Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Ekim '11

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
3501
 

Ölüye saygı duymak için sadece insan olmanız yeterli!

Ölüye saygı duymak için sadece insan olmanız yeterli!
 

Bozulduğu zaman, insandan daha korkunç yaratık yoktur (Sofokles).

Sofokles’in MÖ 411 yılında yazdığı Antigone tragedyasında devlet yasaları ile Tanrıların kurallarının çatışması ve bunun sonucunda bireysel özgürlüğe inanan Antigone’nin otoriteye baş kaldırışı ele alınır. İki kardeş birbiriyle savaşır. Savaşın sonunda ikisi de ölür.  Ancak Thebai Kralı Kreon, birisinin kahraman sayılıp törenle gömülmesine, ötekinin (Polyneikes'in) cesedinin gömülmeden bırakılmasını emreder. Hain ilan edilen Polyneikes'in cesedini gömen öldürülecektir.

Ölünün gömülmesi tanrıların emri, cesedin açıkta kalması ise kralın emridir. Antigone, Tanrıların kurallarını insanların koyduğu yasalardan üstün tutan, devlet otoritesine baş kaldıran bir tragedya kahramanıdır ve kendi ölümünü göze alarak kardeşi Polyneikes'i gömer.

Antigone “Her ölünün mezar hakkı” olduğunu savunur.

Milattan önce 411 de yazılan bir tragedya.

Milattan sonra 2011 de yaşanan bir trajedi, MÖ 411 de yazılan bir tragedya götürdü beni.

21/10/2011 bir son dakika haberi Libya lideri Kaddafi memleketi Sirte'de NATO destekli operasyonda öldürüldü.

“Öldürüldü” olarak verilen haberin alt yazısında hata yapılıyor, olması gereken;

“Kaddafi öldürülüyor, izleyin…”

Hiçbir kanal bu haberin videosunu sansürlemedi. Kan revan içinde hepimize izletti.

Yine aynı video Youtube’da izlenme rekorları kırmış.

Bizim videoda gördüklerimiz ise Kaddafi’nin canlı olarak yakalandığı ve videoda da canlı canlı izlediğimiz gibi sonradan infaz edildiği…

Ben izlediklerime inanamadım.

Kaddafi’yi sever miydim?

Yaptıklarını destekler miydim?

Ölüm haberini okuduğumda çok üzülür müydüm?

Bu sorulara verilecek yanıtım çok net değil.

Ancak hiç kimsenin, kim olursa olsun, hiç kimsenin linç edilerek öldürülmesini izlemek bana keyif vermez, sadece ve sadece utanç verir.

Haberin hemen arkasından gelen video ise bizim bu vahşete neden şahit olduğumuzu kanıtlar gibiydi;

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Kaddafi'nin yakalandığı anı cep telefonundaki videodan gördüğünde "Wow… Wooow"  şeklinde yüzünde gülümsemesini gizleyemeyen bir mutlulukla “Gittik, gördük ve o öldü” diyerek  Kaddafi'nin ölümünü dünyaya müjdeledi.

Ben şaşkınlık içerisinde kanalları dolaşırken her kanalda aynı görüntüler yayınlanmaktaydı. Sansürlenmeden, açık açık…

Sonrasında, ilk çağda değil de, 2011’de olduğumuza kanıt olan görüntüleri izledik; Kaddafi’nin belden üstü çıplak, kanlar içerisindeyken, cep telefonlarıyla fotoğraf çeken bir takım insanların, bir ölüyü nasıl yağmaladığını, ölmüş olmasına rağmen tekmelediklerini ve cesedi yerde sürükleyip kamyonete atıp, kutlama yaptıkları gördük.  Daha sonrasında gazetelerden okuduğum kadarıyla Kaddafi’nin cesedi, bir soğuk hava deposunda sergileniyormuş. 10 kişilik gruplar halinde içeri alınan Libyalılar, Kaddafi'nin yerde yatan cansız bedenini izleyerek sloganlar atıyorlarmış.

Kaddafi, öldürülmeden yakalansaydı, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanacaktı. Sizce yargılama sürecine girilmeden öldürülmesi bir tesadüf müydü? Eğer yargılansaydı, mahkeme sonrasında, kahkahalarla beraber “Gittik, gördük ve o öldü” denilemiyecekti sanırım…

Kaddafi’nin Libya için yaptıklarını ve /veya yapmaması gerekenleri birçok haber kaynağından okuyup, araştırabilirsiniz. Yargılamasını ya da savunmasını ben yapmayacağım. Ancak son birkaç yıl içerisinde hepimizin tanık olduğu bir şey var; dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip olan ülkeleri demokratikleştirme(!) çabaları. Demokrasi götürmek için savaş çıkartıldı, diktatörden kurtarmak için kanlı bir vahşet saniye saniye hepimize izlettirildi.

Bakalım diktatöründen kurtulan(!) özgür Libya, hangi diktatörlerin elinde esaretle nasıl tanışacak?

Kim olursa olsun, ne yaparsa yapsın, bir ölüye saygımızı yitirdiğimiz anda insanlığımızı da yitirdiğimize inanıyorum.

Diyeceksiniz ki;

yaşayanlara olan saygımız yokken, ölülere mi saygı beklersin?

Derim ki;

Yaşarken bir insana saygı duymak için hoşgörü ve anlayış sahibi olmamız gerekirken,

ölen birine saygı duymamız için ekstra bir çabaya gerek yoktur, sadece insan olmamız yeterlidir.

 

Aynı şeyleri yapıp her seferinde farklı sonuç beklemek deliliktir (Albert Einstein).

 

21 Ekim’den sadece iki gün önce; 19 Ekim 2011…

Hakkâri, Çukurca’da, Genelkurmay Başkanlığı’nın haberine göre 24 şehit, 18 yaralı asker…

Yaşlarının ortalaması, toplam ölen sayısından bile küçüktür belki de...

Onlar doğmadan önce başlamış ve hâlâ çözülemeyen bir terörün kurbanları…

Ve artık iki haneli sayılara gelmeden dikkatimizi çekmeyen bir mesele…

Oysaki her gece en az bir eve düşüyor bunun acısı ve ateş gerçekten de düştüğü yeri yakıyor. Ama ölen sayısı ancak iki haneli sayılara geldiğinde milletçe isyana geliyoruz.

Bizse, o ne demiş, bu nasıl yorumlamış, nasıl bir gaf yapmış, o kanal niye eğlence programı yapmaya devam etmiş, bu kanal niye dizi göstermeyi kesmemiş gibi saçma sapan kavgalarla uğraşıyoruz. Esas sorgulanması gereken şeyleri bir kenara bırakıp, talihsiz(!) açıklamalar yapan kişileri hedef gösterip, linç toplumu yaratıyoruz.

Yıllardır “Bıçak kemiğe dayandı” açıklamaları yapıyor siyasiler.

O sırada hükümette kim varsa ona yükleniliyor. Bir önceki hükümet, daha önceki sorgulanmıyor. Sadece “Bıçak kemiğe dayandı” açıklaması yapan kişi değişiyor ama sonuç hep aynı.

Bizim büyük, çok büyük bir derdimiz ve çok büyük bir acımız var.

Her gün kanıyor ve kapanmıyor ve bugüne kadar yaptığımız her neyse olmadı işte…

Aynı şeyleri yapıp her seferinde farklı sonuç beklemek deliliktir. Ama bizim deliliğimizin bedelini yaşı henüz yirmilerinde olan gençlerimiz canlarıyla ödüyor.

Biz sıcak evimizde, klavyenin başında, facebook, twitter ve sözlüklerde ahkâm keserek, yazdığımız “iletilerle” vatan kurtarıyoruz. Profil fotoğraflarımızı değiştirdiğimizde hiçbir şey değişmiyor. O gençler ölmeye devam ediyor.

Analar ağlamasın, demişti Başbakanımız. Ancak Ana’dolu kan ağlıyor. Akan gözyaşı ve kan durmuyor.

Bizim büyük, çok büyük bir derdimiz ve çok büyük bir acımız var.

Bilmiyorum sanal dünyanızdan çıkıp da, bir gün görebilecek misiniz?

 

En uzak mesafe ne Afrika’dır,

ne Çin, ne Hindistan, ne seyyareler,

ne de geceleri ışıldayan yıldızlar.

En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir

Birbirini anlamayan. (Can Yücel)

 

23 Ekim 2011 Van’da 7.2 şiddetinde deprem oldu.

Yüzlerce kişi öldü ve daha yüzlercesi enkaz altında.

Doğal afet…

Depreme “doğal afet” demek istiyorum sadece.

Depremin değil, binaların öldürdüğünden bahsetmek istemiyorum.

17 Ağustos 1999’dan bu yana depreme dayanıklı binaların yapılıp yapılmadığından, kaçak binaların denetiminden, imar izinlerini nasıl aldıklarından, deprem konusunda ilk 24 saatin kurtarma çalışmaları için hayati önem taşımasından ve bizim toplum olarak deprem sonrası kurtarma çalışmaları konusunda bilinçlenip bilinçlenmediğimizden, göçük altında kalanlarla daha kurtarılmadan, göçük altındayken röportaj yapmaya hevesli gazetecilerimizden, onları bu noktaya sürükleyen medyadan ve bilinçaltı düşüncelerini yayın üstü dile getiren sunuculardan da hiç bahsetmek istemiyorum.

Yakınlarını kaybedenlerin başı sağ olsun…

Depremde hayatını kaybedenler için ve göçük altında kurtarılmayı bekleyenler için gerçekten çok üzgünüm.

Bir de bilincini tamamen kaybedenler için üzgünüm.

İsrail’den, Yunanistan’dan yardım teklifleri geldi.

Türkiye’deki sosyal paylaşım sitelerinden de, ırkçı, öfke ve kin dolu mesajlar…

Japonya'da deprem olduğunda "ilahi adalet" dememiş, yardım elimizi uzatmıştık. Yaptığımız yardımları da başlarına kakmamıştık. Van daha mı uzak bize Japonya'dan?

Vatansever, milliyetçi olarak kendini tanımlayan ama “kendi” topraklarında ölenler için sevinerek, aynı Hillary Clinton’ın Kaddafi’nin ölümüne verdiği tepki gibi “ohh olsun” diyenler için gerçekten çok üzgünüm.

Van ne zaman düşman toprakları oldu da, orada ölenlere bu kadar öfke, kin ve nefret biriktirdiniz?

Vatan bölünecek diye korkarken, siz kendi kafanızda vatanı kalansız bölmüşsünüz bile. Elde var sıfır!

Oysaki bir ölüye saygı duymanız için sadece insan olmanız yeterliydi.

Milattan önce 411'den Milattan sonra 2011'e insanlık adına gelişen tek şey teknoloji mi oldu acaba, sevgili klavye kahramanları...

Şükran Okyay bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Büyük acılarda avaz avaz susuyor insan.Acı, öyle büyük ve yerleşik ki,sözün hükmünü kesiyor, kesik kesik kanatıyor.O kanayışta,bir bebeğin yıkıntılar içinde durmaksızın attığı o çığlığa tutunuyor insan, yaşasın diyor.Yaşasın beraber insanlık, insan onuru, sevgisi.Tüm ilkel duygulara panzehir, refleksle boca edilmiş nefret söylemlerinin üzerine bir paratoner olsun diyor da, sonra acı acı gülüyor.Çocukca bir temenni bu, olmayacak çünkü biliyor.Panoluk bir yazı.Selamlar Hezar

üç nokta 
 25.10.2011 21:47
Cevap :
Aslında her cümlenin sonunu üç nokta ile bitirmek istediğim bir konu bu... Her söylediğim cümlenin birkaç cümlesi daha var devamında söylemek istediğim ama susmak gerekiyor bazen ve üç nokta konuyor cümlenin sonuna... Bazen insan o çocukça olan temennilere tutunarak yaşıyor, belki bir gün gerçekleşir umuduyla... Selamlar Deniz...  25.10.2011 23:29
 

Evet Hezar ve bu lafını lütfen hiç unutma. "Milattan önce 411'den Milattan sonra 2011'e insanlık adına gelişen tek şey teknoloji oldu". Ben sürekli yazıyorum ve iddia ediyorum din adamları, yazarlar, şairler ve sanatçılar insanları saçma sapan var sayımları ve hayal dünyaları ile canavarlaştırmış ve de aptallaştırmışlardır. İşin daha da acıklı yanı sosyal bilimlerin hala cehalet uykusundan uyanamamış olmasıdır. Hürriyet gazetesi ne yazıyor biliyor musun?Bütün Türkiye'den gönderilen yardımlara atıfta bulunarak "Dünyaya insanlık dersi verdik!" Daha ne diyeyim? İnsanlık dersi verdikçe canavarlaştığımızı kimse göremiyor. Eline sağlık, sevgiler ve selamlar

Matilla 
 25.10.2011 8:54
Cevap :
Merhaba Atilla Bey. İnsanları canavarlaştırmak ve dahası aptallaştırmak için o bahsettiğiniz medya grubu çok çalışmıyor mu? "Dünyaya insanlık dersi verdik" demişler demek... Her zaman, her konuda esas meselenin hep çok uzağındalar. İnsanlıktan da uzakta... Sevgiler, saygılar...  25.10.2011 23:22
 

Yazdıklarınızın tümüne katılmamak mümkün değil Sayın Hezar. Aslında insanlık ölüyor yavaş yavaş. Yüreğinize ve duygularınıza sağlık. Sevgiler...

Şükran Okyay 
 25.10.2011 7:35
Cevap :
Merhaba Şükran Hanım. İnsanlığımızı hiç yitirmememiz umuduyla. Kimi zaman öldüğünü hissetsek de... Sevgiler...  25.10.2011 23:14
 

Çok, çok güzel bir yazı Hezar. Hani bir film biter de kalakalırsınız ortasında öylece sorulanızla ya... İşte öyle bir şey. Çok yorgunum ve uykusuz. Çoğumuz gibi orada ne haber var, burada ne duyum var, yeni bir şeyler var mı diye okumaktan helak oldum. Buna rağmen bu yazıya yorum yazmadan geçemedim. Umarım kaybettiğimiz sadece binalarımız olur. Onu bir şekilde yeniden yaparız da... Bizi biz yapan değerleri kaybedersek, işte asıl o zaman öldüğümüzün resmidir, asıl o zaman biteriz. Şimdilik can çekişiyoruz gibi... Umarım geri dönebiliriz! Sevgiyle kal.

Ayrıntıda gezinmek 
 25.10.2011 3:15
Cevap :
Merhaba Ayrıntıda Gezinmek... Aynen dediğiniz gibi, bizi biz yapan değerleri kaybedersek, işte o zaman biteriz. İnsani değerlerimizi hiç yitirmemek dileğiyle. Güzel yorumunuz ve katkınız için teşekkürler. Sevgiler...  25.10.2011 23:10
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 73
Toplam yorum
: 219
Toplam mesaj
: 49
Ort. okunma sayısı
: 5738
Kayıt tarihi
: 06.09.06
 
 

Yılın en uzun gecesinde doğmuşum. Bu yüzden midir bilinmez ruhlarımızın özgür kaldığı geceleri se..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster