Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Mayıs '13

 
Kategori
Müzik
Okunma Sayısı
12147
 

Ölümsüz bir aşk: Çiğdem Talu & Melih Kibar - II

Ölümsüz bir aşk: Çiğdem Talu & Melih Kibar - II
 

Anılar, anılar...


Bir önceki yazımdan devam (lütfen önce 13 Mayıs 2013 tarihli yazımı okuyunuz) (*):

Bir de bana sor…

Melih’in kendi İngiltere’de, kalbi Çiğdem’de günler zor da olsa geçiyordu. İkili ayrı düşse de çalışmaları ‘bantlaşma-paslaşma’ yoluyla devam ediyordu. Ve bu gönül birlikteliği yeni plaklar, yeni başarılar getiriyordu.

Çiğdem, o günlerde bir televizyon programında milyonların önünde şu sözü söyler : “Hayatımı Milattan Önce, Milattan Sonra gibi, Melih’ten Önce ve Melih’ten Sonra diye ikiye ayırıyorum.”

8 Ocak 1977’de ‘İşte Öyle Bir Şey’, Altın Kelebek yarışmasında ‘yılın şarkısı’ olarak ödül alır. Erol Evgin de ‘yılın sanatçısı’ seçilmişti. Artık zirvede tektiler ve her şarkıları dillere, gönüllere yerleşiyordu. İki ay sonra yine unutulmaz bir şarkıları doğar:

Bir de Bana Sor

Gel sen ne çektiğimi bir de bana sor / Nerde nasıl yaşarım bir de bana sor
Evlerin ışıkları bir bir yanarken / Bendeki karanlığı gel de bana sor…


Her şey seninle güzel…

Çiğdem’in yaş gününü 31 Ekim 1977’de İlhan İrem ve Erol Evgin’le birlikte kutladılar. Çiğdem, o gece, doğum gününün şerefine, en güzel şarkı sözlerinden birini yazar:

Her şey seninle güzel / Yolda yürümek bile
Olmayacak düşlerin / Peşinde koşmak bile
Her şey seninle güzel / Bu toprak, bu taş bile
İçimdeki bu korku, / Gözümdeki yaş bile.

Belki de ‘olmayacak’ dediği düş, genç aşkına olan düşkünlüğüydü. Aşkları ve yaş farkından dolayı gelen kamuoyu baskılarını Melih şu şekilde hatırlıyordu yıllar sonra:

“Benim sonradan duyup da bizle özdeşleştirdiğim ruh eşiydik biz Çiğdemle.. Yani garip bir beraberlik, garip bir sinerji vardı. İnanılmayacak bir sinerjiydi, ama ben tabii bunu yıllar geçtikten sonra anladım. Herhalde Çiğdem de kendi penceresinden her şeyi çok iyi değerlendiriyordu. Yani Çiğdem de duygusal yaklaşımlarını aleni bir şekilde hiçbir zaman ortaya koymadı, yani çok net olarak birbirimizle bunları konuşarak, ‘canım aşkım, bir tanem’ gibi terminolojilerle yaşamadık, zaten yaşanacak bir ortamda değildik, çünkü Çiğdem’in evinde annesi vardı. Allah rahmet eylesin, Haslet teyze vardı, kızı vardı, düzgün bir okul öğretmeniydi. Çok mazbut bir hayatı vardı Çiğdem in .. İnsanlar Çiğdem’i eleştirdiler, Çiğdem’e karşı eleştiriler gelmeye başladı. ‘kendinden 12 yaş küçük biriyle böyle bir ilişki yaşıyor…’ diye; ama o ilişkinin ne demek olduğunu, ne anlama geldiğini ben bile yıllar geçtikten sonra anlayabildim.”

Öyle çok sevdim ki seni / Öyle çok ki anlatamam
Bir tek yıla sığdı her şey / Bir tek yıla tüm bir yaşam..

Ayrılık…

Melih’le Çiğdem’in ilişkisi bir yılı devirmişti. O bir yılı da, nerdeyse ayrı geçirmişlerdi. Şarkılarda süren bir aşktı onlarınki. Melih Kibar 1978’de İngiltere’den döndüğünde, yeni bir sevdadaydı artık. Ayrılık maalesef kapıya dayanmıştı.

"Artık kendine bir hayat kurmalısın" der Çiğdem, bir gün Melih'e. İkili dedikodulara yenik düşüyor ve bu aşkı kalplerine kaldırıyorlardı. Fakat birlikte üretmeye devam edecekler ve iki iyi dost olacaklardı. Öyle istiyor ki Melih’in mutlu olmasını Çiğdem, onun nikâh şahitliğini bile yapar. Her zaman olduğu gibi acıyı göğüsleyen ve fedakârlık yapan kadın olur. Toplum artık kına yakabilirdi, amacına ulaşmıştı. Bu iki muhteşem insanı anlamak yerine kıyıcılık görevini başarıyla yerine getirmişti.

Ama sonra bir gün Melih’e “Hisseli Harikalar Kumpanyası” müzikali için yazdığı bir şarkıda şu hüzünlü sözlerle veda ediyordu:

Sen başkalarına benzeme sakın

Hep böyle kal, hep cana yakın

Hep böyle kal, hep böyle kal, hep bana yakın.

Asıl acı ayrılık yaklaşıyor…

1980’lere girildiğinde yüzlerce ortak çalışmaya imza atan Çiğdem & Melih ikilisi yoğun bir çalışma temposu içindeydiler. Çiğdem kanser olduğunu 1979 yılı sonlarında öğrenmişti.  1980 yılının Temmuz’undan itibaren Londra’ya tedavi için gidip gelmeye başladı.

“Yoğun bir dönemimiz oldu çalışma hayatıyla ilgili, o sırada birbirimizi göremiyoruz. Bir gün bana telefon açtı dedi ki ‘Melih ben bir doktora gittim’ dedi. ‘Niye gittin?’ dedim. ‘İşte göğsümde bir şey elime gelmişti gittim’. Doktor buna şey demiş, süt bezesi demiş, ondan sonra, olay bittikten sonra bana bunu anlatıyor. 8 ay önce gitmiş doktora meğerse. Aradan 3 ay geçmiş Çiğdem tekrar gitmiş. Doktor demiş ki ‘Çiğdemciğim sen amma evhamlı oldun’ demiş ama hiçbir şey söylememiş. Sonra aradan 5 ay daha geçmiş toplam 8 ay geçmiş. Doktor ‘bir bakalım’ dediği gün beni arıyor, “ben kansermişim” diyor.  Ben Çiğdem’e o kadar bir tür tanrı gözüyle bakıyordum ki öyle bir mertebede bakıyordum ki, nasıl olsa her şeyin üstesinden gelebilir, kanser de neymiş diye. Ondan sonra iş ciddiyete bindi ama ben hep olayı şaka olarak gördüm yani ciddiyetini anlamamaya çalıştım. Kendimi bu işin ciddiyetinden uzak tutmaya çalıştım. Çünkü Çiğdem’le kanseri ben hiçbir zaman bir arada düşünemiyorum. Ondan sonra Çiğdem tedavisi için İngiltere’ye gidip gelmeye başladı.”

“ Her zaman neşeli, eğlenceli, kimseyi incitmeyen biriydi. Ağzından hiç kötü bir söz duymadım. Her şeyi içine atan, kimseye belli etmeden içinde yaşayan bir kadındı, annem diyor Zeynep Talu. Hastalığını öğrendiği andan, dünya üzerindeki son gününe kadar kimseye en ufak bir hüzün yansıtmamış. Kahkahasını, yaşam enerjisini hiç eksik etmemiş kızından, dostlarından. Londra'ya tedavi olmaya, adeta tatile gider gibi gitmiş.

Ancak İngiltere’de yapılan tedaviden olumlu sonuç alınamaz. Artık çok geç kalınmıştı. Çiğdem Türkiye’ye gönderilir.

“Döndü. Çiğdem’i görmeye gidemiyorum. Ortak dostlarımız, en yakınlarımız bana ‘Ne olur Melih görme’ demeye başladı. Çiğdem’in sesi telefonda değişmeye başlamıştı. Tuhaf bir şey 25 Mayıs’ta tanışmıştık 25 Mayıs’ta görmeye gittim. Konuştuk, benim sesimi duyuyor bana cevap veriyordu ama yani başka bir insanla, başka bir canlıyla, başka bir şeyle konuşuyordum. Neyle konuşuyordum bilmiyordum. Ve tuhaftı pek anlatılacak bir şey değil o duygu. Ve 28 Mayıs ta kaybettik... Yaşam dolu, beni de hayata bağlayan, çevresindeki herkesi hayata bağlayan, hiç kimseyi kırmayan bir insan... Erken öldü, çok erken öldü, ama 90 yaşında da ölseydi herhalde gene bir efsane olarak hep hayatta kalacaktı. ”

Melih’in bu ziyaretinden 3 gün sonra, 28 Mayıs 1983’te Çiğdem aramızdan ayrılır. Gazeteler “Şarkılar sözsüz kaldı” diye yazar. Ses dergisi, “Çiğdem senden âlâ çiçek yoktu” diye çıkar.

Her kelime yalan / Her yürek vefasız 

Can üzgün, perişan / Can suskun, kararsız

Çek git diyor şeytan / Git sessiz sedasız

Ve... Gittiğin zaman / Sanma ki ağlayıp sızlarlar ardından.

 

Ben bu dünyadan / Dosttan düşmandan

Aldım payımı gidiyorum

Günahlarımla / Sevaplarımla / Aldım başımı / Gidiyorum.

 

Gitgide yüreğime / İnce bir sızı girse

Gizli bir ateş beni / Yaksa da gidiyorum.

Ben bu dünyadan / Dosttan düşmandan

Aldım payımı gidiyorum

Günahlarımla / Sevaplarımla / Aldım başımı / Gidiyorum.

 

Her duygu yıpranmış / Her bakış anlamsız 

Can bıkmış usanmış / Can çökmüş zamansız 

Çek git diyor şeytan / Git sessiz sedasız 

Ve... Gittiğin zaman / Sanma ki ağlayıp sızlarlar ardından

Yıllar sonra, annesinin Londra'da tuttuğu not defterinde, kimselerin bilmediği ve bestelenmemiş bir şarkı sözüne rastlıyor Zeynep Talu. İşte o zaman bu vedanın, “aldım başımı gidiyorum” diyebilecek kadar da kolay olmadığını anlıyor...

" Bırakıp gidemiyorum
İlle de dört mevsim bahar olsun demiyorum 
Kışıyla, kıyametiyle 
Öyle güzel ki dünya 
bir türlü bırakıp gidemiyorum..."

Melih, Çiğdem’in yokluğunda artık daha az çalıyordu. 8 yaşında İstanbul Belediyesi Konservatuarında çalmaya başladığı piyanosuna, bir türlü dokunamıyordu. Uzun bir sessizlik döneminden sonra ancak 2000’in sonunda bir gece yeniden piyano başına oturur ve biriktirdiği duygularından yeni bir beste yapar. Adını ise, “Sessiz Veda” koyar her şeye veda edercesine.

Sessiz Veda onun müziğinin ulaştığı son nokta olur. Melih de kanserdir. Ve 2005 senesinin Nisan ayında “ruh ikizi"nin peşine düşer. Sessizce.. Aynı yoldan... 

İZMİR, 15 Mayıs 2013.

(*): 1. DÜNDAR Can, ‘Yüzyılın Aşkları Belgeseli’,

      2. İnternetteki diğer açık kaynaklar.

Tülay EKER bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Huffff dedim harika anlatımdı tat alarak okudum çok yazık etmişler bu güzelim aşklarına böyle bir aşkı yakalamak imaknasız gibi üzüldüm Allah rahmet eylesin şarkıları dinlerken neler yaşandığını bilmiyoruz bilmediklerimizden de anlayamıyoruz ...İşin kötü yanı öyle bencil insanlar olduk ki karşımızdaki anlatsa da bilmekten öte yargılıyoruz...Gerçekten yüzyıl aşkıymış..Sayenizde öğrendim ..Selamlarımla.

Tülay EKER 
 16.05.2013 8:59
Cevap :
Gerçekten öyle Tülay Hanım. İsimlerini yazdığım şarkıları defalarca tekrar dinledim. Dediğim gibi ben de bilmiyordum. Şimdi şarkıları daha da anlamlı geliyor. Hele 'İçimdeki Fırtına' ve 'Aldım Başımı Gidiyorum'u dinlemeye doyamıyorum. Saygıyla  16.05.2013 12:16
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 159
Toplam yorum
: 288
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 1270
Kayıt tarihi
: 19.06.12
 
 

1963 yılında Balıkesir'in şirin ilçesi Erdek'te doğdum. Yüksek lisans eğitimimi Dokuz Eylül Ünive..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster