Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Şubat '11

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
485
 

Ölüm...

Ölüm...
 

....?


Her tanıdık yüzün toprak oluşunun ardından, travmatik bir hale bürünür ruhum. Ölümü düşünürüm uzun uzun. Defne Joy Foster'in ölüm haberini duyduğumdan beri yine bu ruh hali içindeyim. Ölenin genç oluşu beni daha bir yaralar, ölümün genç , yaşlı, çocuk demeden herkesi, her an alıp götürebileceği gerçeği beni korkutur. Evet korkutur. "Ölümden korkmuyorum" diyen yalan söyler bence. Ölüm, insan hayatının en korkutucu gerçeğidir. Saçlarınızın, ellerinizin, gözlerinizin toprak altında çürüyüp gideceğini bilmek, ruhunuzun ise nerede olacağını bilmemek ve sevdiklerinizin ardınızdan çekecekleri acıyı hayal etmek insanı korkutur elbette... 

Ama bu acı gerçekle yaşamaya mecburuz, bunun için benimsememiz gereken en yatıştırıcı felsefe Avusturalya yerlileri Aborjinlerin yaşam felsefesi olsa gerek... Onlar, kendilerini doğanın sıradan bir parçası olarak görürler ve bu nedenle sıradan ve sade bir yaşam sürerler. Diğer insanlara göre ilkel görünen bu yaşam felsefesine göre, yaşam bir döngüdür, ölürsünüz, ya bir ağacın köklerine karışır ağaca can verirsiniz ya da bir yırtıcı kuşun besini olur kuşa can verirsiniz. Yani doğadan gelir, doğaya dönersiniz. Bu yüzden, Aborjinler ölenin ardından asla yas tutmazlar, kendilerini her zaman sıradan bir ot kadar önemsiz görürler ve doğaya müthiş bir saygı duyarlar. Günümüz dünyasında Aborjinler gibi yaşamak pek de mümkün görünmüyor. 

Bizler dünyadan hiç gitmeyecekmiş gibi yerleşiyoruz hayata. Sade yaşamak yerine şatafatlı yaşamayı seçiyoruz, düşünmeden, hissetmeden yaşıyor ve kendimizi doğadan soyutluyoruz. Gökdelenlerimizin tepesinde, teknolojik bir yaşam sürüyoruz. Doğadan koptukça, ölümün bizi bulamayacağını zannediyoruz sanki. Ölümü düşünmek istemiyoruz. Çocuğumuz bize ölümün ne demek olduğunu sorduğunda kaçamak cevaplar veriyor ya da "Boşver sen bunu düşünme şimdi" diyerek çocuğumuzu koruyoruz aklımızca. Evet hiçbirimiz ölmek istemiyoruz. Yaşlı da olsak genç de olsak ölmekten korkuyoruz. Aslında korkularımızla biraz yüzleşmekte fayda var sanırım. Ölüm hepimize, her an gelebilir ve bu gerçeği kabullenip ona göre yaşamalıyız. Sevdiklerimizle daha iyi vakit geçirerek, sevmediklerimizi affederek, daha yoğun, daha derin, daha anlamlı yaşamalıyız. Ataol Behramoğlu'nun dediği gibi; 

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var,  

Yaşadın mı yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi,  

Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten,  

Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği... 

................ 

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var,  

Yaşadınmı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına,  

Çünkü ömür dediğimiz şey hayata sunulmuş bir armağandır,  

Ve hayat sunulmuş bir armağandır insana... 

Bize sunulmuş bu değerli armağanı yani hayatımızı hiç bir şey uğruna heba etmeden, kendimizi ve çevremizdekileri daha fazla severek, tekrar döneceğimiz doğaya sevgi ve saygımızı yitirmeden, kendimizi olduğumuzdan daha büyük görmeden ama olduğumuzdan daha küçük ve değersiz hale getirmeden yaşamak ve ölümü kabullenip, ardımızda bırakacaklarımıza daha fazla odaklanmak sanırım en doğru olanı... 

Defne, arkasında hayat ışığı ve gülen, neşeli görüntüler bıraktığı için ölüm hakkında gerçek mesajı veriyor bence. Geride kalanlarına özelliklede yavrusuna sabırlar diliyorum... 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 47
Toplam yorum
: 50
Toplam mesaj
: 12
Ort. okunma sayısı
: 777
Kayıt tarihi
: 17.10.09
 
 

Yaşıyorum, yaşadıkça öğreniyorum, öğrendikçe düşünüyorum, düşündükçe çözümlüyorum, çözümledikçe y..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster