinçdışındaki bu çatışması ilk etapta sansürsüz bir halde bilince çıksaydı ne olurdu?

Bayan F., utangaç kişilik yapısı, düşük eğitim düzeyi, aldığı katı dini eğitimler vs. nedeniyle bu ham gerçeklikle yüzleşecek durumda değildi ve böyle bir gerçek karşısında kuvvetle muhtemel ruhsal bir dağılma yaşayacaktı. Ego’su ona böyle bir dağılmayı yaşatmamak adına OKB savunma mekanizması düzeneğini devreye sokarak bir nevi ruhsal yapıya ölüm yerine sıtmaya razı etmeye çalıştı.


Soru 2: Bilinçdışında yaşanılan bu tür çatışmalar sadece cinsellikle ilgili mi gelişir?

Hayır, bu durum kişinin kişilik yapılanması, yetiştiği aile ortamı ve kültüre göre değişiklik gösterebilir ancak cinsellik birçok kültürde ve ailede önemli bir tabu olduğu için çoğunlukla cinsellik üzerinden gelişir. Örneğin cinselliğin daha rahat konuşulduğu, çok baskılanmadığı bir ailede ya da kültürde, eğer daha çok baskılanan husus “Tanrı’ya şirk koşmaksa” -ki çoğu zaman bu cehenneme gitmekle eşleştirilir- bu durum üzerinden bir çatışma çıkması ihtimali daha yüksektir. Böyle bir durumda ortaya çıkacak OKB, sistemi rahatlamaya yönelik muhtemelen yine bir yerleri temizlenmek ya da abartı derecede dua etmek, ibadet etmek vb. şeklinde ‘kompulsiyonlar’ olacaktır. Yani özetle bilincimize çıkardığımız takdirde bizim aldığımız dini eğitime, yetiştiğimiz toplum yapısına, geleneğe, kültüre ters olabilecek, id’imiz kaynaklı hangi duygu, düşünce ya da dürtü varsa onlara paralellik arz eden bir OKB türü ortaya çıkması ihtimali yüksektir. Bunlar, cinsel ve dinsel içerikli ‘sapıkça’ olduğunun kabul ettiğimiz düşünceler olabileceği gibi, geçmişteki bir taciz ya da tecavüz öyküsü ya da kendimizde olabileceğine asla imkân veremeyeceğimiz birilerine yönelik haset, kıskançlık, kin, nefret, öldürme isteği vb. gibi duygularımız olabilir.

Soru 3: Bayan F. deneyimlediği psikoterapi süreci sonrasında bilinçdışında böyle bir çatışma olduğunu zor olsa da kabul etti diyelim. Bundan sonra ne olacak, ne yapması lazım ve nasıl düzelecek?

Öncelikle OKB, kişinin kendi içindeki bu çatışmayı fark edip kabul etmesiyle hemen geçmeyecektir. Carl Rogers’ın da vurguladığı gibi “Merak uyandıran paradoks şudur ki: kendimizi olduğumuz gibi kabul ettiğimizde değişebiliyoruz.” Yani bu şu demek: öncelikle bu tür ‘sapıkça’ ya da ‘iğrenç’ kabul ettiğimiz düşüncelerin bizim bir parçamız olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Kısacası 'şeytan'ı uzaklarda aramamak lazım.

Tabii bu dürtülerimizi kabul etmemiz, onların bizi belli davranışlara sevk etmesine izin vereceğimiz anlamına gelmiyor, neticede bizler aynı zamanda akıl ve irade sahibi varlıklarız. Yani Bayan F., cinsel içerikli duygularını fark edince arzuları doğrultusunda kayınbiraderi ile birlikte olmaya çabalamayacak, muhtemelen böyle davranması da kendisindeki ve aile içindeki birçok dengeyi alt üste edecektir.

Peki ne yapacak Bayan F.? Bilinçdışında fark ettiği ve kabul verdiği dürtülerini gerçeklik ve sağduyu zemininde olgunlaştırmaya çalışacak. Tasavvuf ta geçen şekliyle “şeytanını Müslüman edecek”. Bu da psikoterapide edinilen farkındalıklar, eğitim, araştırma, insanı kendisini tanıması, bu konularda bilgi ve deneyim edinmesi sayesinde mümkün olacak bir durumdur. Bu sayede Bayan F.’nin 'kendiliği', zaman içinde olgunlaşacak ve bu tür durumlar karşısında savunma mekanizmalarını devreye sokmadan olayı daha sağduyulu değerlendirmesini bilecek, diğer bir deyişle dürtülerini düşüncelerinin kontrolü altında tutacaktır.

Bu konudaki en son sözü ‘Psikanaliz ve Zen Budizm’ adlı kitabında, psikoterapinin kişi üzerinde nasıl bir etki yarattığını şu harika cümlelerle açıklayan Erich Fromm’a bırakarak bu yazımı sonlandırsam sanırım konu daha anlaşılır olacak:

“Psikoterapi sırasında neler oluyor? Bir kimsenin bilincinde, kendisini alçak gönüllü, yürekli ve sevgi dolu bir kimse olduğu sanısı varken; ilk defa kendini beğenmişliğinin, korkaklığının ve içinin nefretle dolu olduğunun farkına varıyor. Kendini böyle görmesi onurunu yarayabilir ama bir yandan da bu görüş bir kapı açılmasına olanak verebilir. Bundan böyle kendisinde bastırıp görmezlikten geldiği şeyleri başkalarına yansıtmaktan vazgeçebilir. Eğer bu yolda yürümeyi sürdürürse, kendi içinde bebeği, çocuğu, ergenlik çağındaki delikanlıyı, suç işleme tutkusu olan caniyi, deliyi, ermişi, sanatçıyı, sapığı, hem erkeği hem dişiyi görüp tanıyabilir. Böylelikle insanlıkla, evrensel insanla daha derin, daha içli bir ilişki kurabilir. Duygularını, yaşantılarını daha az baskı altına alır, özgürlüğü daha çoğalır, yansıtma gereğini daha az duyar, gerçek duygularının yerine düşünceleri koymak, düşünsellik alışkanlığından daha çok kurtarır kendini. O zaman şimdiye kadar yalnız duymakla yetinirken kulakları birdenbire müziğin ezgilerine tam olarak açılıverir… Bu yaşantılardan sonra insan kendini hiçbir zaman olamadığı kadar özgür, güçlü ve kaygısız hisseder.”

 



Ümit Akçakaya
Uzman Psikolojik Danışman & Yazar & Online terapist



Faydalanılan Kaynaklar:


Akçakaya, Ümit (2019). Uyanış-Kişiliğin Gizil Kodları. İstanbul: Kanon Kitap

Ersevim, İsmail (2006). Freud ve Psikanalizin Temel İlkeleri. İstanbul: Assos Yay.

Fromm, Erich. (2015). Psikanaliz ve Zen Budizm. İlhan Güngören (Çev.). İstanbul. Yol.

Özakkaş, Tahir (2015). Freud’un Kuramı, Serbest Çağrışım ve Rüyalar. 9 BPT Ekim 2010 Ders Notları. İstanbul: Psikoterapi Enstitüsü Yayınları.

ETEM SEVİK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 86
Toplam yorum
: 17
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 3450
Kayıt tarihi
: 06.12.11
 
 

BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ,“Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık” bölümünden mezun oldum. Yüksek lisans..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster