Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Haziran '11

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
1093
 

Oligarşiye karşı bir güç:Ak Parti... (Seçimlerde kime, niçin oy vereceğiz? (7 son)

Oligarşiye karşı bir güç:Ak Parti... (Seçimlerde kime, niçin oy vereceğiz? (7 son)
 

Sekiz buçuk yıldır iktidarda olan Ak Partinin 10 yıllık bir geçmişi var. Bu kadar yeni mi, derseniz, kökleri elbette çok eskidir... 

Cumhuriyet’le birlikte, Osmanlı’nın devamı olmayan yepyeni bir devlet kurduğumuzu düşünenler, geçmişle bağımızı koparıp bizi 80 küsur yıllık bir devlet diye tarif ediyorlar. 

Ancak bize okutulan tarih derslerinde asırlarla ifade edilen bir geçmişten bahsediliyor. Bu durumda Osmanlı’nın devamı sayılmıyor muyuz? 

Cumhuriyet’le birlikte geçmişimize ait bazı değerlerden bilerek veya bilmeyerek, isteyerek ve istemeyerek koparıldığımız bir gerçek. Bunun sancısını da sürekli hissediyoruz aslında... 

Mesela kütüphanelerimizde yüzyılların kültür birikimi, -kargacık burgacık dediğimiz Arap harfleriyle yazıldığı için- kimse tarafından okunamıyor, anlaşılamıyor. 

Milyonlarca Arap çocuğunun öğrendiği, okuyup yazdığı Arap harflerini öğrenmek, sadece bizim için mi zordu? Ya da alfabesi bile olmayan ve 40 bin karakterden oluşan Çince’yi öğrenen yüz milyonlarca Çinli çocuktan biz daha mı geri zekâlıyız? 

Atatürk, bizi bir an evvel Batı’ya adapte edebilmek için Latin alfabesini öğrenmemiz gerektiğini düşünürken, herhalde kraldan çok kralcılar Arap alfabesine karşı düşmanca bir tavır takındılar ve bizi kültürümüzden kopardılar diye düşünüyorum.  

Bugün beğenmediğimiz Arap ülkeleri bile hem Arap harflerini, hem de Latinceyi öğrendikleri gibi, İngilizce’yi de gayet rahat öğrenmektedirler. Japonlar da aynı şekilde kendi zor alfabelerinin yanında Latin alfabesini de bilmektedirler. 

***** 

Kurtuluş Savaşı’nda bütün yokluklara ve imkânsızlıklara rağmen Atatürk’ün yanında savaşan millet uzaydan gelmemişti herhalde. Onlar Osmanlı’nın idaresinde yaşayan halkın, diğer savaşlardan arta kalabilmiş son temsilcileriydi. Yeni yönetimde onlar herhalde buhar olup uçmadılar. 

TBMM hükümeti kurulduğunda Mustafa Kemal’le birlikte Osmanlı’dan kopuk yepyeni bir devlet kurmak isteyenlerin yanı sıra, Osmanlı geleneğinin devamını isteyen, hatta Milli Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olmasını padişahın yetkilerini kısıtlayacağı gerekçesiyle kabul etmeyenler vardı. 

Birbirine zıt bu iki görüşün ortasında bir yerlerde buluşmak belki en doğrusuydu. Mazisini inkâr etmeyen, ama kendine günün şartlarına uygun modern bir gelecek kurma anlayışına sahip demokrat bir cumhuriyet... 

Sanırım 1950’lerde halkın kahir ekseriyetiyle Demokrat Parti’yi iktidara getiren milletin anlayışı bu yöndeydi. İnsanlar tarihlerine, atalarına, geleneklerine, dinlerine bağlı ve saygılı olmak, ama günün imkânlarından da en iyi şekilde yararlanmak istiyorlardı. 

Adnan Menderes ve arkadaşları milletin gönlündeki bu arzuyu çok iyi okudular ve başarıya da ulaşarak milleti mutlu ettiler. 

Fakat “cumhuriyetçilik” anlayışının katı kurallarını “demokrasi”nin güzelliğiyle yumuşatmasını bilmeyenler, 27 Mayıs’ta halkın iradesine askeri bir darbeyle son verdiler. Çünkü seçimle, yani demokratik usullerle bunu yıkamayacaklarını biliyorlardı. Bu konuda katı olmak, antidemokratik davranmak, hatta padişahların kelle alması gibi başbakanı idam etmek onlara hiç de zor gelmedi. 

Kendini asker millet kabul etmiş bu ülkenin evlatları, orduya karşı olan saygılarından, farklı bir davranışa girmediler. Sessizce bu oligarşik grubun kendilerini anlamasını, çağdaş normlara uygun bir demokrasiyi ülkede hakim kılmasını beklediler, beklediler… 

Demokrasinin normal işlediği zamanlarda bu arzularını hep belli ettiler. Oy verdikleri partilerle, kendilerine empoze edilmeye çalışılan fikirlere karşı gösterdikleri tavırlarla, ama sessiz ve saygılı şekilde hep beklediler. 

Fakat oligarşinin nimetleri, sahiplerinin gözlerini öylesine kör etmişti ki, kimse bu bekleyişi demokratça yorumlamak istemedi. Sonradan gelenler de ağabeylerinin izini sürdürdüler. 

Kimileri muhtıralarla tatmin etti kendini, kimileri 5000 gencin ölümüne seyirci kalarak, ardından da yine bir askeri darbe yaparak… 

“Bu iş böyle olmayacak, kendi partimizi kurup yönetimi garantiye alalım” dediklerinde, millet yine sessizce ve anlamlı şekilde yaptı yapacağını ve Menderes’in ardından “Turgut Özal” diye birini çıkardı sahneye... 

Onların partileri silindi gitti. Çareyi yine öteki partilerin açılmasında buldular. Özal’dan başka türlü kurtulamayacaklardı çünkü.. Özal yeni bir hamleyle Çankaya’ya çıkınca planları yenilemek gerekti ve sanırım B planı devreye girdi. 

Türkiye çalkantılı bir dönem geçiriyordu. Başımıza bir PKK terörü belası sarıldı. NATO’nun en güçlü ordusu “3-5 çapulcu” diye nitelediği teröristlerle 15-20 sene topla, tüfekle, uçakla, resmen savaşmak zorunda kaldı. Sonuç terör daha da büyüdü. 

Yaşanan bir krizin ardından su yine yolunu buldu ve bu sefer de milletin bağrından Recep Tayyip Erdoğan diye çetin bir ceviz çıktı ortaya... Oligarşinin onunla ve partisiyle nasıl mücadele ettiğini hepiniz biliyorsunuz, gün be gün bunları yaşadık. 

Bilemeyecek durumdaki gençler için özetleyelim: 

Hükümet ne yapmak istediyse muhalefet onun karşısına dikildi. Oradan bir şekilde sonuç çıktıysa Cumhurbaşkanı kararı imzalamadı. Zorunlu olarak imza işlemi tamamlandıysa hemen Anayasa Mahkemesi devreye sokuldu. 

Cumhurbaşkanının görev süresi bittiğinde herkeste şafak attı. En basit şeyleri bile yapması engellenen bir parti şimdi cumhurbaşkanını seçecekti, öyle mi?. E-muhtıra da dahil, ellerinden geleni yaptılar. Ama Erdoğan pes etmiyordu ve yeniden millete gidiyordu. 

Terör bir anda azıverdi bu sıralar. Günde 3-5 şehit cenazesi geliyor, cenaze törenleri hükümet karşıtı bir protesto mitingine dönüştürülüyordu. 

Bu arada Sayın Cumhurbaşkanı, kendince yönetimi Ak Partiye bırakmamak için yasal süresi dolduğu halde tam 3 ay haksız ve hukuksuz şekilde o koltuğu işgal etti. Ama kimse ona sesini çıkarmadı. Görüşlerine katılmadığı, her zaman her şeyiyle ters düştüğü halde, bu millet ona en ufak bir saygısızlıkta bulunmadı.  

Halk, yapılan bu haksızlığa prim vermedi. Seçimleri ak Parti daha fazla oy alarak ikinci kez kazandı. Cumhurbaşkanlığına da Abdullah Gül seçildi. 

Hakka hukuka, demokrasiye, kurallara aykırı hiçbir durum yoktu. Ama onlar sırf görüşlerini benimsemiyorlar, ondan farklı düşünüyorlar diye, onu selamlamadılar. Konuşmalarında “sayın cumhurbaşkanım” demediler. Sırf eşi başörtülü diye görevleri olduğu halde onu uğurlamadılar, karşılamadılar, resepsiyonlara, kutlamalara katılmadılar, elini sıkmadılar. 

Görevi dış düşmanlara karşı ülkemizi korumak olanlar, hükümeti yıkmak için planlar hazırladılar, her fırsatta saygısızlıklarını belli ettiler. Başbakan geldiğinde ayağa kalkmayarak, bir tür isyan etmeyi kahramanlık saydılar. 

Oyunlar, tezgahlar deşifre edildi. Görüldü ki yıllardır neler yapılmış neler. Faili meçhul diye geçiştirilen olayların failleri belliymiş meğer. Bunlar, suçu, belli bir kesimin üstüne atıvermek için yapılan tertipten başka bir şey değilmiş. 

Sadece bunlar mı, Kürtlere yapılan zulümlerden tutun, inananların üstünde yıkılan pek çok olayın perde arkasında hayal bile edemeyeceğimiz derin hesaplar varmış 

Türkiye gladyoyla boğuşuyormuş da farkında değilmiş. 

Ak Parti cesaretle bu işin üstüne gitmekten çekinmedi. Ama arı kovanına çomak sokmak o kadar kolay değildi elbet… İşin ciddiyetini kavrayan ve yıllardır üzerine çöreklenilen imkânların, fırsatların, kaymağın elden gittiğini görenler, bütün güçleriyle Ak Partinin karşısına geçtiler. 

Terörü bitirmek için demokratik açılım ilan etti Ak Parti. Analar artık ağlamasın dedi. Savaş ilan etmiş gibi saldırdılar. Hem de PKK ile birlikte hepsi birden. CHP’si, MHP’si, BDP’si… 

Hükümet bunlarla uğraşmaktan iş yapmaya fırsat bulamıyor, yaptığı işleri de yeterince duyuramıyordu. 

Siyaseti yeniden dizayn etmek isteyenler ana muhalefet partisi liderini bir anda biçimsiz şekilde hallettiler. Suçu da Ak Parti’nin üstüne attılar. 

Dört koldan saldırıp, Ergenekon soruşturmasını sonuçsuz bırakmak, temiz siyasete geçilmemesi için eski karanlık günlere yeniden geri dönmek istiyorlardı. İçte ve dışta şer kuvvetler birleşmişti. 

İşte bu seçim, milletimizin herkese eşit şans tanıyan, halkı kliklere, gruplara bölmeden, herkese adaletli yaklaşacak gerçek bir demokrasiyi oturtmak isteyenlerle, eski tas eski hamam statükocu zihniyetin devam etmesini isteyenlerin mücadelesi şeklinde olacaktır. 

İnançlı insanların da birey olarak birtakım hakları olduğunu kabul eden, bu bağlamda kimseye haksızlık yapılmamasını savunan İmam Hatip Lisesi mezunu bir başbakanı orada görmeye, ondan demokrasi dersi almaya tahammül edemiyorlardı. 

Bunların demokrasi anlayışı, görüşünü beğenmediği kişiyi faşistçe hemen yok etmekten geçiyordu..Ak parti de artık tarihe havale edilip siyaset sahnesinden silinmeliydi. 

Millet iradesini her şeyin üstünde tutan Ak Parti bu durumda sadece bilinçli halkın vicdanına sığınıyor ve yaptığı hizmetlerle bu süreci ülkenin hasarsız atlatabilmesi için yeniden iktidar olmak istiyor. 

Her şey milletin gözü önünde cereyan ettiği için, mağdur edebiyatına sığınmayan Ak Parti, bu haklı mücadelesinde halkın kendisini desteleyeceğini düşünüyor. 

İyi niyetli çalışmalarının ve icraatlarının, özellikle kötüye yorulması ve kasıtlı bir fitne ortamı yaratılması çabaları, elbette samimiyetle ülkeye hizmet etmeyi ilke edinen başbakanı çok kızdırıyor. Böyle bir haksızlığı içine sindiremeyen başbakan, hak edenlere hak ettikleri cevabı verince de sertleştiği ve kırıcı olduğu için bir kere daha tenkit ediliyor. 

Başbakanın samimiyeti ve gayretiyle Kılıçdaroğlu’nun samimiyeti ve gayretini mukayese etmek isteyenler var. Böyle bir mukayese yapmak mümkün değildir. Çünkü Kılıçdaroğlu bu göreve atanarak getirilmiş biridir. Bir tür memurdur, kamu görevlisi gibidir. Yaptıklarını bu göreve geldiğime göre “yapmam lâzım” mantığıyla yapmaktadır. 

Erdoğan ise küçük yaştan beri idealist, ülkenin derdini kendine dert edinmiş, aldığı dini ve ahlâki terbiyeyle insanlar arasında ayırım yapmadan, yaratılanı yaratandan ötürü seven, sırf bu amacını gerçekleştirmek için bu partiyi kuran bir liderdir. 

Memleketin faydasına olacak her şeyi yapmak için canla başla gayret etmeyi kendine ilke edinmiş bir liderdir. Türkiye’yi hak ettiği noktaya çıkarmaya azimli, bunun için her şeyi göze alabilecek, sonuna kadar yılmadan mücadele edebilecek kararlılıkta olan bir liderdir. 

Seçimlerde genellikle vatandaşlar ülkeyi yönetenler bu işi iyi yaptılarsa onları tekrar seçer, yapmadılarsa daha iyi yapacağına inandığı birine görevi teslim ederler. 

Türkiye, son dokuz yılda neredeyse Cumhuriyetten bu yana geçmiş bütün iktidarların toplamını aşan bir gelişme kaydetmiştir. (Bunlarla ilgili özet bilgi için okuyabileceğiniz bir blog: http://blog.milliyet.com.tr/Ilk_kez_oy_kullanacak_genclere__Acik_Mektup___Herkes_okuyabilir_/Blog/?BlogNo=310703) Bu bağlamda şikâyet edilecek bir durum yoktur. Kaldı ki, bu performansı aşabilecek derecede güçlü, bilgili, yetenekli, donanımlı görünen başka bir parti ve başka bir lider de bulunmamaktadır. 

Farkındaysanız bütün strateji, “Erdoğan’ın iktidardan alınması” üzerine kurulmuştur. Yerine kimin geleceği bile önemli değildir. Yeter ki o gitsin.. 

Belli ki burada demokratik bir seçim gerçekleştirmekten öteye, askerî bir hareket niteliğinde görünmeyen sivil bir darbe yapılmak istenmektedir. 

Milletimiz bu durumun farkında olduğu kadar, Ak Parti de bunun çok iyi farkındadır. 

Dikkat ederseniz CHP’nin ve MHP’nin 13 Haziran sabahı herkese para, kart, iş, gibi popüler vaatlerine karşılık Ak Parti Hedef 2023 demektedir. 

Akşam ne yiyeceğini, sabah ne yapacağını bile planlamamış, “Allah kerim” anlayışına sığınmış bir millete Ak Parti Cumhuriyet’in 100. yılına uzanan 12 yıllık bir vizyon sunmaktadır. 

Geleceği birlikte inşa etmenin, uzun vadeli, planlı hareket etmenin, varımızı yoğumuzu, her şeyimizi cumhuriyetimizi korumak, yaşatmak ve gelecek yüzyıllara daha güçlü şekilde ulaştırmak için seçilmiş bir hedeftir bu. 

Aslında bu güne kadar her söze “Cumhuriyeti kuran Atatürk” diye başlayanların ortaya koyması beklenen, “kaderci” diye suçlanan inançlı insanlardansa hiç beklenmeyen bir hedeftir. 

Bu farkı anlayan milletimiz 12 Haziran’da inanıyorum ki Ak Parti’ye bir kere daha “Evet” diyecek ve Cumhuriyet tarihinde sadece Menderes’e tanıdığı üçüncü kez iktidar olma hakkını bu sefer de seve seve Erdoğan’a tanıyacaktır. 

İnsanların düşüncelerine ipotek koymaya kimsenin hakkı yok. Hür iradesiyle onlar kendilerine verilen şansıı diledikleri gibi kullanırlar. Belki çoğu insan benim düşündüklerimin dışında bir anlayışa sahiptir, benim yanıldığımı düşünüyordur ve iradesini farklı şekilde kullanıp farklı bir sonuç ortaya çıkacaktır. 

Demokrasiye samimiyetle inanmış bir insan olarak ben halkın iradesiyle ortaya çıkacak her sonuca saygılı olmamız gerektiğinin bilincindeyim. 

2007 seçimleri sonunda oyunu Ak Parti’ye verenlere etmedik hakaret bırakmayanlar, bu seçimlerde de teröristbaşıyla aynı paralelde hareket edip Ak Parti’nin kaybetmesi için var güçleriyle uğraşanlar, kazara seçimi kazanmaları halinde, demokrasinin kurallarını filan herhalde bir tarafa bırakıp öncelikle “öç alma” seansları düzenleyeceklerdir. 

Allah bu ülkeyi, bu milleti, kötü niyetlilerin şerrinden korusun, iyilere, iyi niyetlilere, özünde sözünde samimi olanlara yardım etsin, 13 Haziran sabahı ülkemiz için hayırlı olacak en güzel sonuç neyse bize de onu nasip etsin, diyerek bu yazı serisine son noktayı koyuyorum. 

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Aşağıdaki bağlantıyı tıklayarak yazı hakkındaki samimi ve gerçek görüşünüzü bildirmenizi rica ediyorum. hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=-249366&yazarid=5 Selam ve saygılar.

Güz Özlemi 
 27.06.2011 11:25
Cevap :
Verdiğiniz linkteki yazıyı okudum. Böyle bir olay yaşandığını hatırlıyorum. Ancak olayın nasıl meydana geldiği, suçun kimde olduğu, suçlunun nasıl cezalandığı yani işin yargı boyutunu bilemiyorum. Eğer yazıldığı gibiyse gerçekten kabul edilmesi mümkün olmayan bir durum. Yazarın Emin Çölaşan olması doğrusu inandırıcılığını zayıflatıyor. Çölaşan'ın peşin hükümlerini özellikle de Ak Parti ve Erdoğan hakkındaki olumsuz görüşlerini hepimiz biliyoruz. Öte yandan böyle bir olayın bir belediye başkanı tarafından bu şekilde örtbas edilmesi, yargının işleyişine bu kadar müdahale edebilmesi, akıl alacak gibi değil. Şu an başbakan olduğu halde bile böyle bir şey yapamaz diye düşünüyorum. Ayrıca böyle bir durum söz konusuysa herhalde Çölaşan'dan başkaları da bunu yazıp gündeme getirirlerdi. Sonuç olarak olayın yazıldığı gibi cereyan etmesini tasvip etmem mümkün değil. Bu benim Ak parti'yle ilgili yazdıklarımın yanlış olacağı anlamına gelmez. İkisini ayırmak lazım. Teşekkürler, selam ve saygılar...  27.06.2011 23:12
 

Düşünceleriniz sunduğunuz verilere göre doğru olabilir ama bakın ben inanmıyorum hep içimde "neyin "karşılığı diye sorgulamadan geçemiyorum .Herşey hoş güzelde kaybedilenlerin kazanımlardan fazla olduğuna inanmıyorum işte onun için kaygılı bir okadarda şüphe TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN LAİK YAPISI VE TÜRKLÜĞE KARŞI alınan cepheler .Hoşçasağlıklı kalınız.

a.ulker25 
 18.06.2011 17:22
Cevap :
İnanç biliyorsunuz, akılla mantıkla bilgiyle edinilemeyen kazanımlara denir ve güçlü bir duygudur. Bu yüzdendir ki, bize çok garip gelen ve hatta komik ya da akıl dışı gibi görünen şeylere inananlar, bu inançlarından asla vazgeçmezler, vazgeçemezler. Bir siyasi partinin, yaptıkları, yapacakları ise somut olaylardır. Bunu bir inanç haline getirirseniz elbette size söylenecek sözüm yok. Canınız sağolsun. Katkınız için teşekkür eder selam ve saygılar sunarım.  18.06.2011 23:05
 

dediklerinizin hepsine katılıyorum. Düşüncenize, kaleminize ve ağzınıza sağlık. Tesbitleriniz yerinde.

hakan yalçin 
 13.06.2011 12:58
Cevap :
Katkılarınız için teşekkür ediyorum. Selam ve saygılarımla...  13.06.2011 13:41
 

Oligarsinin anlamina bir zahmet sozlukten bakiver,benim demokrasi uzmani kardesim!

selahattin baysal 
 13.06.2011 8:21
Cevap :
Oligarşinin anlamına zahmet edip sözlükten bakıverdim. "Siyasal gücün birkaç kişilik gurubun veya silsile halinde bir ailenin veya bir ZÜMREnin elinde bulunduğu siyasi rejim" yazıyor. Ben zaten daha evvel de sözlüğe bakarak bu kelimeyi kullanmıştım. Kendini cumhuriyetin ve dolayısıyla ülkenin sahibi gören bir zümreyi kastediyorum, yanlış mı kullanmışım? Doğrusu konusunda bir uzman olarak ne demem gerektiğini bana bildirebilir misiniz uzman bey kardeşim. Katkınız için teşekkürler. Selam ve saygılarımla...  13.06.2011 13:40
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 859
Toplam yorum
: 1414
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 950
Kayıt tarihi
: 21.06.06
 
 

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, ekonomik..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster