Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Ağustos '20

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
43
 

ÖLDÜRMEK

                                                          Önsöz

İnsanlar genellikle bu kısmı birilerine ithaf ediyor. Hele ki ilk kitaplarıysa, ama ben öyle bir şey yapmayacağım çünkü bu insanlar zaten bu kitap yayınlandığı gün benim üzerimdeki tesirleriyle kendi kitapları olarak görüp gururlanacak ve umarım ki koşulsuz bir mutlulukla dolacaklar. Ne kadar başarılı oldum ne kadar kendimi anlatabildim bilemem ama bunun kati suretle yeri burası değil. Bir yazarın kendi sözlerini açıklamaya çalışması okuyucunun aklına hakarettir. Aynı zamanda onun keyfinden ve hayal gücünden çalmaktır. Sizin söylediğiniz bir şeyi okuyucu alıp bambaşka topraklara götürebilir bundandır ki yazar bazı noktaları belirsiz bırakır ve okuyucunun o noktaları kendi aklınca doldurmasını ister. Çünkü müşterek olmayan hiçbir iş sahiplenilmez ve sahiplenilmeyen işler izbe bir köşede çürür gider. Yazın kurgusaldır kurgusal olmasına ama ben şüpheliyim neyin ne kadar gerçek olduğuna. Tabi elimde ne kanıt var ne de milattan önce beş bine ait bir belge. Gerçi doğru ya pek bulunmuyor böyle şeyler çevrede. Bütün bunlarla birlikte bir ithaf yapmayacak olsak da bu süreçte bana destek veren aileme, arkadaşlarıma ve kitabı daha kitap olmadan okuma inceliğini gösterip görüş bildiren edebiyat sever dostlarıma içtenlikle teşekkür ederim. Eminim ki bu güzel insanlar olmasaydı ne söylediklerimi tartabilir ne de içimde güzel şeyler yapmaya dair bir istek duyabilirdim. İyi ki varlar ve iyi ki ben doğru zamanda doğru yerde bulunup onlarla tanışmışım. Son olarak size şunu söylemeliyim ki neyi ne kadar anlattığımı ya da anlatabildiğimi henüz bilmiyorum. Ama tek bir şey biliyorum. Yazdığım her bir satırın, tamlamanın, kelimenin ve hatta hecenin bir amacı gayesi vardı. Niye mi? Ben bir şairim ve bin kez de hikâye kitaplarım basılsa yahut tam tersi de zuhur etse öyle kalacağım. Hiçbir zaman yazar olmayacak ve bunu dilenmeyecek, dilemeyeceğim. Şairlik bir meslek değildir. Bir gaye bir arzu ve bir şevktir aslında kelimelerle oturup onların giyimine kuşamına, bu giyim kuşamın sonsuz aksına duyulan bir hazdır. Bundandır ki ben bir şairim ve ömrüm ve aklım yeterse öyle yaşayıp, öleceğim.       

                                                   

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                              AKNOS

Ben basit bir çiftçiyim ama bu öykü ömrüme ve zihninin düşünebildiğinin ötesine eşittir oğlum. Bu hikâye sana bu çiftten öte bıraktığım tek şeydir. Onu ömrün boyu taşı ve unutma! Kemiklerin değil zihnin çözülmeye başlayınca en yakınına ve en sevdiğine değil, bu yüke ve göreve en kabir olana anlat. Her ne kadar ben senin güzel ruhun ve üstün aklınla bu seçime mecbur düşmesem de bu hikâye verasetle ulaşmadı bana.  Ne babam buna kadirdi ne de onun babası. Bu miras sadık dostum ve senin de pek iyi bildiğin bilge bir adamdan bana geldi. Sen zaten şimdiden kim olduğunu anladın ancak bu hikâye uyarınca onun adı Aknos’tu. Öyle bir miras ki insanoğlunun sırtına yük olmuş, her kim bilirse onun ismiyle okunmalı ve söylenmeli. Sahiplenilmeli edinilmiş böylesine büyük ve küstah günahlar.  Bundandır ki sen de anlatırken bu kıssayı benim adıma ne baba diyeceksin ne de Dermi.  Bugün ne kutsal sularla ne de şefkatli pınarlarda yıkandım. Bugün bana insanlık namında kirin, pasın, kanın tadı ve isi düştü. Ellerden, gönüllerden çıkmayacak bir iz.  Bundandır ki her şeyi dünün elleriyle büsbütün insanoğlu ve bu özün sözüyle ben yaptım. Bundandır ki sana yaptıklarımı anlatırken ne kına beni ne de yaptıklarıma inanmayıp beni pür ak ilan et. Ben ve tüm bir insanlık kötü acımasız bir babanın tecellisiyiz. Çok kötü şeyler yaptık ve hala ölesiye sevilmekte sahiplenilmekteyiz. Niye mi? Ah oğlum, aziz oğlum. Çünkü sahip olup olunabilecek tek baba biziz. Ve bir oğul, ne kadar kötü de olsa tutup bir ay ışığında evden kaçıp bozkıra da sığınsa, ömrü boyu o babayı sever ve onu, yaptığı ettiği her şeyde, konuştuğu her kişide bir iz ile ölümsüzleştirir. Oğlum basit bir çiftçi olarak sana tek mirasım bu hikayedir. İnsanların bıraktıkları miraslar bulunur. Ağalar konaklar bırakıyor evlatlarına. Ben bunları bırakamadım. Ama eminim onlar da bunu bırakamazdı. Neyse bundan böyle ben ne bozkırı bilirim ne de bir çifte ömür vermiş yaşlı bir çiftçiyim. Bundan böyle ben zalim ve amansız Aknos’un ta kendisiyim.

 

On altıncı gündü. On altı gün ne eder bilir misiniz?  Tarlaların solduğunu, insanların çöktüğünü ve güneşin varlığının önemsizleştiğini hissedersiniz. Koşulsuz tek bir şeyin gücü ve anlamı vardı benim için, AY. Her ay doğup battığında birkaç insan daha ölüyordu. Ve ben, büyük lider, insanların kurtarıcısı, küme hamisi Aknos, çaresizdim. Tam beş bin boğaz bakıyordu bana. Beş bin tok ama hıçkırıklarla ölen, donan boğaz. Tresa’ya hamt ederim ki tarlalar ambarları doldurmuş ve yiyecek namına hiçbir derdimiz kalmamıştı. Ne var ki yüce Kleptea’nın bize reva gördüğü ve ettiğimiz cürümler karşılığı yaktığı ormanların ve ağaçların haddi hududu yoktu. Kırk gün evvel kırk yiğit yakacak derdine benden rıza isteyip uç dağının ötesine göçtüler. Normalde kati izin alamayacakları bu hususta elimde başka bir şey kalmadığı için istemeden razı geldim. Daha önce de halkımızdan gidenlerin dönmediği gibi uç dağının ötesine gidenler yine dönemediler. Ve onları yücelerimizden olan Tresa, Kleptea ve Orkpteus ‘a armağan ettik diğer tanrılarımız da gücenmesin ve bizi olduğumuzdan daha beter hale getirmesin diye sonsuz suya armağanlar, çiçekler ve bir sal dolusu genç kız hediye ettik. Deyip diyebileceğim tek bir şey vardır ki halkım tükendi. Tanrılara inanıp beklemek de ulu atam Arteon’un şanına, namına yakışmazdı. Tanrılara boyun eğip tanrılar gibi düşünmeliydi. Elimde birkaç yol vardı. İlki bu hale katlanıp halkımın yarısının helak olmasına yol vermekti ki yanımda yöremde kim varsa bunu salık verir ve oturup beklememi isterdi. İkincisi ise yine kanlı yollara götürecek, geldiğimiz yöne doğru gidecektik. Bu yol hem çok haydut barındırırdı hem de diğer insan ve hayvan reisleriyle geçiş için anlaşmam gerekirdi. Halkım hiç yoksa üç kuşaktır bu topraklarda otururdu. Yapamazdım. Gidelim desem haksız olduğumu bir kara sancak günü Tresa’ya danışır ve benim aklımca da yüce Tresa bu akılsızlıktan beni kurban ederdi. Kaldı ki kara sancak da kuma çizilen yelken gölge üstüne düşene kadar hep bozulurdu. Aksinin tek örneği büyük atam Akrensia idi ki öleli belki birkaç asır geçmişti. Bu şıkkı da geçtikten sonra aklıma daha birçok seçenek geldi. Hepsini saymanın ne anlamı var ne de zamanımız. Ama bu kafamdaki edilecek iş değildi. Birkaç gün daha geçti. Ölüm soğuğu vuralı bir ayı bulmuş ve ben Uç dağıyla birlikte iki yüzden fazla iyi ve sağlıklı adamımı yitirmiştim. Halkın içinden yitenlerin, çocukların ve kadınlarınsa sayısını asla bilemezdim. Bu haber bizden kat be kat daha iyi halde olan kabilelere umut olmuş ve hemen fetih ve yağma planları kurulmuştu.  Burada atalarımın ve benim inandığımız tüm tanrılara yemin olsun ki bu sefaleti son bir kez kansız ve belasız takasla bitirmeye çalıştım. Güçlü bir Merinos kralı olan Zeskinos’a gittim ve onlara tahıl sundum. Sunmakla kalmadım, yalvardım.  Ne bir çuval ne de bir ölçü verdim. Ne kadar isterlerse vermeye hazırdım. Tek istediğim yündü.  Zeskinos’a bağlı avulda yaşayan sayısı bilinmez Yünlü dört ayaktan yalnızca beş yüzünü istedim onların yününü alacak ve halkımı kurtaracaktım. Ancak Zeskinos bana da tahıla da bakmadı. Gür tok bir sesle ki en kudretli insan hükümdar koltuğunda titrerdi.                                                                                 - Senin şalvarını sakalını alsak da şu soğukta ölüme bıraksak, hem de onursuz çırılçıplak bir ölüme! Olmaz Aknos, Merinos yünsüz, bağ üzümsüz olmaz. Öte yandan ne gevenimiz bitti ne arpamız. Tresa’ya hamt ederim otlaklarımız kara kışa boyun eğmedi.  Sen var git yoluna. Başka bir hal düşün, bu iş böyle çözülmez.                                                                                                             Bu sözlerin üzerine büyük otlaktan çıktım ve evime kabileme doğru yürümeye başladım. O gece hiç uyumadım. Deri kılı hamile bir kadına verdiğimden, istesem de uyuyamazdım. Şunu geleceğe bakıp söylemek gerek ki bir lider kendisine biat eden insanlar üşüyünce bir şeyler yapması gerektiğini anlar. Ancak kendi üşüdüğünde ise bu olguyu ruhen ve fizikken kavrar ki bu da radikal ve güçlü eylemlerin doğurgan anasıdır.  Benim için de öyle oldu. O gece sol baş parmağım dondu ve sabah şifacı kesmek gerek dedi. Kestik. Bundan sonra yapacağım şeylerde bu parmağın bir hükmü olmayacak. Öyle çok kan akıttım ki bir parmak gerçekten devede kulak.

Bir gün gözlerimi kırpmadan yattım. Yıldızların ardında istediğim cevabı aradım. Sonunda yapılabilecek ve bir süredir aklımda olan şeyi emredecek gücü kendimde buldum. Önce ihtiyar Sams’ı çağırdım. Silah için kaç kişi bulabiliyorsa Tresa’nın heykeli önünde toplamasını emrettim. Tam tamına üç yüz dört adam geldi ki beklediğimin çok daha ötesindeydi. Boşuna atam Arteon “çaresizlik arayışı, arayış ise savaşı ve isyanı doğurur” dememiş. Onlara şuna benzer bir konuşma yaptım.

-Ey yüce Tresa’nın ve aziz Kleptea’nın çocukları sizler; bugün karılarınızı ve çocuklarınızı kurtarmak için inandığımız her şeyi bir kenara bırakacağız. Yakında elimizde kalan tek şey sevdiklerimizin ölüleri olacak. Sizleri kutlu bir yola davet edemem ancak sizin kanlı ellerinizin sevdiğiniz kalplere sıcaklık ve güneş olacağını söyleyebilirim. Siz bana neyi niye yaptığınızı sormayacaksınız. Çünkü bilirseniz Tresa, Kleptea ve bu konuda bizimle konuşmasalar da diğer tanrılar aşkına tereddüt eder ve elde var olan bu çözümü uçuruma sürüklersiniz. Siz günah olan her şeyi bana yükleyeceksiniz. Sadece sadık birer batra gibi denileni yapacak ve sevdiklerinizi güldüreceksiniz. Bütün bunlarla birlikte bu gece ay doludizgin yükseldiğinde yine bu kutlu yerde sizlere ilk görevinizi vereceğim. Şunu belirtmek gerek ki yapacağı şeyden şu kadar şüphe eden var ise düşmesin yollara gelmesin aziz Tresa’nın anıtının ayaklarına. 

Bu konuşmanın ardından bana yine beklemek düştü.  

Ay doludizgin yükselmiş ve kalbim hem bir utançla hem de coşku ile kaplı idi. Aziz Tresa’nın yanına doğru yürümeye başlamıştım ki meşaleler gecenin aydınlığını büsbütün kırmıştı. Her köşeden bir ışık huzmesi yükseliyor ve umudum ve güvenim perçinleniyordu. Derken anıtın arka tarafından yaklaştım. Gökte ay yerde güneş vardı sanki. Sayamadım kaç kişi doluşmuştu meydanlara. Kuşkusuz pek çoğu merak içindeydi. Ne savaşa gidebilir ne de öldürmeyi düşünebilirdi. Derken Sams’ın kuvvetli sesi duyuldu

-Anlat bize ey yüce kral! Bilmek istiyoruz. Eğer ihanet edeceksek kutsalımıza ve Tresa’nın, Kleptea’nın laneti ile doğacaksa çocuklar bundan sonra, bilmemiz gerek. Neyi neyle değiştirdiğimizi. Bizden sana inanmamızı istiyorsun. Bir ay evvel olsa buradaki herkes koşardı peşinden ama bugün halkımız helak oluyor. Ve sen bizden tanrıları daha da kızdırmamızı istiyorsun. Bize anlat, anlat neden senin için tanrılara sırt çevirelim.

Bunu duyunca epey şaşırdım. İki şeyi düşündüm olanı olduğu gibi anlatsam dahi bana yetecek kadar asker benimle gelirdi. Bu meydanda hiç yoksa eli silah tutacak 600 yiğit var idi. Öte yandan Sams bana hep sadık olmuştu ve böyle konuşması asla beklenmezdi. Konuşmasında kolayca sezilecek bir acı vardı. Bir gün sonra öğrendim ki kırk yıllık karısını göl kıyısında donmuş olarak bulmuştu. Tabi o sırada kendime kızdım ama bunu bilemezdim ve yanıma halkımı kurtaracak kadar bir güç toplamalıydım. Buna rağmen Zeskinos ile aramızda geçen her şeyi anlattım.  Bunun üzerine gerekiyorsa yünü onlardan zorla almamız gerektiğini söyledim. Bunun için de onları tahıla mecbur edecek ve onları bize tabi kılacaktık. Eğer otlaklarını yakarsak onlar da bizden tahıl almak zorunda kalırdı. Büyük otlağın iki komşusu biz ve Atnesliler’di.  Atnesliler ise politika denen bir illete bulaşmış ve büyük bir hastalığın içine düşmüşlerdi. Onların yemeği zehirli otları kanlı, insanı ise lanetli idi. Üstüne bir de dağ tanrılarından medet umarlardı. Dağ tanrıları Tresa ve Kleptea’nın kılıcı ile deşileli ise bin yıldan fazla olmuş ancak bu halk bitap halde ölü tanrılara tapmayı bırakmamıştı. Yani demem o ki Merinos bize mecbur kalacak, biz de onlardan yünümüzü alacak ve az bir miktar odunla bütün bir halkı Merinos kılları ile kuşandıracaktık. Halkımdan iki yüz kişi benim yanımda durdu ve bu işi yapmaya gönüllü oldu. Durmayanlar ise Zeskinos’un güçlü boynuzlarından ve Merinosların kudretinden yakındı. Ancak benim sandığım üzere kimse yanında dikildiğim yüce tanrıyı anmadı. Planı tasarlamış, kabul ettirmiş ve artık ne yapılması gerekiyorsa yapabilirdik. O gece de sonraki hiçbir gece gibi uyumayacak ve ölümüme dek huzurdan yoksun kalacaktım.          

  Gecenin en karanlık vaktiydi. Kuvvetlerimi üç bölüğe ayırdım. İlki çok ufak bir birlikti, bu birliği Atnesliler gibi giydirip gizlice otlağın derinliğine soktum. Ve onlara at verdim. Benim de bulunduğum ikinci bir bölüğü ise hemen sınıra bizim olduğumuz yere konuşlandırdım. Üçüncü bir birliği ise sınırlarıma yerleştirdim. Eğer işler kötü giderse Zeskinos birkaç saat içinde bütün bir şehri talan edebilirdi. Bu kuvvet onları tutamasa da ben ve kuvvetim yetişene dek savunabilir ve bizler gelince iki kuvvet arasında merinoslar sıkışabilirdi. Benim bölüğümden ufak bir kısım ki beş yahut altı kişiye tekabül etmekteydi, yağ dökmeye yollandı. Dökebildikleri her yere oluk-oluk yağ döktüler öyle ki ambarlarımızda en çok olan en az oldu. Kuşkusuz o yağları dökerken bir yünlü dört ayak dahi uyansa işimiz biterdi. Ancak olmadı. Feans’ın yitik boğazından çaldığı boru ile ovanın derinindeki ilk bölük meşaleleri yaktı. Savura savura ovayı yakmaya başladı. Gece aydınlanmaya başladı. Ben ve kuvvetlerimse çalılık alana iyice gömülüp kendimizi sakındık ve yavaş yavaş çekilmeye başladık. Şimdiye kadar her şey iyi gitmekteydi. Bu sırada bizi gören ve obanın dışından gelen bir izci Merinosa rastladık. Bu bütün planların sonu demekti. Zeskinos bu işi Atnesliler yaptı diye düşünmeli ve onlara düşman kesilmeli bizimle takas etmeliydi. Öbür türlü gerekirse halkını savaşa ve açlığa sürükler ama kati suretle bize bir kıl vermezdi. Bu sırada bizim kurak ovadan bir adam izcinin üstüne çullandı. Biz yerimizden çıkmadık, çıkamazdık. Dikkat büsbütün bu taraftaydı. İzci merinos ve adam bir süre sonra yığıldı ve atlılar Atnes’e doğru at koşturmaya başladılar. Ova tamamen ateşler altında idi. İsten ve dumandan göz gözü görmüyordu. Her şey iyiydi ne bir kayıp var idi ne bir aksak. Merinoslar tamamen Atnes’e doğru atlıları kovalamaya başladı. Ve biz koşar adım siperlerden çıkıp izci ve yerde yatan adama bakmaya gittik. Yerde yatan adam Sams idi. Yetmişini devirmiş bu ihtiyar nasıl bu çeviklikle izcinin üstüne atlamış ve onu deşmişti aklımız pek almadı. İyisinden bir yara da almış ve kendini bu yolda feda etmişti. O gece herkes mutlu idi. Ben yine uyumadım ve yine beklemeye başladım Zeskinos bana gelecekti. Peki atlılara ne oldu? Onlar kendilerini çoktan Orkpteus’a sunmuştu bile. Sonsuz suya at sürüp yiğitçe huzura erdiler.

 Zeskinos beklediğim üzere ertesi sabah gelmedi. Onun boynunu büküp halkı için halkından feragat etmesi tam yedi ölün günü sürdü. Geldi ve bizi gördü. Benim niye ona yalvardığımı o vakit anladı ve isteğimi kabul etti. Halkıma yetecek kadar yün sağlayacak ve izci merinosları yakacak için uzaklara yollayacaktı. Buna karşılık o da halkına yetecek yiyeceği sağlamamı istedi. Ben fazlasını sundum kabul etmedi. Mütevazi bir lider ve takasın hakkaniyetsiz olmasının yaratabileceği aksi sonuçları öngörecek kadar da zeki idi. Böylelikle merinos halkı bizim kavmin dibine avul kurdu ve yerleşti. Yıllar geçti insanlarımız iyileşti ve ölümden bu oyun sayesinde kurtuldu. Ben kendi canımı ve halkımın canını kurtarmak için bir ulusu topraklarından ettim. Onları kendime tabi kıldım ve onlara tek verdiğim karın tokluğu ve iki yüzlülük idi.

 

AKNOS’UN NOTU

Artık elimizde hem odunumuz hem yünümüz hem de tahılımız var. Halkım sapasağlam ve diri kuvvetlerden oluşuyor. Ve ben bu halkı, zaten yüz yıl evvel lanetlenmiş bu halkı ölümsüz kıldım. Bana ve onlara tehdit oluşturan Merinoslar artık yoklar. Büyük oyundan sonra her sene yünlerini aldığımız koyunları kapalı bir yere koyar. Soğuktan kırılmalarını önlerdik.  Bu sene beş yüz koyun ağıldaydı. Aklıma bütün bir halkı yüceltecek bir fikir geldi.  Aşçılara emir verdim, en sevilen yemleri Merinoslara ziyafet olsun diye sundular. Merinoslar öyle çok yedi öyle şişti ki ziyafetin dibine yığılıp uyuyakaldılar. Sonra askerlerime emrettim etraflarını ateşle ve kazıklarla çevirdim.  Ve hepsini yaktım. Bu sırada büyük lider Zeskinos’un torunu Zeskinos acı bir sesle bağırdı!

NİYEEEE!!

Bu öyle bir çığlıktı ki her Merinos bu soruyla irkildi ve tekrarlamaya başladı. Bütün bir ağıl, bütün bir otlak niye diye haykırıyordu. Ve sonunda çığlıklar sadece ağıldan gelmeye başladı. Birkaç gün boyunca bu ses rahatsız edici boyutta devam etti. Sonra sesleri kısılmaya ve tizleşmeye başladı ve en sonunda da sustular. Sadece günde birkaç kez irkilerek niye diye acı acı seslendiklerini duyar olduk ki at kişnemesinden bir farkı da yoktu bu sesin.

 

AKNOS’UN NOTU

Merinoslara artık koyun demeye başladık.  Bu isim nerden çıktı ilk kim söyledi inanın hatırlamıyorum. Öte yandan koyunlar artık niye! Diye bağırmıyorlar. Ses daha çok “mieeee” gibi bir şey ama eskisi gibi manası olan bir ses değil. Artık bıraksak da kaçmıyor boynuz takmıyorlar. Bir ruhları olduğundan dahi emin değilim. Büsbütün bize tabiler. Öte yandan doğuda büyük ve güçlü halklar toplanıyor.  Batı ise Atnes’in eseri lanetli politika şeytanının tesiri altında.  Biz burada mutlu ve huzurluyuz. Onların tanrısı yoksulluk getirirken bizim yüce tanrılarımız asil ruhlarıyla yüreklerimizi dolduruyorlar.

AKNOS’UN NOTU

Halkım artık mazide bir iz haline geldi. Ne yiyecek bir ekmek bulabiliyoruz ne de yaşayacak toprak. Merinoslar ise üreyip çoğaldılar ama eskisi gibi hür değiller. Onlara yapılacak en kara büyüyü yapmışız ve ruhlarını çalmışız sanki. Artık sadece insan hükümdarlar var. Diğer tüm canlılar hatta tanrılar bile onların hizmetinde. Tanrıyı da kullanarak insanları öldürmeye ve ölüme gitmeye ikna ediyorlar.  Tresa ve Kleptea gibi kutsal tanrıları tanıyan birkaç kişi kaldık belki de.

DERMİ’NİN NOTU

Ve oğul benim için şunları aklında tutacaksın. Artık ne tanrılarımız kaldı ne de biz tamamen silindik. Ben bile bu sözlere beslediğim hayranlığa rağmen büsbütün inanç içinde değilim. Ve bizler merinos halkına reva gördüğümüzden de beter bir laneti kendimize getirdik. Helak olduk, yok olduk ve anlattığımız her şey bir aptalın, bunağın sözleri haline dönüştü. Ve ben yüce Aknos hala işlediğim günah altında keder ve acı isteğindeyim. Çünkü cezamı çekmedim. Ben bir ulusun hislerini, duygularını, hürlüğünü ebediyen çaldım. Ölümü değil fazlasını hak ediyorum.  Çünkü fazlasını yaşattım.

YAŞA, DOĞUŞTAN HAKKIN OLAN LANETLE YAŞA                                              

Açıklama

Tresa: Yücelerin yücesi, kadir ve bağışlayıcı tanrıça. Tüm tanrıların ve tanrıçaların annesi. Bütün bir evrenin gücünün kaynağı. Oğullarına ve kızlarına gücünün bir kısmını dağıtmıştır. Adaletin yaratıcısıdır. Yağmurları ve gök gürültülerini adalet için verdiğine inanılır. 

Kleptea: Eski bir Aknos tanrısıdır. Efsaneye göre Tresa aziz oğlu Kleptea dünyada rahatça kalsın diye ormanları ve toprağı yaratmıştır. Ve ona bu bölgelerde hükmetme gücü bahşetmiştir. Tresa’nın en sadık ve güçlü oğludur. İyiliğin yol göstericisi ve merhametin ulu çağrısıdır.

Orkpteus: Tresa’nın ikinci oğludur. Atnes savaşına katılmadığı için cezalandırılmış ve sonsuza dek köpüren sonsuz sularda yaşamak üzere sürgün edilmiştir. Denizlerin ve ölümün tanrısıdır. Ulu bir ruhtan dahi kötücül bir oğul çıkabileceğini anlatır.

Kara sancak: Aknos tanrılarına has bir ritüeldir. İlk kez Orkpteus’a karşı uygulanmış, daha sonra ise hükümdarlar ve tanrılar bu şekilde yargılanmıştır.   Sonsuz sudan üç adım öteye bir yelkenli çizilir ki kaderi simgeler. Yelkenli bir gün batımı süresince izlerini tamamen koruyabilir ve bozulmazsa, bu kişi pür-i paktır. Ona dokunulmaz ve Tresa onu mahkemesiyle onurlandırıp aklayarak ona koşulsuz bir masumiyet vermiştir. Ceza ise sonsuz suya kurban edilmektir. İşte bundandır ki önce Orkpteus sonra da pek çok hükümdar halkın meşalesiyle kara sancağa yürümüştür.

Batra: Kul ya da tebaa anlamına gelir. Bir diğer anlamı ise savaştan nefret edendir. Bunun sebebi Aknos tanrılarının savaşı ve istemli kanı lanetlemiş olmasıdır. Onlara göre korunacak kul savaşmayan ve savaştan hoşnut olmayan kuldur.

                                                            

                                                      KATİL

Ben de sizin gibiyim, güler yüzlü sevecen, komik, kendi içinde kendini beğenmiş, size gülüp kendini sevdiren ve sizin yokluğunuzda size düşman kesilen daima hain insanlardanım.  Aslında çok basit bir insanım. Herkes gibiyim tek bir farkla. Başkaları uzak dağların ve güzel vücutların hayalini kurarken ben sadece hislerin hayalini kurarım. Bana göre her şeyin bir hissi vardır. Yalnızlığın, çaresizliğin, yoksulluğun, zenginliğin, hayal kırıklığının ve kanın. Ben sizin gibi mutluluğu dilemem çünkü onun içine girip yaşamak istemem. O bir tattır ve ben hep daha çok tat istiyorum. İnsanlar güzel bir kadın bulup ondan çocukları olsun ve bu çocuklar onun yanı başında otururken kuş tüyü yastığında camdan evinde bir film sahnesi gibi ölmek istiyor. Acınası.  Çünkü filmler öylesine az şeyi ve aslında gerçekte olanın öylesine sınırlı bir kesitini anlatır ki sen de o sınırlı kesite girsem mutlu olurum ve mutlu ölürüm zannedersin. Halbuki öyle değil, ölümün de mutluluğun da ayrı tatları var. Var, çünkü ayrı hisler ve ikisi de eşsiz ve ulaşılması bazı fedakarlıklar isteyen hisler. Diğer hislerden ve yaşayışımızdan fedakarlıklar. Peki ne oldu da ben elimde bu bıçakla size bir iki haftalık anılarımı yazıyorum. Hislerin sınırları vardır ve eğer hayal gücünüz kuvvetliyse birini öldürmeyi ya da onunla sevişmeyi gerçek gibi hayal edebilirsiniz ki bu ikisi normal insanların da en çok yaptığı iki hayal düzenidir. İşte burada ben sizden biraz farklıyım. Niye mi bazen öylesine kuvvetli oluyor ki hayallerim dönüp bakıyorum ve hayattaysa, siz sevinirdiniz herhalde …. Ben bir iç çekip yoluma devam ediyorum.  Neyse konumuza dönelim; niye size bu satırları yazıyorum kısmına, hani sona dair. Ben artık son hissimi tadacağım ama ondan önce sırf bu kadar büyük bir hayatın söndüğünü bilin diye anlatacağım her şeyi. Ben her şeyi anladım ve emin olun huzurla değil büyük bir ıstırapla ölüme doğru kürek çekiyorum. Ama her şeyi o ana dönerek, anı damarlarımda hissederek anlatacağım. Zaten istemesem de öyle yapacağım. Şimdi o otobüse döneceğim tam on altı gün öncesine ve ruhumun nihai arzusuyla sönüşünü size ilk anından son damlasına kadar anlatacağım.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İki Ruhlu Şeytan

 O adam, iki ruhlu şeytan, bütün dengemi bozdu ve beni bu ana getirdi. Otobüsteydim. Siz telefonla oynar, müzik dinler ya da kitap okursunuz falan. Ben insanları okurum. Nerden gelmişler, sorunları ne ve nasıl bir hiçlik içinde ömürlerini heba etmekteler? İşte o gün gözüme bir adam ilişti. Siz görseniz çirkin der yüzüne bakmaz geçersiniz. Ben ise o adamı şu an yanımda görmek için hayatımı verirdim ki fırsatçılığın daniskası olurdu. Adam otuz civarlarında beyaz tenli ve uzun boyluydu. Burnunun sivriliği ona ceketindeki ve kravatındaki ütü iziyle birlikte ikinci ya da üçüncü derece bir memurluk makamının yakışacağı hissini uyandırıyordu. Dudakları ve tırnakları düzensizdi. Çok stresli olduğu ve hatta sinirli ve silik bir karakter olduğu belli oluyordu. Adamı uzun bir süre süzdüm. Artık sol çaprazımda oturan tuhafiyeci kadının ya da yanımdaki dincinin (muhtemelen imamdı kafatasının ön üst tarafında takkenin izi çıkmıştı ki bu da namaz kıldığını gösteriyordu. Kaldı ki iki de bir telefonundan namaz vaktine bakıp cebindeki tespihi çıkarmadan tekbir getiriyordu. Tespih cepte dili dışarda dinini alenen gizli saklı yaşıyordu. Son olarak adamın eşyaları tamamen markaydı ya cenazelerden para kıran bir imam ya da mevlitlerden yolunu bulan bir günümüz alimi idi.) hükmü yoktu. Adamla ilgili içimde tek bir uğultu vardı öldür onu ve hayal ettim. Pek çok şiddete meyilli insan güçlü insanları öldürdüğünü ya da onlara dostça zarar verdiğini düşler. Ben uzun ve ince insanlara karşı bir fetiş beslerim. Onlarım o dalımsı hali bendeki öldürme güdüsünü tetikler ve bu da gerçeğe teğet bir hayalin başlamasına neden olur. Ben bunları düşünürken adam benim de ineceğim durağa iki durak kala kafasını kaldırdı, yayları gevşemiş ikide bir düşeyazan gözlüğünü çıkardı ve cebinden iki deri eldiven alıp giydi. Sanki vites değiştirir gibi ruhu içinde rol değiştiriyordu. Bu karşımdaki adamın bakışları silik falan değildi, dimdikti. Bu adam kesinlikle iki ruhlu şeytandı. Çoktular ama görünmezlerdi. Böyle direkt geçişlerine rastlamak ise düpedüz büyük ikramiyeydi. Bu insanlar iş yerinde; evet efendim, tabi efendim derken evde; başlatma lan babana, karı çay koy ve alırım ayağımın altına gibi nidaları tercih ederlerdi. İşte kendisine yansıtılan psikolojik şiddeti aslında sevdiği ve değer verdiği insanlardan, sırf nazını çekeceklerini bildikleri için çıkarır, hayatlarının içine sıçardı. Bu adamları öldürmenin bir yolu yoktu. Onlar mutluluktan ve hayatı kana kana farklı oluklardan içme lükslerine erişemezlerdi. Onlar kendisine yaşatılan bedbahtlığa karşı koymak yerine iletken bir tel gibi bunu aktarır ve toplumda mide bulandıran bir hoşnutsuzluk silsilesi yaratırdı. Onlar ruhları kokuşmuş çift ruhlu şeytanlardı ve onları öldürmek onlara bir değer biçmekten fazlası olmazdı. Bütün bu düşünceler akıp giderken adama istemsizce bakmayı sürdürdüm. Artık içimde onu öldürmeye dair bir his duymuyordum. Hislerim daha çok inene kadar gözlemimi sürdürme üzerineydi. Derken benim ineceğim yere gelmiştik adam güçlü bir irade ile ayağa kalktı, bakışlarımı buldu ve bana o üç dakika önce asla yapamayacağı şekilde kafa koyup başını iki yana salladı ki bunun manası da bana niye bakıyorsun ya da niye dik dik bakıyorsun gibi bir şeydi. Gözlerimi kırptım dalgın ve üzgün bir hal alarak başımı burnumu tutarak aşağı indirip kaldırdım ve ona ölmüş bir yakınımı andırdığını hüzünlü bir biçimde söyledim. Olmayan kaslarıyla gerilen vücudu aksadı, bir anlık şaşkınlık, ardından beni anlamayı ve omzuma hafifçe dokunmayı tercih etti. Söyleyebilecek bir şey kalmadığından çeyrek bir gülümseme ile birbirimizi sonsuza dek görmemek üzere uğurladık. Hiçbir şey kalmamıştı ağır adımlarla eve doğru yürürken köşede beni polisin bekleyip beklemediğini düşündüm. Eğer kelepçe yiyeceksem ağzımda sigaram kalmalı ve polis onu mağrur bir zafer edası ile alıp atmalıydı. Bundandır ki sigara yaktım ama köşeyi dönünce gördüm ki ne polis vardı ne de ağlaşan teyzeler. Sabah alt komşuyu ne de güzel öldürmüştüm oysa. O kadar canlı ki hatırası. Uyandım ve yine o ciyak sesiyle oğlunu çağırıyordu. İstifimi bozmadım, güzelce kahvaltımı yaptım ve sonra evden çıktım. Kafamı çevirdim, kadın birkaç odun kırmış ve baltayı kütüğe saplayıp bırakmıştı. Arkası bana dönüktü baltayı kütükten aldım, daha bir kelime söyleyemeden ve o karga sesini çıkartamadan baltayı kafasına soktum, sonra çektim, var gücümle baltayı kafadan çıkardım sonra kafasını paramparça edene kadar savurdum baltayı. Tam on altı kez tersiyle düzüyle vurdum kafasına. Sonra baltayı sildim ve dönüp hayatıma devam ettim. Aklımda kalan tek şüphe kandı. Nasıl üstüme kan bulaşmazdı? Bunu tüm gün sorguladım.   Baktım ki orada oturuyor samimi bir şekilde gülümsedim ve iyi akşamlar dileyip merdivenlerden eve doğru ilerledim. İçimde hem büyük bir hüzün hem de bir rahatlama vardı. Eğer öldürmüş olsam evdeki avanaklar kesin benim adımı verirlerdi.  Benim yapacağımı düşündüklerinden değil aptal herifler beni hümanist ve şiddet karşıtı bir sosyalist sanıyor. O kadar kolay ki insanları kandırmak, iki köpürüp fanatikçe bir şeyler hakkında atıp tutunca seni hemen onun kulu kopeği yapıveriyorlar. Neyse ufak bir merhabalaşmanın ardından ruhumun toprağına, odama, masama ve kitaplarıma gömülüyorum.  Birkaç satır aklımda kalıyor. Neydi? Şöyleydi sanırım.

 

Bazı hisler vardır

Korkusuz ve bitkin ruhlarda

Yaşanmışlık olmaksızın

Tatsızdır

Bazı hisler vardır

Uzakta ki çok uzakta

Ötesinde insan elinin

 Ve düşünün eriştiğinden

Bu satırları okuduğumda dilimde vahşi bir kan tadı belirdi. Uykuya beş kala şu sözler döküldü dilimden; işte benim düşlerim uzanır insan elinin eriştiğinden öteye. İşte ben o hislerin peşindeyim.

Machu Picchu ’da akşam yemeği

Bugün büyük gün kimse önemsemez ama ben tiyatrolardan önce hep heyecanlanırım. Ellerim avucuma sığmaz ve kalbimin çarpıntısı patlamaya yakın bir hal alır sanki. Bunun tam olarak sebebini bilemem. Ama dünyanın en güzel kadının yanına şortla gidebilirim çünkü umurumda değildir. Dünyanın pek çok en güzel kadını var belki de bundandır ama bir tiyatroya asla ama asla paspal bir halde gitmem. Yeleğim, papyonum ve siyah kumaş pantolonum; elimde olanlar bunlar ve en şık kıyafetlerim de. Onları giyerim ve kendimi kesintisiz bir empatiye ve role hazırlarım. Oyunu okurum ki bugünkü gibi çok seviyorsam ezberlerim de. Böylece kırılma anlarını duyguların yoğunlaştığı ve arka fonda oynatıldığı noktaları yakalarım. Ah tabi siz bunu bilmezsiniz. Tiyatro   ya da sinema sadece aktörlerden ibaret değildir bazen dekorun konuşması müziğin aksetmesi gerekir. Bütün bunlar tam olunca işte o tam bir şaheserdir. Oyun hamletti ve tek kişilik bir gösteriydi. Bütün karakterleri tek bir kişi oynayacak arkada ise dekor ve ses adeta bir vals havasında ince bir ruhla süzülecekti. Her şey ama her şey istediğim gibiydi tek bir şey hariç. O da aktörün heyecansızlığıydı. Hiç ama hiç sekmeden rolden role giren aktör, aynı oyunu o kadar çok oynamış ki işin ruhundan olan o istemsiz, gülünç ve seyirciye “Ben gerçek kişiliğim ve ruhumla buradayım” sezgisini veren varlığını silmişti. Her rol, yapanın gerçek kişiliğinden irili ufaklı izler taşır ve bu izler bütünü oluştururlar. Asla fazlalık değildirler. Aktör işte bunu kaybetmişti. Neyse ne. Tiyatro içimdeki kuşku götürmez bir haz bırakarak bitti. Bizim avanaklar o gece gelmemişti. Zaten ne anlardı ki onlar sanattan. Yine otobüse bindim bu sefer sadece bitkin insanlar vardı. Belki ben de zihnen yorgundum. Birkaç vesait ilerledim. Eve olsa olsa birkaç durağım kala ormanlık bir alanda bir durakta beklemeye başladım. Tam ben durağa oturmuş günlük lezzetsiz ve içi boş gündemi takip ederken bir adam takım elbisesi ve baston yutmuş duruşuyla bir arabadan indi ve durakta beklemeye başladı. Bir an içime bir huzur çöktü ve karşımdaki adama baktım adam varsa varsa 26-27 yaşlarında esmer uzun boylu ve ince sayılabilecek bir vücut yapısına sahipti. Bu adam ya bir garsondu ki İstanbul gibi bir yerde bu kadarcık güzellik onu iyi bir yerde güzel bir bahşiş oranıyla garson yapardı, ya da çok ama çok sıkıcı bir işte çalışıyordu. Mümkünse evrakların zombiler gibi köşelerden fırladığı bir yerde. Bir an aklımdan tek bir mükemmel cümle geçti. İşte bu mükemmel andı yıllardır kafamda hayalini kurduğum öldürme hissini tadacak ve ufkumu daha da genişletecektim. Adama doğru yanaştım ufak ve güçsüz bir sesle önce saati sordum adam kafasını kaldırdı bana baktı bir an şaşırdı ve ürktü. Ben başta sebebini anlayamadım ki birkaç saniye sonra telefonum elimde olduğu için böyle tepki verdiğini ve onu soyacağımı zannettiğini anladım. Hemen bu korkuyu ondan aldım. Niye mi? Korku tedbiri doğurur ve giden araç onu alıp evine bırakmak için tek bir mesajla dönebilirdi. Telefonumun şarjının bittiğini söyledim. Bu sırada telefonumu esnek bir şekilde havada sallayıp cebime atmayı da ihmal etmedim.  Rahatlamıştı bana saati söyledi ve bu saatte buradan geçecek tek arabanın gelmesine de yirmi dakikadan fazla olduğunu belirtti. Ateşin havarileri kulağıma bir şeyler fısıldıyordu. İşte bugün o kutlu gündü. Kanın tadı dudaklarımla buluşacaktı. Ve ruhum öldürdüğüm bir ruhun gözlerinde umut dolu son nefesi arzu ve ihtirasla kucaklayacaktı. Heyecanlıydım tek bir hatam ömrümü dört duvar ve bir çuval insan içinde geçirmem için yeterdi. Bu sırada adamın telefonu çaldı. Adam cansız bir sesle ama olabildiğince düzgün ve kışkırtıcı bir sesle konuştu. Muhtemelen pek de sevmediği sevgilisiyle ayrılığa üç beş kala son canım cicim konuşmalarını yapıyor ve her doyumsuz erkek gibi onu bir kez daha yatağında istiyordu. Ama çok üzgünüm bu olmayacaktı. Telefonda konuşurken dalgınlaştı ve arkasını bana dönüverdi. Telefonu kapattığında ettiği küfrü duyacak kadar yakındım. Telefonu cebine koydu ve ellerini tuşlardan ilelebet çekti. Tam benim nefesimi aldığı sırada sırtında bir acı ve yere düşen kanın akışını hissetti sonra birkaç adım geri attım telefonuna uzanmak istedi ama çoktan yola çıkmıştı. Elinden son ümidini kayışıyla birlikte bana baktı ve lütfen, lütfen! beni niye!! derken bir kez daha bıçağımı kullandım. Ve sonra artık tamamen korunaklı bir hale geldiğinde onu dizime yatırdım uyumamalıydı. Gözlerini kapatmamalıydı. Ona iyi sözler söyledim çünkü beni göremezdi. Adam gitti ambulans geliyor sabret bir şey olmayacak dedim koyu yeşil gözlerini seğirtti. Dizimde gözlerimin içine bakarak adeta yavaş yavaş ölüyordu zavallı. Ve sonra o gözlerde bir ışığın yitişine şahit oldum tam on dokuz dakika ve artık özgürdüm nabzı tamamen tükenmiş ve soğumaya başlamıştı. İlk önce onu izbe bir yere attım. Bu lanet yerde bulunması üç gün sürer ve bulan da insan elleri değil köpek ve yılan dişleri olurdu. Sonra ne mi yaptım üstüm başım kandı. Orada bir iki saat beklesem de köpekler beni paramparça ederdi. Yürümeye başladım ve üstümü başımı olabildiğince sakındım. Güzelim yeleğim mahvolmuştu. Ama şimdi o boktan yeleğin ne önemi vardı ki eve girdim ve bizim avanaklara görünmeden banyoya attım kendimi. Kıyafetleri de yıkamaya attım. Artık hiçbir delil yoktu. Her şey ama her şey tamamdı. Yastığa kafamı koyduğumda her şey ama her şey mükemmeldi. Benim şu an hissettiklerimi yaşamak için siz aptallar yirmi sene köpek gibi çalışıp, sevip de günde iki saat yanına uğradığınız karınızla Machu Picchu’nun tepesinde böğürtlenli gergedan bacağı yiyebilirsiniz. Ama emin olun, şu anda benim yaşadığım kompleks his cümbüşünün onda birine bile erişemeyeceksiniz.                                                           

 

 

 

 

 

 

 

Sudaki Yansıma

O kadar şeyin içinde yok etmem gereken tek bir şey vardı. O da bıçak. Dün geceki huzurlu uykumun ardından sabah büyük bir endişe ile uyandım. Kasaturam yoktu. Bir süre arandım tarandım. Sonra evdeki salak ile avanağa sordum ki aptallar ne dese beğenirsiniz. Senin bıçağın mı var sanki? Gerçekten amip bunlar yanı başlarında neler olduğundan ve benim kim olduğumdan habersizler. Aptal herifler.

Yok hiçbir yerde yok. Artık umudumu yitirdim ve sadece bekliyorum bir polis arabası gelecek ve götürecek beni. Aklımdan o durağa gidip var olan her şeyi yakmak geçiyor yapamam. Ha oraya gitmişim ha bir karakola gidip ben birini öldürdüm demişim. Aynı şey neyse beklemek gerek birkaç gün daha beklemek.

……

…….

……..

Tam iki hafta oldu hiçbir şey ama hiçbir şey yapmıyorum. Üç gündür o duraktan geçip duruyorum. Ne bir polis barikatı ne de bir kan kokusu. İnsanları bana bakarken buluyorum biliyor olmalılar. Hayatımın en büyük anısı bilmeliler geçip gittikleri yerde bir adamın umut içinde koyu yeşil gözlerle ölüme uğurlandığını. Benim katil olduğumu biliyor olmalılar. Hayır hayır ben iki hafta evvel katil olmadım. Ben çoktan katildim. Nasıl diplomayı aldığı gün bir insana “kutlarım evlat sen artık mühendis oldun derler” işte bu da akıl üniversitesinde bir iştir. Siz aklınızda ne olduğunuza inanır ve onu koruyacak surlar diker ve yüceltirseniz o olursunuz. İyiliği yüceltirseniz bazen surlardan kaçıp dönseniz de vakit tercihe geldi mi iyiyi seçersiniz.  Size ait olan tüm sıfatları aklınızın içinde tartar süzer ve benliğinizle birleştirirsiniz.  Bundandır ki ben ne zaman kurtlanmış talaştan dini, ahlaki ve soluk örtüleri kaldırdıysam, işte o gün katil olmuştum. Ama bana bugün katil diyecekler.  Ne tuhaf insanların aklınca bir sıfat edinmek. Aklımda bu ana dek bana hiçbir şey anlatmayan birkaç satır oynayıp duruyordu. Artık tüm bir hayatımı anlatıyordu sanki. Ezberimde var üç gündür sayıklıyorum zaten

Bizler zaferin kılıçları

Her tepesine dokunduk şanın

Her gölgeyi kanla suladık

Peki şimdi neyi kazanacaktık

Bizler zaferin kılıçları

Kimseye kalmayana dek

Dünyayı temizledik

Şanlı ordulardan büyük komutanlardan

Peki bize ne kalmıştı

Bizler zaferin kılıçları

En son kınımızı kestik

Kimse kalmayınca öldürecek

Bir su birikintisine bakarken can verdik

 

  Yoksa bunu yazan kemik torbasının dediği gibi ben de yenmiş miydim sudaki yansımam hariç tüm düşmanları?  Bundan sonra ne kalacaktı elimde. İki haftayı kafamda o adamı kırk kez kılıçla, kınla öldürerek geçirmiştim.  Bu hisse karşı tutkum artmamış, aksi gibi her hayalde daha da basitleşerek tükenmiş ve bitmişti.  Oysa ben hepsini istiyordum. Bütün hisleri. Öylesine ilişik ve iç içe bir halde tatmak.                                                                                                     Kafamı kaldırıp tekrar tavana baktım evet buraya böyle gelmiştim.  Yine o aptal Machu-Picchu masalı takıldı aklıma. Ben bir ömrü yaşamış ve çoğu basiretsizden fazlasını tatmış yirmi yedi yaşında şanslı bir adamdım. Bir ömür   seksen yıl, yüz yıl demek değildi. Bir ömür ölürken ben yaşadım diyebilecek kadar yaşamaktı. Ölçüsü buydu işte tabutun, kefenin, külün ………. İşte bundandır ki şimdi elimde bir bıçakla oturuyorum. Ve evet bu benim bıçağım nerden çıktı nasıl kayboldu hiçbir fikrim de yok aslında ama ne önemi var ki. Aklıma aptal alt komşu geliyor. Oysa onu da öldürdüğüme emindim. Yok, yok daha neler. Öylesine güzel bakıyordu ki o adamın gözleri. Yağmurlu bir gündü üstelik koyu yeşildi tıpkı benimkiler gibi. Neyse artık ne önemi var ki. Şimdi bu bıçağa bakınca da onun sıradan bir ekmek bıçağından farksız olduğunu görüyorum. Saplayınca hepsi uzunluğu kadar derine gidiyor, keskinliğin bir anlamı kalmıyordu.  Neyse ne artık işin zevkini öldürmemeliydi. Ufak bir çizik attım bileğime. Öyle filmlerdeki gibi oluk-oluk kan akmıyor. Belki yirmi dakika geçti, Biraz daha hızlandırmalı bir kesik daha atmalıyım dedim. Ellerim; ellerim titriyor. Biraz fazla oldu sanki. İşte şimdi filmlerdeki gibi.  Karnıma ve alnıma bir soğukluk çöktü. Her şey yavaşlıyordu sanki benimle. Yok yok tamam eksik kalsın bu histe bir de hapisliği tadayım şimdi girer kapıdan bizimkilerden biri. Yok, yok bunu istemiyorum. Daha tatmadığım binlerce his var belki. O aptal insanların yediği böğürtlenli gergedan ayağının da bir hissi vardır. Yok istemiyorum.  Telefona erişmem lazım nerde ki yok kalkamıyorum. Bayılmamam lazım eminim geleceklerdir şimdi onlar çıkmazlar ki evden. Bir iki ufak kesik beni, bu kutsanmış ruhu silebilir mi? Üşüyorum hem de çok, sanırım daha da yazamam elim kesiliyor ve aklım sadece acıya bırakıyor kendini.   Saf acıya hafifçe soğukla birlikte hissizlik çöküyor içime. Ya yapmamışsam, ne değişir ki. Ben katilim ve bu coşkum, lanet olup öldürtecek beni. Ben ölümü taşımakla lanetlenmişim. Bir alevi taşırken avuçlarında ellerinin yanıp kül olması gibi. Ne fark eder ki başkasına değip değmediği. Ellerim tutmuyor artık. Hoşça kal zevk aldığım ne varsa bir kez daha yapmak isterdim hepsini. Şimdi giderken insan umuyor gidecek Bir yer ol………. 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 31
Toplam yorum
: 2
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 142
Kayıt tarihi
: 10.02.18
 
 

Ters tuttum şimdi elimde ne varsa  döküldü üstüme bir kırık kalp  ile sıcak  bir kahve   ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster
 
 
 
Toplam blog
: 31
Toplam yorum
: 2
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 142
Kayıt tarihi
: 10.02.18
 
 

Ters tuttum şimdi elimde ne varsa  döküldü üstüme bir kırık kalp  ile sıcak  bir kahve   ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster