Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Eylül '18

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
224
 

Ölü Yazarlar Toplantısı!

Ölü Yazarlar Toplantısı!
 

Yatak odamın sarı ışığı altında, kelimeler gözlerimin önünden akmaya devam ederken önce kalbime, sonra beynime ulaşamaz oldular. Göz bebeklerime çarpıp yere düşmeye başladıklarında ise, elimdeki kitapla olan tek bağım sadece elimde olmasıydı. Kitabı kapatıp artık uyumayı düşünüyordum ki bana seslenen bir sesle irkildim:

''Artık bırakmalısın, okuduklarından bir şey anlamaz oldun, aşk ile ilgili düşüncelerimin olduğu bölümdesin, kaçırmanı istemem.''

Ayakucumda durup bana bakan adamı görüyor, yaşadığım şokun etkisiyle ben de sadece ona bakıyordum. O ise suratımın korku ve şaşkınlıkla büründüğü ifadeye bakıp için için gülüyordu.

''Ne arıyorsun benim yatak odamda, in misin, cin misin?''

''Hayır, ne inim ne de cin. Ben Haruki Murakami’yim. Kitaplarımı okuyarak beni sen çağırdın unuttun mu?''

Galiba rüyadayım diye düşündüm fakat rüyaya benzemiyordu. Öldüm mü desem, o da değildi. Bir müddet sonra merak etmeyi bırakıp ne de olsa rüyadır diyerek Murakami’ye seslendim.

''Buraya nasıl geldin diye sormayacağım ama neden geldin?''

''O zaman lafı çok uzatmadan anlatayım. Biliyorsun! Ben hala bu dünyada yaşayan yazarlardan biriyim ve ölmüş yazarlarla bu dünya arasında bir köprü görevi görüyorum. Biz bu yazarlarla belli aralıklarla, belirli bir yerde toplanıp bazı konular üzerinde kısa sohbetler ediyoruz. Bu sohbetlere, yine hala dünyada yaşayan ve tüm bu yazarlarla ortak bir bağı olan birini de davet ediyoruz. Bundan sonraki toplantımız için ise seni seçtik. Toplantımızı senin şehrinde ve senin belirleyeceğin bir yerde yapacağız. O gün geldiğinde gece tam 01:00’da herkes orada olacak.''

''İyi ama benim o yazarlarla ne gibi bir bağım olabilir ki? Anlattıkların çok saçma ve mümkün olmayan şeyler. Sana inanmamı beklemiyorsun herhalde.''

''Bak evlat! Sen istemeseydin eğer zaten seçilmezdin. İnanıp inanmamak senin seçimin. O gün ki toplantımızın konusu ‘aşk’ olacak. Senin belirlediğin yeri biz biliyor olacağız ve tam söylediğim saatte orada olacağız. Haftaya pazartesi gecesi unutma. Hatta konunun ilk açılışını da ben yapayım. Kim aşık olmuşsa, kendisinin eksik parçalarını arıyordur. Bu yüzden aşık, maşuğunu düşündükçe acı çeker. Bu tıpkı, uzun zamandır görmediğin birinin odasına girdiğinde bulduğun anılar gibidir.''  Dedi ve gözden kayboldu.

Sabah uyandığımda başım ağrıyor, hemen yanımda Murakami’nin kitabı duruyordu. ''Ne rüyaydı ama'' dedim içimden. Her zamanki gibi yine kitabın etkisinde kalıp rüya görmüştüm. Daha iki gün önce de rüyamda Goethe’yle birlikte Genç Werther’in mezarını ziyaret etmiştik.

Rüyanın üzerinden bir hafta geçmiş ve pazar akşamına gelmiştik. Uyumadan önce yeni bir kitaba başlama düşüncesiyle kütüphanemi karıştırdım. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘Saatleri ayarlama enstitüsü’ kitabını raftan indirip yatağıma uzandım. Hep yaptığım gibi önce kitabı kokladım. Huzur kokusunu tarif et deseler, kitap kokusu derdim galiba. Kitabın bilgi ve önsöz sayfalarını geçip ilk sayfasını açtığımda içinde bir not kâğıdı buldum. Çok eski bir kâğıda çok eskiden yazılmış gibiydi ve okumaya başladım.

''Aşkın kötü tarafı insanlara verdiği zevki, eninde sonunda ödetmesidir. Şu veya bu şekilde. Fakat daima ödersiniz. Yarın gece saat tam 01:00’da unutma! Ahmet Hamdi''  Yazılıydı kağıtta.

Allah’ım sen benim aklıma mukayyet ol. Galiba artık kafayı yemek üzereydim. Güneşin doğmasıyla beraber çoktan toplanılacak yeri bulmak için arayışlara başlamıştım. Nereyi bulacaktım ki, kimler gelecekti, nasıl bir düzen istiyorlardı. Yemek ya da içecek bir şeyler isterler miydi? Zihnimde dolaşan onlarca sorunun arasında aklıma bir yer gelmişti. Mezarlık! Ne de olsa mezarlıklardan korkmuyordum. Asıl korkacaklarımız mezarlığın dışındakilerdi.

Akşam saat  22:00’da hazırlanıp evden çıktım. Mezarlığa ulaşıp içindeki parsel yollarından birinin üzerindeki banka oturup beklemeye başladım. Etrafta tam bir ölüm sessizliği ve karanlığı mevcuttu.

Kendi kendime seslendim:

Allah’ım ben ne yapıyorum böyle… Ve Ey aşk! Sen nelere kadirsin!

***

Saygıyla... 12 Eylül 2018 - Denizli / Özkan SARI

Kenan ışık bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

2018'de, hâlâ kitap-seven, kitap kokusunu hzuurun kokusu diye tanımlayan bir genci okumak insana hakikaten huzur veriyor. Sadece huzur değil cesaret, ümit, hatta coşku da veriyor. Devam, sevgili kardeşim. Selâmlar...

İsmail Hakkı CENGİZ 
 15.09.2018 16:04
Cevap :
Sizin takdirinize layık olmak da bana ayrı bir motivasyon ve moral kaynağı oluyor. Sağ olun, var olun. Saygıyla...  15.09.2018 22:55
 

Az kaldı :)) saat 20:40.

SAYHAN 
 13.09.2018 20:41
Cevap :
Toplantı başladı... Davet etmek isterdim ama sadece ölü yazarlar katılabiliyor :)  15.09.2018 0:45
 

Devamı Saat 01:00'da...

Özkan Sarı 
 13.09.2018 0:12
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 78
Toplam yorum
: 172
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 2575
Kayıt tarihi
: 05.09.15
 
 

Hayat denilen yolculuğuma Denizli'de başladım. On dört yaşımda çıktığım Denizli'ye Balıkesir, İzm..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster