Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Eylül '10

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
2030
 

Ölüme dair, monologlar…

Ölüme dair, monologlar…
 

Ölüme İpotek edilmiş bedenleriz...


Hoşçakal !

Kimleri kaybettik kimleri… Ne anılarımızın ortakları bizi anılarımızla baş başa bırakıp gittiler, oysaki daha neler neler yaşayacaktık, ne ekmekleri bölüşüp, ne anları, ne anıları paylaşacaktık… Ne zamansız terk edişler gördük ölüm adında gizlenmiş, ne zamansız kayıplar; acımasız, insafsız...

Ölüm; bir bilinmezliğin, sonsuz bir yok oluşun yaşayanlar tarafından isimlendirilmesidir belkide. Bir kaybın, bir gidenin uğurlanışı, bir boşluğun ağıtıdır… Bu özelliği ile ölüm; en az öleni ilgilendirir ve ölüm ölene değil kalana ait bir kavramdır ki tüm gözyaşları ölen için değil hayatta kalanların kayıpları için akmaktadır. Kaybeden ölen değil öleni kaybedendir. Çiçero’nun deyişiyle “Bütün dertlerin biteceği yere gideceğim diye dertlenmek ne büyük budalalık.” Ama yaşam ağır basıyor ya işte; ne kimse ölmek istiyor ne de ölene güle güle denebiliyor… Acı tatlı bir hayat son bulup bir bilinmezlik başlıyor!

Ölüm ile ölen artık bir meçhuldedir. Ölenin acıları kalmamış, ölenin hırsı kalmamış, sevdası kalmamış, sevgisi, nefreti, lezzete olan bağlılığı, gözyaşı, acısı… kalmamıştır. Ve ne varsa kendine ait, kalanlara, onu sevenlere, umursayanlara bırakmıştır. Neticede; ölüm ölene değil onun ardından kalanlara ait bir kavramdır, herkes ölenle yitirdiklerine üzülür. Kimi bir anneyi, bir babayı yitirir, kimi bir dostu, arkadaşı yitirir, kimi aşkı, eşi yitirir, kimi…, kimi her şeyini yitirir gidenle. Ki aslında ölüme dair bir ağıt aslında benciliğinde zirvesidir. Kimse ölene ağlamaz, herkes yitirdiğinin gözyaşına sarılır, herkes kaybettiğine üzülür. Herkes kendine gözyaşı döker, ölen bir bilinmezliğe uğurlanmıştır ve olsa olsa güle güle denir ya ona akan gözyaşı “ben şimdi ne yaparım sensiz”dedir!

İşte geldik gidiyoruz arası bir süredir hayat ve gidenle yapamadıklarımızın ya da yapmak istediklerimizin bir önemi kalmaz birini sonsuzluğa uğurladığımızda. Hatta onla neler yapmışsak, neler paylaşmışsak, silikleşir, anlamsızlaşıp yok olur belki zamanla. Sanki hiç olmamış gibi, hiç yaşanmamış gibi sönükleşir zamanla. Hızla akan hayat yaşayanlara sanki “bak sizi ayrı tuttum” der gibidir ya, külliyen yalan; aslında ölüm; yaşayanları vurur, gidenlerin ardından. Ayrı tutulan varsa o ölüme tercih edilendir beklide! Hayat bir mükâfat mı, ölüm ceza veya ödül mü? Kim ne cevap verebilir ki buna!

Bir gün yakın bir arkadaşıma teşekkür etmiştim, neden mi? Teşekkür ettim; çünkü bana ölümü, ölümümü hatırlatmıştı, teşekkür ettim çünkü hayatın bir ceza gibi değil bir mükâfat gibi yaşanması gerektiğini hatırlattı, teşekkür ettim çünkü tüm hayallerimi geri çağırmamı sağladı, teşekkür ettim çünkü hayallerimle buluşturup beni bahtiyar kıldı… Ölümü hatırlamak yaşamanın anlamını kavramanın en önemli adımıdır beklide, kendi ölümünü gören insan arkasında bırakacakların peşine düşecektir beklide ve bu keşif hayatınızı yaşanır kılacak bir keşif olacaktır, kim bilir! İyi bir isim, iyi bir dost, iyi bir baba, iyi bir evlat ve iyi bir insan olmak için çalışacak; vicdani bir hesap kitaba girecektir. Tüm bu iyi sıfatların yanına iyi bir yaşam, yaşanır bir yaşam eklemekte birincil hedef olacaktır tüm bu hesaplaşmanın ardında. Ölümün soğuk yüzü ile karşılaşmak hayatın, o hayatı yaşamanın sıcaklığına sebep olacaktır belki de!

Bu kadar ölüm üzerine konuşup da, ölüm; yani ebedi yakınlığı ile en hayırlı ve sonuçta yapacağı ile en hayırsız evladımız adına yazılmış, en güzel şiire kulak vermeden olmaz… Sonuçta yaptı yapacağını hayırsız evladın Can Baba, mekânın cennet olsun…

Requiem

Boynum kıldan ince ölüme

-değil mi ki şol illetten iğne ipliğe dönmüş bedenim-

ve ölüm ki benim bu ölümlü dünyaya gelmemle

beraber dünyaya gelen maşallahı var oğlum,

ona ben analık ettim, onu ben elimde büyüttüm

onu şu kadarcıktan bu boya ben getirdim

yedim yedirdim, içtim içirdim, kustum kusturdum

onu sütümle, onu kanımla, onu aklımla besledim

nereye gittiysem, ölümüne kadar yanımda götürdüm

ne zaman aşkımı öpsem, ona da öptürdüm

ben gençken o da gençti, ihtiyarım o da ihtiyar

siperlerde omuz omuza döğüştük o diyar bu diyar

kimi de nefsimizle barışık-bahtiyar mı bahtiyar

şiir düzerken tüy kalemim oynatırdı kıyısından

onu unuttuğum da oldu, ölümcül mü ülümcül bir ihmal!

hatırladığımda ama, öyle yarım yaşadığıma bin pişman

o denli unutkanlıklarım için mi şimdi bu intikam? -

adam sen de; bir ben miyim alemde oğlu hayırsız çıkan!

ki saldın bu hebis Haşhoşiyûnu, ‘lan günahı boynuna;

anarşit bir Urartulu ur musallat ettin boynuma!

Truva’da Tahta At güya, içinden uğruyorlar dışarı

çoğaldıkça çoğalan o maraz, o haşarı hücreler

farkındaysalar da kıyımın, tutamıyorlar kendilerini

yazık, benle koyun koyna onlar da verecek son nefeslerini!.. g

el bakalım diyorum, gidiyoruz senle, namızsız oğul!

oğul verdikçe veren o belalıları da alayımıza katıp

neş’eye neşideler okuya okuya, iyi sularda aşağı

gidiyoruz o ölümsüz Allahrahatlıkversinlere doğru...

sizin de içiniz rahat olsun ey arkada kalanlar

bundan böyle size anakarada ölüm yok.

Can YÜCEL”

Bu Can Babanın son şiirlerinden biridir. 1999 yazında, 9 Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde kanser tedavisi gördüğü sırada, Öküz dergisinde yayınlanmış ve o günden beridir ölümsüzler listesine eklenmiştir.

“Ölüme ipotek edilmiş bir bedenim,

Er geç ödeyemeyeceğim hayatın taksitlerini…”

Bazen de ölüm hayatta olanlar içindir ya işte, ölende hayattadır ya; işte o daha da acımasız, daha da yaşanılmaz, yaşayanı da öldüren bir acıdır. Biri ölür yüreğinizde ve ölmekte zorundadır ama yoktur bir mezarı başında gözyaşı dökebileceğiniz. Ve çok seversiniz ya ölmesi gerekeni ve o bu dünyada, aynı gök kubbenin altında, aynı oksijeni solumaktadır sizle ama yoktur ona bir kucak gülümsemeye hakkınız ya işte yaşanılması sınırsız bir acı kapsar yine arkada kalan veda sahibini. Hayatın mecburiyetleri öyle bir sarıp sarmalar ki bazen aciz ömrünüzü ya bir katilsinizdir, bir zanlı; yaşayan birini öldürmek zorundasınızdır; ya da bir mağdursunuzdur; ölürsünüz, öldürülürsünüz öldürenin yüreğinde! Yada hem mağdur hem maktulsünüzdür ki en çok da bu yaşanır yaşarken kesilen soluklarda, soluklaşan hayatlarda.

Bir hoşça kal yankılanır tüm zihninizde ve tüm beyninizde, ruhunuzu sarsan, yaralayan bir veda ölümünüze ve kaybınıza dair. Elinizde sadece anılar kalır unutulması gereken ama unutulamayan, unutulamayacak ve görme imkanı varken görememenin acısı kalbinizde yaşayan ama beyninizde ölmesi gerekene dair.

Ve tek bir soru yankılanır yüreğinizde; “Gitmek mi zor kalmak mı?”

Sevgilim

Sevgilim,
Yetimim benim.

Aylar nasıl geçiyor zaman hiç geçmezken

Kapılar kapalı, dünya buzlu can
Uyuşmuş gözlerimin önünde
Hayat akıp gidiyor hiç kımıldamadan

İkimizin yerine dinliyorum
Sevdiğin şarkıları
Siyah tişörtünü giyiyorum yatarken
Gömleklerini, kazaklarını, kokunu
Senin rüyalarını görüyorum ölür gibi uyurken
Gün boyu elimde kahve fincanı

Kapıyı açmıyorum
Telefonlara çıkmıyorum
Başını bekliyorum geleceği olmayan hatıraların

Sevgilim,
Yetimim benim,
Nasıl da kayıtsız gülüyorsun hayata
Öldüğünden haberi yok fotoğraflarının! Murathan Mungan”

HOŞÇA KAL …

Ali Necati DOĞAN

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 64
Toplam yorum
: 62
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 5609
Kayıt tarihi
: 27.06.07
 
 

İnsanım herkes kadar; zengin kadar fakir kadar, kadın kadar erkek kadar, Müslüman kadar Hristiyan ka..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster