Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Eylül '12

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
632
 

Onbeşliler geliyor... - Biz gibiler-

Onbeşliler geliyor... - Biz gibiler-
 

Sevgilim

Kara üzüm habbem benim…

Uzun yıllar gecikmiş bir asker mektubu yazıyorum sana…

Hayata ya da ölüme giden bir yol bulamadım henüz…

Bir elimde ışık diğerinde karanlık var.

Yağmura ve rüzgâra salıyorum kelimeleri.

Kanatları yanmış kelebekler gibi döne döne geliyorlar sana…

‘Salonun kapısını açıyorum, karşımda bir akasya ağacı gibisin, murat mavisi bir kanepede oturmuşsun. Üstünde çiçekler açan, o sana çok yakışan elbisenle. Dizlerinden toplamışsın bacaklarını. Gözlerimin içine o vaz geçilmez gülüşünü işliyorsun. Yeryüzü cennet olup içime doluyor. Ne bir bomba patlıyor ne bir çocuk ölüyor. Ne de acılarla yaralı insanlar var. Bütün bunlar sen bakışlarını gözlerimin içine işlediğin için oluyor. Cennet içimde yaşıyor. Umursamazca… Ölüme yakın yürüyüşüm bundan.

Alarm ret! Alarm ret! Çığlıklara karışıyor. Çelikten… Kanlı, kör bir kasatura gibi… Kesemiyor sana olan sevgimi. O an… İçinde sevda taşıyan gencecik bir doktor oluyorum. Cesetleri ve yaralıları görüyorum tek tek.

Hepsi sensin! Hepsinde ağır yaralı yüzün… Hepsinde son nefesini veriyorsun.

Yavrusunu yılandan kurtarmaya çalışan bir serçeyim, kanat çırpıyorum tanklara.

Tek tek ölüyorsun ellerimde. Her ölümün bir nabız gibi atıyor yüreğimde.

Bu kadar çok nasıl ölüyorsun? Bu kadar çok ölüp de nasıl bitmiyorsun içimde?

Ağır yaralı bir kan kaybıdır, saçının telini İstanbul’a değişmemektir seni sevmek. 

Ardı ardına ölmek…

Kalanıma deliliği armağan eden…’ (*)

Terlemişti, otobüs bir kasiste hopladı, tersodan uyandı Ayhan. Rüyanın gerginliği üzerindeydi… Karısını düşündü… Rüyanın tekrar devam etmesi için yumdu gözlerini. Karısıyla baş başa olmayı, ellerini tutup gözlerinin içinde kalmayı… Küçülüp küçülüp küçülüp… Bir bebek olup karısının göğüsleri üzerinde yatmayı ve hiç uyanmamayı istedi. Rüyalar bölününce devam etmezdi… Rüyalar ve hayat birbirine benzerdi, bir kez bölündüğünde bir daha devam etmezdi kaldığı yerden…

Yaklaşmışlardı otogara, Hadi uyan uyan diye dürttü Ali'yi… Sıçrar gibi gözünü açtı Ali. Geldik mi şefim diye sordu. Az kaldı dedi Ayhan.

Sen uyuya bildin mi şefim?

Dalar gibi oldum… Rüya bile görmüşüm… Karımı çok özledim Ali… Pis pis gülme lan. Öyle bir özlem değil. O güldüğün şey de var tabi ama sadece o değil…  Şu senin işi çözelim sıra bana gelecek sonra…

Esenler otogarda indiler. Enver usta karşıladı onları. Kucaklaştılar. Gün, batmak üzereydi. Bir araba kiralayıp Bakırköy rıhtımına oturdular. Ne varsa her şeyi derin derin çektiler içlerine. Oksijeni, azotu, nikotini, İstanbul’u…  Ortalık kararmıştı… Herkes ayrı bir yöne bakıyor, bazen göz göze geldiklerinde hafifçe birbirlerine gülümsüyor sonra yine dalıp gidiyorlardı. Konuşmuyorlardı. Bir yerlere kilitlenmiş güdümlü füzeler gibiydiler. Kalktılar…

Güneşli'de bir pavyonun önüne park ettiler. Ali, sen hiç dışarı çıkmayacaksın ve arabada bizi bekleyeceksin dedi Ayhan. Eğer dışarı çıkarsan, yanımıza gelmeye kalkarsan sadece hedefe ulaşmamızı engellemiş olursun…

Enver Ustayla birlikte girdiler içeri. Muşluydu Enver usta. Geniş bir yüzü vardı, elmacık kemikleri çıkık, bakışları tutkulu, şakakları kır, ince dudakları kupkuru, iri yarı bir adamdı. Elleri kocamandı. Avuçları sert nasır, kesiklerle, çizgilerle doluydu. Her çizgi yürüdüğü hayat yolunun kavşaklarını, kilometrelerini taşırdı avuçlarında. Sımsıkı kavradığında bir adamı, avuçlarının içinde kaybolur, avuçlarının içindeki yollarda nereden geldiğini şaşırırdı. 

Bir masaya oturdular. Sırıtarak geldi bir adam. Beyler hoş geldiniz ne emredersiniz dedi. Bira ve çerez söylediler. Yanlarındaki masaya iki konsomatris kadın oturdu. Birkaç dakika sonra kadınlardan biri onlara doğru seslendi. Yakışıklı, bu sigarayı senin için yaktım içmez misin dedi. Ayhan dirseğiyle dürttü Enver’i, sana sesleniyor Enver dedi gülümseyerek. Oralı olmadı Enver. Ayhan kadınlara doğru baktı ve masamıza gelmez misiniz dedi. Kadınlar oturdular yanlarına. Saçları sarıya boyalı avrat neredeyse Ayhan’ın kucağına oturacaktı. Nefesi kusmuk ve aldatılmışlık kokuyordu. Kadının bacaklarına dokundu Ayhan, parmak uçlarını üzerinde gezdirmeye başladı. Senin adın Hayat mı yoksa diye sordu… Şuh bir kahkaha attı kadın, çok şekersin sen yaaaa, benim adım Züleyha, sen istersen Hayatın olurum be dedi…

Kadınlar için viski, çikolata ve badem geldi. Kadınlar yarım saat içinde beşer duble içtiler. Altıncı dubleler geldiğinde Ayhan hesabı istedi, Züleyha’nın yanağına bir öpücük kondurdu ve bizim kalkmamız lazım dedi. Viskinin artık gelmeyeceğini anlayan kadınların suratları düştü. Daha yeni başlamıştık ne bu acele, biraz daha sohbet etseydik çok tatlısın ama yakışıklım derken bir yandan da Ayhan’ın bacaklarının arasını okşuyordu. Biraz daha oturmaları için bütün hünerini sergiliyordu. Yarın yine geliriz dedi Ayhan. Kadınlara gitmelerini söyledi.

Aynı adam aynı sırıtışla geldi yanlarına. Beyler erkencisiniz, kızlardan mı memnun kalmadınız yoksa diye sordu. Hayır dedi Ayhan, işlerini iyi biliyorlar, yarım saatte beş duble viskiyi bir fil içemez ama seninkiler içiyor dedi. Aynı sırıtışla hesabı önlerine koydu adam. Hesap sağlam yüklüydü. Göz ucuyla baktı Ayhan, önüne konan hesabı Enver’in önüne doğru itti ve hesabı bu arkadaş ödeyecek dedi. Enver bir hesaba baktı, bir de sırıtan adama… Bakışları tutkuluydu yine, inatçıydı. Gözünü neredeyse hiç kırpmadan bakıyordu. Kuru dudaklarını ıslattı ve para yok dedi. Bizim hiç paramız yok…

Adamın sırıtışı dondu kaldı. Böyle bir şeyi hiç beklemiyordu. Efendi kılıklı iki adam hesabı ödemeyi ret ediyordu. Yüzü kireç gibi oldu. Köşedeki Amerikan bara doğru seslendi. İsmail’le Osman’ı çağırın buraya dedi. Hesabı tahsil etsinler bu beylerden. İsmail adını duyar duymaz birbirine baktı Ayhan’la Enver…

Çakal yüzlü iki adam geldi yanlarına. İri kıyımdılar. Hesabı getiren adam, Bakın son kez söylüyorum dedi, olay çıkmasın, ödeyin şu hesabı.

Ayhan, polis çağırın isterseniz… Ne yazık ki ödeyecek paramız yok dedi… Pavyondaki kadınların çoğu kaçak çalışıyordu. Kimsenin polis çağırmaya niyeti yoktu. Polisi zaten her ay görüyorlardı ama polisiyelik bir olay çıkması ap ayrı bir dertti. Pavyon sahibi hesabı eski usullerde görmeye kararlıydı.

Pavyon fedaisi Osman, Ayhan’a doğru hızla yaklaştı ve kolunu kavradı aniden, bileğini içe doğru kırarcasına bastırıp, salondan dışarı doğru süreklercesine götürdü. Enver’le diğer çakal da peşlerinden geldiler. Hiçbir direniş göstermedi Ayhan’la Enver. Koridora çıktıkları anda Çakal Osman, Ayhan’ı kendine doğru çekti ve kafasını kafasına dayadı. Ödeyin şu hesabı dedi. Yoksa üç kuruş için bir yerlerinizi sakatlamış olacaksınız. Yıllar sonra bu geceyi hatırladığınızda keşke ödeseydik diyeceksiniz…

Tamam dedi Ayhan… Aşağıda arabada para var. Biraz eğlenelim istedik… Yerse… Ödemeden gidecektik. Da....lı adamlarsınız… Üç kuruş için dayak yemeye değmez…

Çakal İsmail, Enver Ustanın ensesine kadar inen saçlarını kavradı ve merdivenlere doğru savurdu. Yürüyün o....u çocukları dedi.

Arabanın yanına vardılar. Arabanın içi karanlıktı. Ali Ustanın içeride olduğu belli olmuyordu. Bagaja doğru yöneldi Ayhan, çakal İsmail’in dikkati Ayhan’a yöneldi, Enver o kocaman eliyle gırtlağından yakaladı İsmail’i o an. Kasıklarına doğru sertçe çıkardı dizini… Sesi bile çıkamadı çakalın. Beynine giden kan damarları Enver’in avuçlarında sıkışmıştı, tansiyonu düştü, başı döndü ve ayakta duramayacak şekilde yığılmaya başladı. Enver onu gırtlağından verdiği destekle ayakta tutuyor ve şah damarına uyguladığı basınçla ayılmasını engelliyordu. Bütün bunlar birkaç saniyede olmuştu. İrkildi Çakal Osman, elini beline atmaya çalıştığı anda Ayhan kafasına dayadı tabancayı. Hele bir dene it oğlu it dedi. Osman’ın belindeki silahı çekip aldı. Şimdi bize siz konsomasyon yapacaksınız dedi…

Enver arka kapıyı açtı. Ali usta fırladı dışarı. Koli bandıyla önce Osman’ın ellerini arkasına dolayıp bağladı sonra ağzının hizasından kafasına birkaç tur atacak şekilde dolandırdı koli bandını. Aynı şeyleri Çakal İsmail için de yaptı... Bindiler arka koltuklara. Ortada çakallar, yanlarda Enver’le Ali vardı. Enver kocaman elleriyle Osman’ın bacaklarını mengene gibi sıkıyordu. İsmail zaten baygındı. Ayhan hızla çıkardı arabayı otoparktan. Büyükçekmece’ye doğru bastı gaza…

Kumburgaz taraflarına geldiklerinde tenha bir yerde durdu Ayhan. Farlarını kapattı. Osman’ı indirdi aşağı. Keşke bilseydim pisliklerle dolu hayat maceranı dedi. Belki de bir sürü çaresizlik itti seni buraya. Seni öldürebilecek kadar sana benzemeyi isterdim şu an dedi. Sonra Osman’ın göğsüne doğru ayak tabanıyla bir tekme attı. Osman şarampole yuvarlandı. Korkudan kıpırdaman durdu yuvarlanıp kaldığı yerde. Tekrar bindi arabaya ve ters istikamete doğru sürdü Ayhan…

İsmail ayılmıştı. Ali Ustayı yanında görünce gözleri fal taşı gibi açıldı…  İsmail’in saçlarını yoldura yoldura kafasına doladığı bandı çıkardı Ali. Kızım, Zahidem eve döndü İsmail dedi. Senden hep nefret etmiştim. Kızımın sana kaçtığını duyduğumda gurbetteydim. Kabullenemedim önce. Ona zarar vereceğini biliyordum. Herşeye rağmen belki mutlu olurlar diye kendimi ikna etmeye çalıştım. Haksız çıkmayı istedim hep İsmail dedi. Gurbette biriktirdiğim üç kuruşla size yardım etmeyi istedim İsmail dedi… Benim kızım yanlışı sevdi ama namusludur. Onu ifal etmiş olsan da, kurtlar sofrasına atmış olsan da kirletemezsin Zahidemi İsmail. O bizim sevgimizle büyüdü, alın terimizin ekmeğini yedi İsmail. Bu yüzden kirletemezsin onu…

Hiç konuşmadı İsmail. Dudakları titriyordu…  Arabayı ıssız bir yere çekti Ayhan. Farları söndürdü yine. Sahipsiz mi sandın o kızı dümbük diye bağırdı. İnsanları kandırırsınız satarsınız, biraz mürekkep yalamış olsanız memleketi satarsınız. Sizden ne kadar çok var be! Ulan ya.....ak, sizin gibiler oldukça bizim gibiler de olacak bunu bilesiniz. Bütün namussuzlar er geç hesap verecek bok herifler!

Enver Usta hiç konuşmuyordu. İndiler arabadan. Ali usta İsmail’i sırtüstü yatırdı yere. Ayhan, dizleriyle İsmail’in göğsüne bastırıyordu. Ali, İsmail’in ayaklarını yan yana getirdi ve bileklerinden koli bandıyla birkaç tur sardı. Enver Usta İsmail’in ayaklarına dizleriyle oturdu. İsmail’in pantolonunu ve donunu sıyırdı. İsmail ağlıyordu, anlamsız kelimelerle yalvarıyordu. İsmail’in korkudan büzüşmüş cinsel organı ve hayaları görünüyordu. Enver Usta cebinden bir kavanoz çıkardı. Ayhan’ın uzattığı el fenerini aldı. Kavanozun içine doğru tuttu. Yüzlerce arı vardı kavanozda. Işığı hissettiklerinde vızıltılar çıkmaya başlamış, kavanozun içinde birbirlerine çarpa çarpa uçmaya başlamışlardı. Kavanozdan dışarı çıkmak istiyorlardı. Enver Usta kavanozun kapağını açtı ve hızla İsmail’in kasıkları üzerine ters kapadı. İsmail’in cinsel organı ve hayaları kavanozun içinde kalmıştı. Kasıkları arıların kavanozdan dışarı çıkmasını engelliyordu. El fenerinin ışığı arılara günün doğduğunu söylüyordu. Kavanozdan dışarı bir türlü çıkamayan arılar sinirleniyor ve İsmail’in cinsel organını sokuyorlardı…  Üç-beş-on… En az yüz kez sokmuştu arılar İsmail’in aletini. Ali usta İsmail’in bağırmasını ağzını tutarak engelliyordu. İsmail debeleniyor, gücü yetmiyordu. Aleti morarmaya şişmeye başladı… Şuuru kapandı. Mimar Sinan köprüsünün ayakları altına bıraktılar İsmail’i…

Enver usta, ben bu çiçeğin balını yemem dedi. Hepsinin sinirleri laçka olmuştu. Gülme krizine girdiler… Kahkahalarla gülüyor, kendilerini tutamıyorlardı. Elleriyle kendi ağızlarını kapatıyorlardı. Gülme krizi yavaş yavaş ağlama krizine dönüştü. Üçü birden birbirine sarılmış hüngür hüngür ağlıyorlardı.

Adana’da, baraj yolunun arka sokaklarında bir gece konduda henüz 19 yaşına girmiş bir kız kendini asıyordu…

Sürecek…

http://blog.milliyet.com.tr/on-besliler-geliyor/Blog/?BlogNo=378486http://blog.milliyet.com.tr/on-besliler-geliyor/Blog/?BlogNo=378486 http://blog.milliyet.com.tr/on-besliler-geliyor/Blog/?BlogNo=378486http://blog.milliyet.com.tr/on-besliler-geliyor/Blog/?BlogNo=378486 http://blog.milliyet.com.tr/on-besliler-geliyor/Blog/?BlogNo=378486 http://blog.milliyet.com.tr/on-besliler-geliyor/Blog/?BlogNo=378486  (*) 2007 yılında yazdığım altı okka adlı yazımdan kısmen alıntıdır:  http://blog.milliyet.com.tr/alti-okka---/Blog/?BlogNo=59981 

 Meraklısına 1. Böüm:  http://blog.milliyet.com.tr/on-besliler-geliyor/Blog/?BlogNo=378486

Açık yaraya tuz: http://www.youtube.com/watch?v=sL4sYAs7ufE   

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Değerli dostum bu tür çalışmaları okuyup da devamını merak etmemek lede değil. Çok başarılı devam ediyor, slm...

Yalnıztürk 
 06.12.2012 22:18
Cevap :
Fahrettin hocam... Bazen bir dalgınlık bir unutkanlıktır çöküyor üstüme... Yorumunuzu geç okudum... İçten teşekkürlerimle...  23.12.2012 11:41
 

Yaz be... Tut aynayı şu hayasız hayata, bekletme e mi...

Necati TÜFEKCİ 
 24.11.2012 23:21
Cevap :
Eskiden, aynı kuşak sayılırız seninle... Bir kızdan hoşlanınca ya da birine gıcık olunca ayna tutardık değil mi:-) Bak yıllar geçti huylar kaldı:-) Dostlukla...  23.12.2012 11:44
 

2007 de yazılmış ilk bölüm "yağmura ve rüzgara meydan okuyan kanatları yanmış kelebek kelimeleri" can yakan bir aşkın dizeleri (mutlu aşk yok galiba yeryüzünde)ve önceki blogdan hikayenin devamıda yorum yazanların belirttiği gibi roman tadında okunuyor ve devamını merak ettiriyor..selamlarımla

ümitümit 
 11.11.2012 13:44
Cevap :
Ümit... İçten teşekkürlerimle... İyilerin güçlü olması, kazanması dileğiyle...  23.12.2012 11:47
 

Ben size demiştim unuturum diye... Merakla ve keyifle okuyorum ama lütfen o kızı asmayın, n'olur?

Melek Koç 
 04.11.2012 21:16
Cevap :
Ben asmam... Ama hayat... Dostlukla...  23.12.2012 11:48
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 153
Toplam yorum
: 2918
Toplam mesaj
: 56
Ort. okunma sayısı
: 1442
Kayıt tarihi
: 16.09.06
 
 

Tıka basa dolu bir adam değilim. Balığı gördüysem derine inerim. Uzun süre gölgede kalamam. Okuru..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster