Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Mayıs '12

 
Kategori
Tiyatro
Okunma Sayısı
1097
 

Ölü kentin nabzı

Ölü kentin nabzı
 

YAŞAMIN İKİ UCU ARASINDA KALAN BİR OYUN

“ÖLÜ KENTİN NABZI”

Yaşamın bir ucunda doğum bir ucunda ölüm vardır. Tıpkı bir terazi misali kâh,  doğum sancılarının ağır basması… Kâh, ölümün yaklaşmasıdır yaşamın sürekliliğini sarsan. Hep bir nabız atışıdır yürünen yol boyunca duyulan. Kimi önden hisseder bu sessi… Kimi tam ortasında bulur kendini.

Otuzuncu yılını kutlayan Lefkoşa Belediye Tiyatrosu perdelerini, Orhan Asena’nın ‘Ölü Kentin Nabzı’ oyunuyla açtı. Yazar Orhan Asena, 7 Ocak 1922’de Diyarbakır’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini aynı kentte tamamladı. 1935’de ‘Dicle Kaynağı’ dergisinde ilk şiiri yayınlandığında on üç yaşındaydı. 1939’da Diyarbakır Halkevi’nin açmış olduğu şiir yarışmasında birincilik ödülü aldı. Lise yıllarında öykü yazmaya başladı. Bu dönemde yazdığı tek perdelik ‘İntikam’ adlı oyununu Edebiyat öğretmeni sahnelemek istese de müdürün izni alınamayınca gerçekleşemedi. Tıp Fakültesi’ne girdi (1939-1945). Şiir ve öyküleri Yeni Mecmua, Yücel, Çınaraltı, Varlık, Yeni İstanbul, Yaratış gibi dergilerde çıktı. Doktor olarak, askerlik hizmeti de içinde olmak üzere yedi yıl boyunca Anadolu’nun küçük kasabalarında hizmet etti (1945-1952). Bu yüzden Anadolu insanını tanıma fırsatı buldu. Orhan Asena, Ölü Kentin Nabzı oyununu 1977’de kaleme aldı. “Ölü Kentin Nabzı” ilk kez, 1978’de kendinin de kurucuları içinde bulunduğu Şiir ve Tiyatro Yayınları arasında, yayınladı. Oyun 1979’da İstanbul Şehir Tiyatrolarında oynanırken, aynı yıl İsmet Kuntay ödülünü aldı. Orhan Asena’nın diğer bazı oyunları da şöyledir; Şadırvan, Bir Ölü Dolaşıyor, Garipdede Çıkmazı, Tanrılar ve İnsanlar (Gılgamış), Korku, Kocaoğlan, Van Gogh, Hürrem Sultan, Gecenin Sonu, Tohum Ve Toprk, Kapılar, Mustafa, Fadik Kız, Toroslardan Öteye…      

Orhan Asena Şili gerçeğinden yola çıkarak yazdığı “Ölü Kentin Nabzı” oyunuyla o döneme ışık tutar… Türkiye Cumhuriyeti’nin tam da 1980 darbesinden önce yazılan bu oyun, darbenin ayak seslerinin habercisi gibidir. Mekan farklı bir coğrafyayı gösterebilir… Biri Şili gerçeği, diğeri Türkiye gerçeği olabilir… Fakat yaşanan sosyal, siyasi kargaşa aynıdır. Orhan Asena gözlemlediği toplumsal gerçeği 1977 yılında kaleme alarak, bu toplumsal nabzın günümüze taşınmasını sağlar. İşte bu noktada Asena yazar kimliği ile teraziyi dengeleyen bir balans gibidir. 1970’de seçimle başkanlığa getirilen, Salvador Allende, o zamana kadar Güney Amerika’da görülmemiş sosyalist bir atılımı gerçekleştirir. Büyük yabancı kuruluşları, özellikle Amerikalıların kontrolündeki bakırı ulusallaştırır. Ancak bu reformlar sağ kanat tarafından çok sert, sol kanat tarafından çok ılımlı olarak nitelendirilir ve bu iki görüş ülkede huzursuzluğa yol açar. Marksist Allende’nin üç senelik iktidarlığında Şili’nin ekonomisi daha da kötüye gider. Kamyon şoförlerinin başlattığı grev, giderek bütün ülkeye yayılır. Ev kadınları boş tencerelerle sokaklara dökülür… Şili, grevler, anarşi ve terör ülkesi halini alır. Eylül 1973’de Başkanlık sarayının bombalanması ile Salvador Allende öldürülür. Devlet yönetimi askerin eline geçer. Böylece ülkede tekrar demokrasi dönemi biter, diktatörlük dönemi başlar. General Agusto Pinochet Ugarte başkanlığındaki 4 kişilik cunta, Şili’yi yönetmeye başlar. 1988’deki halk oylaması ile anti demokratik bir anayasa kabul edilir. 1988’deki halk oylamasında askeri rejim yenilgiye uğrar. Pinochet Genel Kurmay görevine geri gönderilir.1989’da serbest seçimler yapılır. Patricio Aylwn Azocar oyların yüzde 55’ini alarak başkan olur fakat Şili demokrasisi istikrarlı olabilme mücadelesini günümüze dek sürdürür… Orhan Asena, bu tarihi gerçeklik içinde, “Ölü Kentin Nabzı” oyununu kurgular ve kaleme alır.  Lefkoşa Belediye Tiyatrosu, oyunu sahneye kor ve “Demokrasi, barış, özgürlük, adalet ve yurdu için nabzı atanlara adanmış bir oyun” diye atfeder. Aslında oyunun atar damarlarını simgeleyen bu dört kelime ölümün sessizliğinde atılan bir çığlık gibidir. Nedir bu çığlık? Oyun ne kadar kurgulanmış olursa olsun yaşamda, siyasette değişmeyen yapıtaşları vardır… Ve bu yapıtaşlarını yerinden oynatabilirsek, tarihin gelip bizi bulmasını beklemeyebilir, edilgenlikten, aktif bir duruma geçersek çevremizi değiştirebiliriz. Oyun bunu söylerken, yazar hümanizmden yana olur. Toplumun bir kesimi aktif silahlanarak, çözümden yana olurken, bir kesim de soğukkanlı davranıp düşünce yoluyla çözmeye çalışır sorunları. Oyunun Hümanist yanını öne çıkarmayı seçen yönetmen Yaşar Ersoy da bu nedenle dekorda soyutlamaya gider; gerçekçi bir oyun olan Ölü Kentin Nabzı oyununda, gerçekçi bir dekor kullanmak yerine düşünceyi öne çıkartacak, evrensel bir insanlık durumunu vurgulayan soyut bir mekân kullanır. Bir yanda metalin soğuk ve ürkütücü yanı,  diğer yanda insan olmanın sıcaklığı vardır. Dekorda kullanılan farklı yükseltiler oyunu duranlıktan kurtarmış, metal zemin üzerinde çıkan ayak sesleri müziği desteklerken, oyunun ruhu olmayı başarmıştır. Oyun dekoru bu şekilde farklı gerçekçi bir mekan tasarımının da önüne geçip, soyut bir anlam kazanmıştır. Bu soyutluk oyunun düşüncesi açısından, oyunu evrensel bir boyuta taşıdığı gibi farklı ve gerçekçi mekanlar açmanın külfetinden de kurtarmıştır. Bu nedenlerle dekor tasarımını başarılı buluyorum.  Işıklandırmada, zeminden kullanılan kırmızı renk oyunun ruhuna iki yönlü katkıda bulunurken; İnsan ruhunun acıyan yanını ve de dış dünyayı yansıtmıştır. İçerde izlediklerimiz dışarıda olup bitenlerin bir yansımasıydı… Sokaklarda olup biten faşist eylemler televizyon yolu ile gerçekçi bir şekilde mekana yansıtılır. “Kan Çiçekleri” tablosu ise insan ruhunun derinliklerinde açılan görünmez yaraların simgeselleştirilmesidir. Don Sebastian Desteban rolünde izlediğimiz, oyunun yönetmeni Yaşar Ersoy’u uzun zaman sonra sahne üzerinde izlemek keyif vericiydi. Deniz Çakır(Rozita), Osman Alkaş(Profesör), Erol Refikoğlu (Doktor) yıllardır oyunlarını takip ettiğim ve yılların eskitemediği oyunculuk performanslarını izlemekten keyif aldığım oyuncular. Bu oyunda da Onları keyifle izledim. Özgür Oktay’ın (Elvira) her kalıba uyan oyunculuğu ve de bu oyunda da gösterdiği doğal oyunculuk başarısı görülmeye değerdi. Osman Ateş’in (Joel) hissedilir sinercisi, diğer oyun arkadaşlarını da etkilerken oyun ritminin sürekliliğini sağlamıştır. Asu Demircioğlu (Josefina) başarılı bir tipleme sergilemiş, Barış Refikoğlu (Alberto) zaman zaman dil sürçmeleri ile akıllarda kalmıştır. Ersen Sururi’nin (Gonzales) keman performansı ise oyunda bir yama gibi dururken, Onu sahnede görmek bir anlık bir şaşkınlığa neden olmuştur. Döndü Özata’nın (Maria) katı ve kalın çizgilerle canlandırdığı karakterin, oyunun hümanist yanına hizmet edecek şekilde daha inceltilmiş çizgilerle canlandırılması gerektiği göze çarpmaktaydı. Döndü Özata’nın canlandırdığı Maria karakterine yazarın bir doktor adayı olma misyonunu yüklemiş olması da karakterin yardım sever, hümanist yanının vurgusuna dikkat çekmekteydi.

Bir ekip çalışmasının örneği olan Lefkoşa Belediye Tiyatrosu’nun sahnelediği, Orhan Asena’nın yazdığı “Ölü Kentin Nabzı” adlı oyunda kimse kimsenin önüne geçmeden, rolünü çalmadan başarılı bir performans göstermiştir. Onları kutlar, siz izleyicilere iyi seyirler dilerim.    

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 32
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 314
Kayıt tarihi
: 03.01.12
 
 

Tiyatro Sanatına gönül vermiş, içinde yaşadığım topluma yazarak hizmet etmeyi seçmiş sanatın bir ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster