Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Aralık '11

 
Kategori
Eğitim
Okunma Sayısı
482
 

Öğretmenin Büyük Suçu

Öğretmenin Büyük Suçu
 

Prof. Dr. Emrullah Güney


Emrullah Güney’den yüreklere dokunan bir anı daha… 1960’lardan… Lise yıllarından… Fizikçi Hüsnü Kızılkoyun’un çiçekleri nasıl soldurduğunu yazmış Emrullah Güney… Şimdilerde Hüsnü Kızılkoyunlar var mıdır? Okuyun… Siz karar verin…

Sayın Prof. Dr. Emrullah Güney Hocam’a sevgilerimi, saygılarımı sunarak yürek burkan öyküsünü yayımlıyorum.                                                                                                                                                                                                                                                                                                         

                                                                                                                                  Musa Özcan

                                                                                                                                  Öğretmen

HÜSNÜ KIZILKOYUN : BİR FİZİK HOCASI

Dr Emrullah Güney

Dicle Üniversitesi

ZG Eğitim Fakültesi-Diyarbakır

 Yaz…Şurup gibi, limonatamsı bir Ürgüp akşamı…Düğün var. Kasabanın sanatçıları  güzel bir düzende müzik “icra” ediyorlar. Davul, zurna  oyun havalarıyla coşturuyor gençleri. Bağdan bahçeden gelmiş yanık yüzlü kadınlar, erkekler seyrediyorlar oynayanları…Öğretmen Celal Üresin Almanya’dan gelmiş. Kızı Tülin, Tarım mühendisi Hakan ile evleniyor. Mahallede bu bir vesile, böylece insanlar bir araya geliyor, konuşuyor. Biz de öğretmenlerle kümeleşmişiz. Bir ara, izlendiğimi anladım. Arkaya baktım, yanılmamışım. Ben yaşta birisi bana bakıyor gülümseyerek. O sırada Celal arkadaş yanımıza geliyor. “Tanıştırayım,” diyor “ Halil Kızılkoyun, Almanya’da komşu kentlerde öğretmen idik.” Bir an, tutamayıp özümü; irkiliyorum. El sıkışıyoruz. “Demek Kızılkoyun ha!” diyorum…

                                                                 …………….

 1961-62 ders yılı. Nevşehir Lisesi 1. sınıf öğrencisiyim. Fizik dersimize Hüsnü Bey giriyor. Aynı zamanda müdür yardımcısı. Düzenli ders işlediği yok. “İdari vazifem var,”  deyip derslikten ayrılıyor. Fizik dersinde de yaptığı nedir !..  Sürekli, köyden gelen öğrencileri aşağılıyor. “Sen ağa, ben ağa, İnekleri kim sağa” diyor. Nevşehirli arkadaşlar gülüşüyor. Fakat o pek ciddi. Kızılcin köyünden gelmiş Alaaddin’i kaldırıyor ayağa. Sorduğu soruyu onun bilip bilmemesi önemli değil. “Liseyi bitirsen ne olacak ki? Sanki, üniversiteye mi gireceksin? Nerde o yoğurdun bolluğu! Gidin köyünüze, çiftinizi sürün,” diyor. Sanki Alaaddin’in babasının bire yüz veren toprağı var, çiftliği var…

 Sürekli kızgın. Avurdu şişik. Yüzü karamsı, kızılımsı kahverengi. Saçları özenle arkaya taranmış, etli yüzüyle sağlıklı görünümlü bir adam. Yaşı 30-35 olmalı. Biz onu hep kahverengi giysili anımsıyoruz. Tek bir öğrenciyle senli benli değil. Bütün lisede tek bir kişiyle ilgileniyor: Kayınbiraderi Erol. O da öğrenci bizler gibi. Duyuyoruz, Erol illaki İstanbul Teknik Üniversitesi’ne girecek. Tüm çabası o ereğe ulaşmak için. Geri kalan yüzlerce öğrenci!...Bu da laf mı yani ?…Ne önemi var ki !

 Sıralama çizelgesine göre nöbetçiyim. Öğrencinin nöbetçiliği nedir ki? Öğleyin çantamda getirdiğim bir parça Göre çöreğini  bir parça  sucukla yemişim. Kesekağıdındaki üzümle ağzımı tadlandırmışım. Bir bölümünü de arkadaşlara dağıtmışım. Hava soğuk olmalı. Öğlen sonrası dersleri başlamadan önce derslikte vakit geçiriyoruz. Arkadaşların tümü yok daha. İkili, üçlü sıralara oturmuşlar, yarenlik ediyorlar. Doğan ile Tuncer yıkışıyor pehlivanlar gibi. Fazıl hakem; güreşi yönetiyor. Bir kız arkadaş, Nuran,  tek başına oturmuş, dalgın ve düşünceli. Ben, tahtada bir kız portresi çiziyorum. Arkadaşların ilgisi tahtaya yöneliyor. Kabarık saçlı, Hayat-Ses dergilerinden, Akbaba’daki Necmi Rıza Ayça’nın güzel çizimlerinden etkilenerek yaptığım  bir resim. Gözleri, dudakları, önlüğü, yakası…

Emrullah, kimi çizdin?” diyorlar.

Gizemli kalsın. Yanıt vermiyorum.

 Nuran anlamlı anlamlı gülümsüyor.

Ben benzettim, ama söylemem.” diyor.

Arkadaşlar ısrar ediyorlar.

Hadi söyle, kim bu resimdeki kız?” diye soruyorlar.

Komşu sınıfta…O kadar. Fazla bilgi istemeyin, söylemem.”

 Nerden çıktı, nasıl ayırdına varamadık, biz böyle tatlı tatlı çizerken, söyleşirken birden dersliğe Hüsnü Bey girdi. Ortalığa seslendi.

Kim bu sınıfta nöbetçi?”

Süklüm püklüm, bir suçlu gibi ezik, yanıt verdim.

 “Benim, hocam.”

Üzerime geldi, çat, pat…Yüzüme bir sağ, bir sol tokat…Güpegündüz vakit, şimşekler çaktı gözlerimin önünde. Yüzüm apal oldu; gözlerimin kanlandığını anladım.

Demek, hem nöbetçisin, hem boş yere tebeşir harcarsın,” dedi.

Seslenişinde öfke, tiksinti, aşağılama…

Savunmama vakit bırakmadan kendimi, derslikten çıktı gitti çalımlı çalımlı.

Bir tebeşir nedir ki. Ben “yeteneğimi” gösteriyorum arkadaşlara. Bu da bir ders.

Fakat, adam tebeşirin harcanması bahanesiyle öğrenci döğecek, tatmin olacak.

O gün, tüm neşem, öğrenme isteğim kaçtı. “Nöbetçilik”  neyime !  Bıraktım nöbet tutmayı (!).

Bu adam öğrenci psikolojisini bilmiyor mu? Eğitim Enstitüsü’nde hiç kitap okumamış mı? İbrahim Alaaddin Gövsa’nın, Halis Özgü’nün, Melahat Özgü’nün, Orhan Çaplı’nın ruhbilim kitapları…Gazi Eğitim Enstitüsü’nün, Çapa Eğitim Enstitüsü’nün, her biri dünya çapında değerli öğretmenlerinin yazdığı, çevirdiği kitaplar nerede? Kitaplıklarda yer kaplasın diye mi emek verildi, yayımlandı bu yapıtlar ! Demek ki yazıldığı gibi kalmış onlar.Okuyanı olmamış.

Arkadaşlarının  hele de bir kız öğrencinin gözü önünde,  çocukluktan gençliğe geçiş evresinde insana, böyle zulmedilir mi? O döğülmüş kişinin “halet-i ruhiyesi” ne olur acep!

Sonradan düşündükçe yanıtını buldum bu davranışın.

Hüsnü Bey, böyle zulmederek tatmin oluyor.

Karşısındakini “insan” yerine koymuyor ki büyük (!) muallim.

Zulmün artsın e mi, eeey hoca !

 Lise 1 fizik dersi…Işık, mercek, tulumbalar…Sevimli konular değil. Fakat, bir öğretmen dersini sevdirmeği bilmeli. Tam tersi oldu; Hüsnü Bey başardı; bu dersten nefret etmemizi sağladı.

 Derslikteyiz. Deney yapacak.

Sordu: “Kimde ip var? “ Kimsede çıkmadı.

Demek, hepiniz ipsizsiniz,”

Yaptığı tek nükte, tek espri bu oldu o ders yılı boyunca.  Herkes gülünce de doyuma ulaştı.

Yaptığı deneye de maşallah. Güç nasıl etkiler maddeyi? Kapıyı menteşe yönünden itersek zor hareket eder. Kapıyı kol yanından itersek kolay hareket eder.

Okula Bakanlık denetmeni gelmiş.

Hüsnü Bey telaşta. Yüzü daha da kızıllaşmış. Alev almış gibi. Yüzünü ateş basmış. Hakaretleri her zamankinden ziyade. Demek ki, hazırlıksız yakalandı. Sanki, her dersi laboratuvarda işlermiş gibi bizi aşağıya indirdi. Soğuuuk…Sonra, denetmen gerek görmemiş de dersini izlemeyi, kurtuldu…Rahat bir nefes aldı.

 İnsan, sevmediği derse çalışır mı?

Biz de Fizik dersinden bütünlemeye kaldık.

 O yaz dinlencesi tam bir kabus…Ne Yuvanlı’da patates sulamasında, havuzda çimmede tad vardı, ne yediğimiz çağlada…Üzümlere alaca düşmesini nasıl sevinçle karşılardık.   Ne olduğunu anlayamadık o yaz ,bağlardaki değişimi izleyemedik . Açıksaray yanlarında, Kızılırmak kıyısında bir ekenek kiralamıştı bizimkiler. Peribacaları arasında. Karpuz ekmiştik. Çapalamağa gittik iki kez. Kızılırmak’ın azalmış kızıl sularında yüzdük. Ama, tadı yok. Sulara baktıkça aklıma Hüsnü Bey geliyor, gözümün önünde onun öfkeli bakışlı etli yüzü: “Sen keyfet bakalım Göreliiii! Ben de Ağustos 20’de keyfedeceğim.” İyice acıkmışız, peribacalarının dibinde, serin gölgelikte  tereyağlı bulgur pilavı yapmış bizimkiler, yanında  soğan, üstüne ayran. Yiyoruz, içiyoruz ama tadını alamıyorum ben.

 Uzun olur gemilerin direği,

Yanık olur anaların yüreği.

 Nevşehir’de Büyük Sinema’da haftada bir film seyretmek tek lüksümüz. O gün gelir, pazarı gezeriz. Hüseyin ile Damat İbrahim Paşa Kütüphanesine gider, bir hafta önce aldığımız kitapları verir, yenilerini alırız. Yüz gram sakız leblebisi, üstüne 32 dişe keman çaldıran soğuk bir gazoz…Budur işte keyif. Ötesini bilmiyoruz. Sinemadan ses  yükseltici ile türküler veriliyor. Kaleye doğru ortalığı inletiyor ses. Filmi seyrediyoruz. 110 dakika. Bir hafta yetiyor bize. O filmi saatlerce anlatıyoruz artık. Hele de görmemiş olanlara.

 Nevşehir’de Hüseyin’le yürüyoruz. Hiç olmayacak yerde karşımıza çıkıveriyor Hüsnü Bey. Yaz sıcağında yine tam takım giyinmiş: Kahve renkli giysi. Kravatı özenle bağlanmış. Biz selam vermeğe duralaşınca kaşlarının altından bakıyor: “Siz gezin bakalım. Sınava da az kaldı. Ben size gösteririm. Okumak sizin neyinize Göreliler !…”

Anlarız aklından geçenleri…Yürür gideriz, kırgın…

 Yine de çalışıyorum Fizik dersine. Sınava hazırlanmışım. Kaç kez aktarmışım. Dönüp dönüp okumuşum. Şekilleri çizmişim ezbere. Abam (*) izliyor beni. Sıkıntımı anlıyor: Yemek getiriyor. “Tam sevdiğin yimek.Hadi!”

“İştahım yok aba.”

“Niye?”

Hüsnü Bey diye bir hoca var. Pek sert. Bu sınavda bakalım ne yapacağız.?”

“Oooolum, o gadar çalıştın. Allah emeklerini zayi itmez inşallah, hadi sufraya gel, otur.”

Ve bütünleme sınavı.

Kızılcin’den Alaaddin gelmiş. Kucaklaşıyoruz. İki aydır görmemişiz birbirimizi. Bozkırın güneşi, gecelerin ayazı karartmış arkadaşımı. Yüzünde kavlamalar var.

Bizi güneş girmeyen serince bir odaya aldılar.

Bakıyorum, fizikle arası hiç iyi olmayan arkadaşlar bütünleme sınavında yoklar, geçmişler.

O güzel ağustos gününde ben sıkıntıdan, korkudan titriyorum. Eğer başaramazsam ağam (**)  bana çok kızacak. “Roman, hikaye okudun hep, fiziğe de çalışsaydın ya!” diyecek. Ondan çekiniyorum. “ Ooolum bu fizik dediğin nedir ki, niye kalıyorsun bu dersten?” diyecek.

Yanıt veremeyeceğim.

Hüsnü Bey geldi. Suratı asık yine. Ne bir “günaydın”,ne bir hal hatır sorma…

Yüksek psikoloji bilgisine sahip (!)  “hoca” dediğin böyle olur işte.

Soruları , ilk kez gördüğümüz bir genç öğretmen yazdırdı. Galiba yeni atanmış. Gözlerinin içi gülüyor. Yardımseverliğini göstermek istiyor. Fakat belli ki, Hüsnü Bey onu da korkutmuş. O müdür yardımcısı. Boru mu bu! Çekildi, gitti odasına.

İyi. Soruları biliyorum. Başladım yazmağa. Alaaddin de yan sırada oturuyor.

Sınavın ortalarına doğru geldi muhterem hoca. Başımda durdu. Parfümünün, traş sabununun  kokusu yayılıyor ortama. Sınav kağıdımı okudu. Elini cebine attığını anladım. Gözümün önünde, tombul bir el al  kalemle çarpı (x) işareti çekti. Kağıdın ön yüzü çarpılandı.

Tiksinti…Tiksinç…Buz gibi  bir ses…

Yanlış cevap. Başka soruya geç.”

Ayrıldı yanımdan, diger öğrencilerin başına gitti.

Kalakaldım. Elim ayağım buz kesti. Sanki gövdem çot oldu, kötürümleşti.

Alaaddin’e baktım. Üzüntüyle izliyordu. Kalktım ayağa.

Hoca’nın yüzüne bakmadan, kağıdı masaya bırakıp  çıktım.

Biraz sonra Alaaddin’le bahçede buluştuk. Tek söz etmeden kucaklaştık. Gözlerimizde yaş…

Anlatacak ne vardı ki! Birbirimizi avutacak söz bulamadık.O Kızılcin’e gitti, ben Göre’ye.

 Ne denli eleştirsek de, Bakanlık yönetmeliklerinde, genelgelerinde öğrenciyi koruyup kollayan maddeler vardı. Borçlu geçmek…Bize uygulandı bu. Ertesi yıl çalıştık, verdik sınavı ve yıl yitimi olmadı.

Bir haber, üveyik kuşunun kanadında geldi Nevşehir’e. Hüseyin’in şiirindeki gibi:

Boz üveyik kanat vurdu toprağa.”

Bir müjdeli haber duymayacak mıyız? Lise yıllarımız hep sıkıntıyla mı geçecek!

Müjde eeey Nevşehirli talebe !” diye bağırdı Fazıl. “Hüsnü Beyden kurtuluyorsunuz !”

“Hayrola, nerden çıktı bu ?”

Güvenilir bir kaynaktan elde ettiğimiz bilgilere göre Hoca’nın tayini Aksaray Lisesi’ne çıkmış. Orada müdürlük yapacakmış.”

Bundan daha güzel muştu olamazdı.

Değil lisede müdürlük, Bakanlıkta genel müdürlük yapsın. Tek buradan gitsin de.

O gün tüm lise bayram etti. İyi halay çekenler vardı. El ele, omuz omuza tutundular…

Liseyi, derslikleri, geçenekleri  titrete titrete oynadılar bir güzel. Erol dışında.

Aradan bir ay geçti. Bir haber geldi Aksaray’dan.

Öğrenciler tutmuşlar, dayak atmışlar hocaya.

İnsan, yetişmesinde emeği geçen bir öğretmen, başka yerde bir aşağılamayla karşılaşırsa, dövülürse, sevinir mi?

Artık doğru mudur, yoksa öğrenci öyle istediği, umduğu için mi uydurdu, öğrenemedik.

Fakat hemen yorumlar yapıldı: “Nevşehir’in öğrencisi kuzu kuzu…Hüsnü Bey, heralda Aksaray’ın insanını da öyle sandı. Dikleşince de ayağı yedi.”

                                               ………………

 “ Dalıp gittin sayın öğretmenim…”

“Evet, bir anda taa 1961’e dek gittim.”

Anladım, amcamı düşündünüz. Hüsnü Bey, size verdiği zararı, yeğeni olduğum halde fazlasıyla bana da verdi.”

 Şurup gibi, limonata tadında,  fındıklı bahçelerde gül ağaççıklarının gülce kokular yaydığı  bir Ürgüp akşamıydı…Hem güzel, hem hüzünlü…

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------ 

   *   Anam…Orta Asya’da “apa” ana karşılığı kullanılıyor. Orta Anadolu’da bu, “aba” olmuş.

** Babam…Nevşehir köylerinde babaya “ağa” denir.Güccağa (Küçük ağa) da ağabey, 

     büyük erkek kardeştir.

 

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 165
Toplam yorum
: 184
Toplam mesaj
: 46
Ort. okunma sayısı
: 3817
Kayıt tarihi
: 25.08.07
 
 

Samsun Terme Şuvayip Köyü'nde doğmuşum. İlk ve ortaokulu Terme'de, lise öğrenimimi Ünye'de tamala..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster