Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Haziran '08

 
Kategori
Psikoloji
Okunma Sayısı
3038
 

Ölüm

Ölüm
 

İnsanoğlunun en temel korkusudur ölüm. Var olma kaygısını yaşatan ölümdür. Varoluşçu terapinin mihenk taşıdır. Sanatın doğmasına sebep olmuştur. İnsanoğlu o kadar korkar ki ölümden panik atak, obsesif kompulsif gibi hastalıklarla uğraşır.

Varoluşçu terapi ölümü o kadar derinlemesine inceler ki, düşünmeye başlarsınız ölüm hakkında. Ne biliyorsunuz ölümle ilgili? Siz hiç öldünüz mü? Hiç yanı başınızda biri öldü mü? Ya da hiç ölüme yaklaştınız mı? Ölüme yaklaşmak nasıl bir duygu? Ve tabii en zor soru 1 ay sonra öleceğini öğrensen, önündeki 1 ayı nasıl değerlendirirdin?

Ölüme yaklaşan birçok insanın hayatlarında büyük değişiklikler olduğuna tanık oluyoruz veya duyuyoruz. Ne oluyor da insanlar hayatlarında böyle köklü değişiklikler yapıyor? Örneğin; çok fazla gezmeyi tatili sevmeyen bir insan ölüme çok yaklaşınca hayatını dolaşmaya, yeni yerler görmeye adayabiliyor. Hiç ibadet etmeyen biri ibadete başlayabiliyor. Akrabalarını unutmuş onlara değer verip, arayıp sormaya başlayabiliyor. Bazen de tam tersi çok aktif bir insan kabuğuna çekilebiliyor.

İnsanın kaçamadığı bir soru vardır; bu dünyada neden varım?

Bu çok derin bir sorudur. Buna benzer bir soruda felsefede vardır; ben kimim?

Bu sorulara verilen cevaplar insanların hayatlarını şekillendiriyor. Bilinçli olmasına gerek yok bu soruya verilen cevabın, hayatı hiç sorgulamayan bir insanda bu soruya bu şekilde cevap vermiş olur. Ancak birçok insan bu soruya oturup kafa yormaz. Çünkü vereceği cevap doğrultusunda yaşayamadığının farkındadır. Ölüm, bu sorunun hatırlatıcısıdır. İnsanı sarsar, sen nasıl bir hayat yaşıyorsun, neden varsın bu dünyada, sen kimsin gibi sorular sordurtur.

Köklü değişiklikler de ondan sonra başlar. Bir yerde kutuplardaki 6 aylık gece bitmiş artık 6 ay gündüz başlamaktadır. Artık eskisi gibi olmayacaktır. Normalde en ufak sözlere kırılırken, 3 günlük dünya, değer mi hiç bunlara üzülmeye diyecektir. Hayata yeniden gelmiş gibi hisseder kendini. Ondaki bu değişim çevresini de etkiler.

Ölüm neyi çağrıştırıyor da bu kadar büyük değişimler oluyor?

Ölüm, yok olmayı, unutulmayı, her şeyin sonunu hatırlatıyor. Bütün bunlar insanı kokutmaya yeter de artar. Sanatın ölümle var olduğunu yazmıştım. Bu, benim görüşüm. Şöyle bir düşünün; ölüm yok, bir doğan bir daha hiç kaybolmuyor. Ne yapardınız? Çok zor bir soru bu. Ancak sanatın felsefesinde yer alan geleceğe aktarım düşüncesinin olmayacağını biraz düşünürsek, sanatın olmayacağını tahmin etmek zor olmayacaktır. Yinede bu tartışılacak bir konudur tabii ki.

Hatta daha da ileri giderek ölüm olmasa dinlerinde olmayacağını düşünüyorum. Bugün hiçbir şeyden korkmayan insan ölümden korkmaktadır. Yok olma düşüncesini hazmetmekte zorlanmaktadır. İnanç ne işe yarıyor. Kişi, inancında yer alan öğretiler sayesinde ölüme karşı bağışıklık sistemin kuvvetlendirmektedir. Özellikle, ölümden sonra dirilişin olduğunu söyleyen dini inançlar insanın ruh sağlığını da korumaktadır. Hiç ölmeyeceksen neden bir şeye inanasın ki? Friedrich Nietzsche her şeyi inkâr etmiş bir filozoftur. Öyle ki, hiçliğin babası kabul edilir. Ancak, ölüm en hassas konudur onun içinde. Ölümüyle ilgilide çeşitli rivayetler vardır.

Ölümden bu kadar bahsedince beklide içiniz kararmıştır ancak bitmeyen, tükenmeyen bir konu. Bizim edebiyatımızda da ölüm önemli bir konudur. Cahit Sıtkı TARANCI denilince akla ilk ölüm gelir. Yahya Kemal BEYATLI, Necip Fazıl KISAKÜREK gibi ölümü İşleyen şairlerimiz de vardır.

Varoluşçu psikoterapi 4 temel korku üzerinde şekillenir: ölüm, özgürlük, varoluşsal yalıtım ve anlamsızlık. Ancak bu 4 temel korkunun ortak paydası yine ölüm. Irvin YALOM Varoluşçu Psikoterapi kitabında konuyu gerçekten çok güzel anlatmaktadır.

Varoluşçular insanın hayatına bir anlam katması gerektiğini savunurlar. Bu anlamı sınırlandırmazlar, yani, şunu hayatına katarsan hayatın anlam kazanır demezler. Örneğin, hayat kadını olmak isteyen ve bu şekilde kendini anlamlı hisseden kadına saygı duyarlar.

Hayatında anlamsızlık yaşayan, hiçbir şeyden zevk almayan bir insanın korkusu ölümdür. Tedavisi de ölümdür. Ölümün ne zaman geleceği belli değildir. O halde oturup ölümü beklemenin ne anlamı vardır. Bu anlamda kanser gruplarına dışarıdan gözlemci olarak katılımı da tedavinin bir parçası olarak görülür. Hayatı anlamsız bulan varoluşsal olarak da kendini yalıtılmış hisseder. Yine devreye ölüm girer.

Ölüm, toplumun kültürel yapısında da anlam bulur. Örneğin, Japonlarda hata yaptıklarında veya onurlarını koruma söz konusu olduğunda intihar etmek bir gururdur. Yine Eskimolarda intihar etmek kahramanlıktır. Ancak birçok toplumda kendini öldürmek lanetlenir.

Bir soruya geri dönecek olursak eğer; 1 aylık ömrünüzün kaldığını öğrenseydiniz ne yapardınız?

İnsan için ne zor bir soru. Filmlere konu olmuştur. Öleceğini öğrenen kişi, hayatında değişiklikler yapar, sürekli ertelediği ama çok istedikleri işleri yaparlar.

“Ertelemek” aslında bu konunun kilit kelimesidir. İnsan hayatında birçok şeyi erteler. Örneğin, çocuğunu sevmeyi. Şimdi çalışma zamanıdır, nasılsa önlerinde koca bir hayat vardır. Sonra severim, der. Bu düşünce toplumsal normlarla da birleşince maalesef ortaya hazin dolu hikâyeler çıkıyor. Babası, çocuğunu şimdi sevmiyor, yarın severim diyor. Ama yarın çocuk büyüyor, artık sevilecek yaşta değildir. Ne çocuk babasına sevgi sözcükleri söyleyebilir, ne baba çocuğa. Ne zamanki baba ölür, yaşanamayanlar feryada döner. Ölenin arkasından söylenir ne kadar sevildiği. Keşke hayatta olsaydı da söyleyebilseydik onu ne kadar sevdiğimizi! Bugün hayatta olan sevdiklerimizden neden esirgiyoruz hala sevgi cümlelerini?

Yeni bir kıyafet aldığınızda onu birkaç ay dolapta saklar mısınız? Bazen yeni bir kıyafet alınca önceki aldığınızı giyersiniz. Yani kıyafetlerinizin tadını çıkarmayı ertelersiniz. Bir ay ömrünüz kaldığını öğrenseydiniz, bütün kıyafetlerinizi doyasıya giyer miydiniz? Peki, ne kadar ömrünüz kaldığını biliyor musunuz?

Hayatı ertelemeyin…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

'Yalanını çıkardım ölümün'' Nasıl mı? diye soruyorsanız şiirimi okumanızı rica edeceğim. Yüreğinize sağlık sevgiler.

Şerife Mutlu 
 23.08.2008 23:10
Cevap :
Şiirinizi okudum. Elinize ve yüreğinize sağlık. Teşekkür ederim.  26.08.2008 8:33
 

"Az yaşa çok yaşa âkîbet gelecek başa." diye bir anonim sözümüz var. Bir de şairin adı aklımda değil ama şu iki dizesi bana çok anlamlı gelir ki zihnimde yer etmiş: "Kızımın resmini asmak için duvara/ Bir çivi çakarken ölebilirim" Ölüm bu kadar gerçek ve bu kadar yakınken, hayatın bir anlamı olmalı. Anlamını kavrayabilenlerden olalım inşallah..Saygılar...

Güller_Açarken 
 08.07.2008 11:48
Cevap :
Katkınız için çok teşekkür ederim. Kavrayanlardan oluruz inşallah...  08.07.2008 16:21
 

...yazınız yüzünden kutlarım sizi... Hoş ve anlamlı bir yazıydı yine. Ancak, izninizle, biraz kapalı geçilen "hayatı anlamlandırma" konusu azıcık daha açılsa iyi olurdu diyorum. Başka "ışık"lardan bahseden insanların etkilerinin ürkütücü olduğunu siz de gözlemliyor olmalısınız. Saygıyla.

Mehmet Arda 
 26.06.2008 12:16
Cevap :
İlginize teşekkür ederim. İnanın bu yazıyı yazarken genel itibariyle konulara değinmek istedim ama dediğiniz konuda bir yazı yazmayı düşünüyorum.  26.06.2008 14:04
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 59
Toplam yorum
: 80
Toplam mesaj
: 21
Ort. okunma sayısı
: 2047
Kayıt tarihi
: 07.11.07
 
 

Psikolojik Danışmanım, iki tane dünya tatlısı çocuğum var. Fanatik Beşiktaşlıyım... Psikolojiye d..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster