Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Eylül '18

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
412
 

Ölü Yazarlar Toplantısı! Saat 01:00

Ölü Yazarlar Toplantısı! Saat 01:00
 

Aşk, aşık ve maşuk arasında ağzı açık makas arasında durur.


Zaman, gecenin koyu karanlığı içinde bir yılan gibi sessizce  akıp gitmekteydi. Zaman ilerledikçe zihnimin içinde tepinip duran sorulara bir yenisi daha ekleniyor, akıl sağlığım ile ilgili şüphelerim artıyordu. Mezarlık, ölü yazarlar, aşk ve ben. Bu dört kelimeyi cümle oluşturması için insanlara dağıtsak, birçoğu dokunmadan geri teslim ederdi muhtemelen.

Karanlığın içerisinde ışık olarak beliren tek nokta kol saatimin akrep ve  yelkovanı üzerindeki fosfordu. Akrep 1’e doğru yaklaşırken, yelkovan 9’un üzerindeydi. Kalan on beş dakika ömrümün en yavaş ilerleyecek olan on beş dakikası olabilirdi. Börtü böceğin mezarlık içerisinde kurumuş otlar arasında çıkardıkları sesler, muhtemelen biraz sonra şahit olacaklarına seyircilik yapmak için ön saflardan yer kapma telaşından kaynaklanıyordu. Kalın gövdeli meşe ağaçları ise baykuşları davet etmiş, dallarında misafir etmekteydi. Sahne ve seyirciler hazırsa, geriye tek eksik kalıyordu; oyuncular.

Saat 01:00

"Aşk, aslında hiç doğal olmayan bir olgudur ki kendini nadiren tekrar eder; ruh yeniden bakire kalamayacak hale gelir ve bir başkasının ruhundaki okyanusa dalacak gücü kendinde yeniden bulamaz."  Sözlerinin ardından bileğinden sonrasının olmadığı bir el bana uzanıyordu, o an anladım ki gösteri başlamıştı. Bana uzanan eli tutmamla beraber James Joyse’nin bedeni belirivermişti ve : "Hey! Genç dostum tam bir hayal kırıklığı içerisindeyim. Ben ‘ölüler’ kitabını yazarken bile mezarlığa gitmedim. Sen aşk üzerine olan bir toplantı için mezarlığı mı seçtin?"

Ben daha cevap olarak ne söyleyeceğimi düşünürken hemen ardımdan bir ses daha belirdi: "James! Sakin ol dostum, sadece sen değilsin bu toplantının tek misafiri ve ben mezarlıkları çok severim. Ne şiirlerime ilham olmuştur mezarlıklar ve ölüler, onlara olan hasretimdi intihar etmeme sebep ve sen genç dostum kulak asma, kendin ol; diğerleri çoktan kapıldı.'' Kalın paltosu ve elinde bastonuyla Oscar Wilde karşımda duruyordu. Keskin bakışları göz bebeklerimi delebilirdi. Tebessüm ederek devam etti: "Aşk bile salt fizyolojik bir sorundur. Bizim öz irademizle hiç ilişiği yoktur. Gençler sadık kalmak isterler, kalamazlar; yaşlılar sadakatsizlik etmek isterler, edemezler. Söylenecek söz bundan ibaret. Ben mazarlığı gezeceğim müsaadenizle"

Hey Oscar! Bizi karşılamadan mı gidiyorsun. ‘İşkence’ üzerine sohbet ettiğimiz Prag’daki müzede de işkence aletlerini inceleyeceğim diye gözden kaybolmuştun. Merhaba genç adam, ben Milan Kundera, son okuduğun kitabımı sıkılıp bitirmediğini bilmediğimi sanıyorsan yanılıyorsun. Madem konumuz aşk dinle öyleyse: "Bir kadınla sevişmek ve bir kadınla uyumak iki ayrı tutkudur, sadece farklı değil aynı zamanda da zıt tutkular. Aşk çiftleşme arzusunda duyurmaz kendini, uykuyu paylaşma arzusunda duyurur."  Milan Kundera sözünü bitirip şapkasını çıkardı ve bizi selamlayarak yanıma oturdu.

Ben ise içinde bulunduğum paranormal olay karşısında sınırları belli beynimin, kontrolü, sınırları sonsuz ruhuma vermesi için dua ediyordum. Derken bir elin başımı okşadığını farkettim ve ılık bir ses dalgasının kulaklarımın kıyılarına çarpışını:

"Lolita, hayatımın ışığı, kasıklarımın ateşi. Günahım, ruhum, Lo-Li-Ta; Dilin ucu damaktan dişlere doğru üç basamaklık bir yol alır, Üçüncüsünde gelir dişlere dayanır. Lo-Li-Ta. Bu sadece kitabımdan bir alıntı genç adam, aşk ile ilgili asıl söyleyeceğim şu ki; Aşk yalnızca cinsel olamaz; çünkü o zaman bencilcedir ve bencilce olduğu için de yaratmaz, yıkar. Ben Vladimir Nabakov, biraz kenara kayarsanız yanınıza oturabilirim."

Mezarlık içinde toplanmaya başlayan ölü yazarların üzerinden şiddeti düşük, gözü rahatsız etmeyen çok loş bir ışık dalgası yayılıyordu. Yazarların çoğalmasıyla ışık da çoğalıyor, artık gözler yüzleri seçebiliyordu. Yazarlar ardı ardına beliriyor. Kimi mezar taşlarına sırtını vermiş yerde oturuyor, kimi meşe ağaçlarına dayanmış ayakta duruyordu. Tabi yerden biraz yüksekte havada asılı duranlar ve bana temas halinde yanımda oturanları da belirtmeliyim.

"İki insan birbirini seviyorsa, buna mutlu bir son yoktur." Dedi elinde tuttuğu siyah beyaz renkteki kedisiyle Ernest Hemingway.

Mezar taşına sırtını dayamış yerde oturan İtalyan şair Cesare Pavase söze girdi Hemingway’in ardından. "İnsan kendini bir kadına duyduğu aşk yüzünden öldürmez. Aşk bizi tüm çıplaklığımız, sefilliğimiz, düşkünlüğümüz ve hiçliğimizle açığa vurduğu için öldürür. İşte ben de kendimi öldürdüğümde sadece kırk iki yaşımdaydım genç dostum" dedi bana seslenerek.

"Hey! Bırakın şu ipe sapa gelmez aşk üzerine düşüncelerinizi ve beni dinleyin. Hey Genç Türk! Sen daha fazla aç kulağını, diğerleri dinlemeyecek çünkü. Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır, onda kendisini durduran bir yüzey bulur; bizi gidişten daha fazla büyülemesinin sebebiyse, kendimizden çıktığını fark etmeyişimizdir." Fransız yazar Marcel Proust’tu sırasını salan.

"Ülkeme hoş geldiniz dostlar! Ve sen genç arkadaş, sen de aramıza hoş geldin.'' Dedi Oğuz Atay ve devam etti: "Beni bir gün unutacaksan, bir gün bırakıp gideceksen boşuna yorma derdi, boş yere mağaramdan çıkarma beni. Alışkanlıklarımı, özellikle yalnızlığa alışkanlığımı kaybettirme boşuna." Dedi ve sustu.

Mezarlık her geçen dakika kalabalıklaşıyordu. Virginia Volf, Jane Austen, Mary Shelley, Harper Lee gibi birçok kadın yazar da kalabalığın içindeydi. Bazen aşk üzerine konuşmalar karşılıklı atışma şeklinde, bazen herkesin kulak kesildiği kısa bir anektod şeklinde  devam ediyordu.

Bir ara kalabalığın arasından aksakallarıyla göğe doğru bir yazar yükseldi. Tüm konuşmalar kesildi ve herkes o yöne doğru bakıyordu. Bu Tolstoy’du. Gür ve bilge sesiyle seslendi: ''İnsanlar, aşk üzerindeki görüşlerini değiştirmelidir. Kadınla erkek, cinsel aşkı şimdi olduğu gibi şiir havasına büründürmekten kaçınmalıdır. Bunun yalnızca insanı alçaltan hayvanca bir iş olduğu kabul edilmeli.''

''Konu aşk olunca, haliyle katılan çok olmuş. Dedi sağ kolunu omzuma dolayan Nazım Hikmet. ''Unutma evlat, başka hiçbir konu başlığı bu kadar ölü yazarı bir araya toplayamazdı. Daha sabaha çok var ve güneş doğana kadar burada olacağız. Herkes aşk ile ilgili kısa düşüncelerini paylaşacak. Şu ana kadar duyduklarına dikkat et hepsi farklı. Neden? Çünkü burada gördüğün herkes kendi oldu da ondan. Oscar Wilde’nin dediği gibi ''kendin ol; diğerleri çoktan kapıldı.'' Ve kendi aşk tarifini kendin yap. Her gönlün, her zihnin aşka verdiği tepki farklıdır. Kimi yok oluşu tadar, kimi yeniden doğuşu.''

Güneş yüzünü göstermiş, mezarlık içerisindeki kısa çalıların üzerlerinde biriken çiğ tanelerini uyandırmaktaydı. Uyanıp buharlaşan çiğ taneleri mezarlığı sis bulutu içinde bıraktı. Kimse kalmamıştı. Gecenin karanlığında şahit olduklarımın büyüsünü gün ışığının tırnakları törpülüyordu. Eve gitmek için ayağa kalktığımda, sol çaprazımda ki mezar başında biri uyumaktaydı. Yüzümde ince bir tebessüm belirdi; bu Haruki Murakami’ydi. Uyandırdım.

''Sen neden buradasın?''

''Unuttun mu, dün gece burada olanların arasındaki tek yaşayan yazar benim. Yani hala buraya aitim. Hadi sana gidip kahvaltı yapalım. Ardından Tokyo’ya uçacağım. Beni havaalanına bırakır mısın?''

''Hı hı… Tabi ki…''

''Herkes söyledi fikirlerini, sen ne diyorsun bu aşk olayına?''

''Aslında söyleyecek bir şeylerim var. Gece burada olan yazarların birçoğunun aşk üzerine olan düşüncelerini okumuştum. Yıllardır her bulduğumu kazana attım, yıllardır fokurdar. Ve bir gün yeter dedim bu kadar kaynadığı. Daldırdım avuçlarımı içine ve bir yudum içtim. Sordum ruhuma, nasıl tadı diye… Anlat dedim bir cümleyle.''

''Eeeee meraklandırma insanı, ne dedi?''

''Aşk, aşık ve maşuk arasında ağzı açık makas arasında durur. Makas kapanmadığı sürece canlıdır. Yani, bedenler birbirine yaklaştıkça, ruhlar birbirinden uzaklaşır.'' 

Murakamiye döndüm ve: ''Yatak odama geldiğin gece, bu sohbetlere yine hala dünyada yaşayan ve tüm bu yazarlarla ortak bir bağı olan birini davet ediyoruz demiştin. Peki neydi bu yazarlarla benim aramda olan ortak bağ?''

Murakami tüm bedenini bana doğru döndürerek japon usulü selamladı beni ve ardından cevap verdi:

''AŞK''

***

Saygıyla... 14 Eylül 2018 - Denizli / Özkan SARI

yucel evren bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmaktadır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Ben en az bloglar kadar onlara yapılan yorumları ve de cevaplarını okumayı seviyorum. Hele konu böylesine göreceli bir soyut kavram ise. Bende son yorumcu Melek hanımın son noktayı koyduğunu düşünüyorum. Herkes farklı bir aşk tanımı yapar ve kimseninki de diğerine benzemez. Bu nedenle de farklı aşk tanımlarına saygı duymak gerekir. Kimsenin benim aşk tanımlamam doğrudur, gerçekçidir deme hakkı olmadığını, olamayacağını düşünüyorum. Tekrar selamlar

Matilla 
 22.09.2018 18:16
 

Dünyada kaç milyar insan varsa, o kadar da aşkın tarifi vardır. Zira herkes kendine göre yaşar aşkı.Kendi potansiyeli kadar tadar.Öyle ya da böyle önemli olan o duyguyu en kuytularına kadar hissedip yaşayabilmektir. Gerisi hikayedir...

Melek Koç 
 18.09.2018 11:03
Cevap :
Melek Hanım yorumlara noktayı koymuşsunuz. En geçerli açıklama sizinki galiba. Teşekkürler. Saygıyla...  18.09.2018 18:55
 

Bir erkeğe aşkı nasıl tarif edeyim ben? Vuslatı seks kabul edip öncesini yok sayıyor. Yaşadığı tek seksle de aşk sandığı şeyi sevgiye dönüştü diye küçümsüyor. Bir kere aşk herkesin harcı değil bu bir. Gerçekten olgunluk gerektirir. Sizi face den engelleyen biriyle aşk yaşayamazsınız :) Aşk bir kordur. İçine düştüğü bedeni yakar. Duramaz insan durduğu yerde.. Kalbiniz yüksek basınçta fokurdayıp duran bir tencere gibidir. Ruh ve kalple yaşanır bu da iki. Akıl yoktur aşkta. Canından vazgeçersin. Hekim istemez aşık, yar gelsin der yarama benim..Ölümü bile küçümsersin o can için..Ölümden daha çok cesaret ister çünkü aşk..Kavuşunca biter mi bu duygu? Bitenler aşk değil efendim..Onlar kendini aşk sanan zevzeklikler.. Daha üçü, dördü de var ama neyse :))

SAYHAN 
 17.09.2018 15:22
Cevap :
Öncelikle yorumunuzun iki ve üçüncü cümlelerini bana hitaben yazdıysanız, beni çok yanlış anladığınız için ya da ben kendimi anlatamadığım için oldukça üzülürüm. Onun dışında ki yazdığınız her şeye katılıyorum. Yazdıklarınızın üzerine eklenecek bir şey kalmamış.Teşekkürler. Saygıyla...   17.09.2018 17:17
 

Aşk, üzerine herkesin kendince bir şeyler uydurabileceği kağıttan bir balondur. Eğer edebiyatçılar olmasalardı bugün aşk diye bir kavram olmazdı. Eskiden kağıttan yapılmış kese kağıtları vardı. Biz onların ağzını büzer ve içine hava üfledikten sonra sert bir şekilde diğer elimizin avuç içine vurarak patlatırdık. Bir keyif alırdık, sormayın gitsin. İşte aşk da öyle bir şeydir. Ne mutlu aşk üzerine öyküler yazarak zevk alabilenlere. Sevgi ve selamlarımla

Matilla 
 17.09.2018 8:54
Cevap :
işte bu da aşk üzerine farklı bir yorum. Hikayedeki aşk tarifleri her ne kadar karşı cins ile olan aşk merkezinde toplandıysa da aşk sadece bundan ibaret değildir. Aşk sadece bir kadına, erkeğe duyulmaz. Bir mesleğe, sanata, hayvana, ağaca, düşünceye vb. bir çok farklı şeye duyulabilir. O aşk kaybolup giderse her şey sıradanlaşır ve basitleşir. Ben aşk üzerine hikayeler yazmayı seviyorum. Sizin sıradan olmayan yorumlarınızı okumayı da seviyorum. Teşekkürler... Saygıyla...   17.09.2018 12:47
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 78
Toplam yorum
: 172
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 2576
Kayıt tarihi
: 05.09.15
 
 

Hayat denilen yolculuğuma Denizli'de başladım. On dört yaşımda çıktığım Denizli'ye Balıkesir, İzm..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster