Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

mustafa kemal büyükmıhcı

http://blog.milliyet.com.tr/mihci47

18 Ocak '15

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
365
 

Onların Cumaları - Bölüm 6

Onların Cumaları - Bölüm 6
 

Bir buradan bir oradan


"Az bulunur böyle bir sohbet mi? Yok sa, yolumu gözleyenler mi?”
 
Üç dosta dört Cumadır bir araya gelmek kısmet olmamıştı;  Kamil Bey baypas ile kalbini rektifiye ettirdiği için istirahate çekilmiş, Veli hoca yurt dışı düşünce kuruluşlarında seri konferanslara davet edilmişti. Ali Bey ise mağazasında yoğun bir tadilat başlatıyordu; teşhir alanları genişletilecek, sinevizyonlu dinlenme yerlerinde rakip ürünlerin bile yansız tanıtımı yapılacak, her ürün grubuna konulacak kiosklarla merak edenlere imalat görüntüleri dâhil ön bilgi verilebilecekti.
 
O Cuma sabahı tasarımcılarla çözümlerini irdeliyor, müşteri memnuniyeti bakımından titizlik gösteriyor, tezgâhtarların görüşlerini ihmal etmiyor, tasarımcıları hayli terletiyordu. Vakti daralıyordu, bazı tercihleri çalışanlarına havale ederek çıktı. O gün toplantı Kamil Bey'in ofisinde idi, aynı zamanda geçmiş olsun ziyareti olacaktı. Veli hoca, yakın dostlarından felsefe hocası Yunus Bey'i davet etmişti. Materyalist ve pozitivist dünya ile İslam dünyası düşünürlerinin mutabakata yaklaşmakta isteksiz kaldıkları veya zorlandıkları  “İlim, bilim ve felsefe” konu edilecekti. Bu, Ali Bey’in merak ettiği ve boş zamanlarında araştırdığı bir konuydu, Kâmil Bey içinse fazla derindi ama her fırsatta dile getirmekten kaçınmadığı aydınlanma açlığını kıyısından olsa da giderebilirdi. Kâmil Bey’e iyi dilekler ile birlikte Yunus hoca ile tanışma faslı ardından Ali Bey sohbeti şöyle açmak istemişti:
 
“Hocam, çok taradım, kafama yatana rastlayamadım, nedir bu ilim – bilim kargaşası? Felsefe bunların neresinde? Bilgi fakirleri olan bizler bunları nasıl anlamalıyız? Bize uygun kavramlarla lutfedin ne olur!”
 
“Estağfurullah Ali Bey! Ben de öğrenmeye ve idrake çabalayanlardan biriyim, birazdan paylaşacaklarımda yanıltıcı olmamayı dilerim. Aslında, Veli hoca da değerli katkılarını esirgemez umarım, değil mi hocam? Senin de ilgi alanlarından bunlar.”
 
“Ne demek, memnuniyetle! İnsicamınızı bozmadan gayret edeceğim. Sen de düşüncelerini dile getirmekte sabırsız olmazsın, değil mi Kamil?”
 
“Merak etmeyin! Rektifiye kalple sakin olmam salık verildi, başarabilecek miyim bakalım? Haydi! Gözümüz de kulağımız da sende Yunus hocam, kalbimiz de hazırdır inşallah! Yetmezse, Cuma sonrasına da sarkıtabiliriz, bana uyar.”
 
Yunus hoca aşığı olduğu felsefeden başlamış, İslâm âlemindeki felesefe - ilim ilişkilerine değinmiş, bu ikilinin İbn Sina tarafından "Hikmet" çatısında toplandığına vurgu yapmıştı. Bu arada Kamil Bey anlamadığı kavramları sormak için yine kendini tutamamıştı.  Ali Bey ise hikmet tanımı ile alakalı olarak “Bilginin nerede ve nasıl kullanılacağını idrak edebilme, işleri gerektiği gibi sağlam ve kusursuz yapabilme, temiz akılla Hak yolunu idrak ve aydınlatma yetkinliği"şeklindeki düşüncesini doğrulatmak istemiş, Yunus hocadan şöyle bir yanıt gelmişti:
 
“Güzel toparlamışsın Ali Bey! İslam âlimleri arasında kısaca amelle beraber ilim diyenler de var. İlimle faydalı işler yapılmasını kastederler... Şimdi şu kargaşa dediğine bir bakalım istersen. Veli hocam, bu konuda güzel bir makalenin olduğunu biliyorum, sen başlamak istemez misin?"
 
"İslâm âleminin modernistlerin bilim anlayışı ile neden çatışıp durduğunu hep merak ederdim, makalemin sebebi oydu."
 
Ali Bey, merakını biraz daha açma ihtiyacı duymuştu: "Evet! İnsanoğlunun, her şeyi anlama, açıklama ve yararlanma çabası fıtratı gereği devam edip duracak. Gözlem ve matematik araçlarındaki gelişmeler elbette ki insanoğlunu yeni ufuklara, yeni yorumlara taşıyacak, yeni ürünlerle tanıştıracak. Bilim denilen olgunun yansız olduğu sürece ortaya koyduğu bütün bu faydalar, halis niyetli temiz kalp sahiplerini Kuran'ın hakikat bilgisine yaklaştırmaz mı? İmanını ve idrakini güçlendirmez mi?". Bunu Veli Bey’in şu sözleri izledi:
 
“Elbette dostum, ama şu dini bağnazlıklardan arınabilsek keşke”
 
“Bağnazların da kendilerince makul bir sebebi olmalı Veli.”
 
“Var tabi ama bence bahane.”
 
İslâm âleminin hep temiz-pak olmasını düşleyen Kamil Bey’in kızgınlığı yüzünden okunuyordu; el işareti ile Ali Bey’in sözünü ağzında bırakıp devreye girdi: “Bir dakika Ali! Teminki dediklerine göre bahane değil düpe düz post-modern cehalet, öyle değil mi Veli hocam?”
 
 “Ne yazık ki öyle de diyebiliriz Kâmil. Bilimin ürettiği her yeni bilginin bazen öncekileri yanlışlaması, yetersiz bulması veya vahiy ile çelişmesi dolayısıyla din - bilim çatışmasını körüklemek İslam nazarında doğru bir davranış olmasa gerek, değil mi Yunus hocam? ”
 
“Aslında bilim, İslâmi çerçevedeki ilmin ruhsuz halidir. Bilimin amacı, bilmek ve kontrol edebilmektir; olgulara odaklıdır, yaratılışın nasılına bakar, araçlarının algılayamadığı olguları yok sayar, değerlerle ilgilenmez, felsefenin metotlarından ve ürettiklerinden yararlanır.İlmin amacı ise hakikat bilgisini idrak etmek ve felaha[1] çıkmaktır. İlim, imana ve değerlere odaklıdır; yaratılışın hem nedenine hem de nasılına bakar; vahye dayalılık, hikmet, halis niyet ve temiz kalp şarttır; bilim ve felsefenin metotlarından ve ürettiklerinden yararlanır, bilimin bilmediklerini yok saymaz.”
 
Kısa bir sessizliği Kamil Bey’in “Peki o zaman, böyle gereksiz ve zararlı bir çatışma neden? İlim – bilim – felsefe üçlüsü el ele yürümesi gerekmez mi?” sorusu bozmuş Veli Bey’de düşündüğü olasılıkları Yunus hocaya doğrulatmak maksadıyla şöyle sıralamıştı:
 
“Ne dersiniz hocam? Dinin kapsayıcılığından sıyrılarak güya özgürlüğünü ilan eden ve her şeyi gütmeye hevesli olanlar yüzünden mi? Yok sa, Kuran'ın tüm zamanlara hitap eden mesajlarına gözlerini kapayan, kendilerini tarihe hapsetmiş din adamları yüzünden mi?”
 
“Bilimin, yaratılışın nedenleri ile birlikte, iyi-kötü, doğru-yanlış, haklı-haksız gibi değerlere körlüğü yüzünden de; evrim teorisi ve tesadüfî oluşumlar gibi Kuran'a aykırı iddiaları yüzünden de diyebiliriz. Hepsinden biraz etki var bence… Kafana yatmamış gibisin Kamil Bey?”
 
“Bilimin ruhsuzluğu ve tarafsızlığı tamam da, mevcut araçları ile algılayamadıklarını yok saymasını kabullenemiyorum hocam, yanlış mıyım?”
 
“Doğrusun dostum! Zaten bu yüzden bilime sadece bir araç gözüyle bakmalı, onu ilim ve felsefe ile yoğurmalıyız. Değil mi Ali Bey? Suskun duruyorsun. Biraz önce, bilimin halis niyetli temiz kalp sahiplerini Kuran'ın hakikat bilgisine yaklaştırmalı demiyor muydun?”
 
“İnşallah hocam? Aleti değil, kullananın niyetini sorgulamalıyız bence… Hocam, suskunluğumun nedeni Cuma sonrası ne yapsam diye düşünüyor olmamdı. Az bulunur böyle bir sohbet mi? Yok sa, yolumu gözleyenler mi?
 
“Yolumu gözleyenler” sözünü anlayamayan Yunus Hoca’nın, merakını muzip ifadelerle Kâmil Bey gidermişti. Vakit daralmıştı, gecikiyorlardı, virgül atıp yola koyuldular, devamını Kâmil Bey’in davetlisi olarak akşam yemeğine bırakmışlardı.
 
Dışarıya sis basmıştı, göz gözü görmüyordu neredeyse, yakıcı bir soğuk vardı. Çarşının Cuma yolu yine kalabalıktı, böyle bir hava bile yol boyu selamlaşmalara mani olamamıştı. O gün çarşı esnafından iki kişinin namazı da kılınacak, öbür âleme dualar ile uğurlanacaktı. Biraz daha gecikselerdi içeride yer bulamayacaklardı, saflar omuz omuzaydı, cenazelerin akın eden yakınlarından dolayı cemaat cami avlusuna taşmıştı. Sadece cenaze namazını bekleyenlerın sayısı ise hiçde az değildi, avluda kümelenen gruplar halindeydi, kim bilir kaçı hâlâ dünya işlerini kunuşuyordu.
 
Avluda namaza toplanırken Ali Bey’in gözü bir gence ilişti, tanıyor gibiydi, hemen hatırladı, ismi Orhan’dı, geçen Cuma sabahı mobilya seçmek için nişanlısı ve anneleri ile gelmişti. O gün içinde gördüğü kıvılcımı merak etmişti, yanında saf tuttu, namaz sonrası selamlaşıp hatırını sordu; merhum yakın bir akrabasıydı, düğünü yapmışlar dünya evine girmişlerdi. Merhumun tabutunu bir süre birlikte omuzladılar, dudaklarından bir şeyler okuduğunu fark etmişti; ardından birkaç dakikalık ayaküstü konuşmayı Orhan başlatmıştı:
 
“Efendim! Bir kez daha teşekkür ederim, sizden aldıklarımızı beğenmeyen kalmadı neredeyse; ‘Tasarımı, kalitesi, fiyatı, içyapısını ve malzemesini gösteren kataloğu, garantisi’ bu devirde olacak şey değil dediler. Çoğuna adresinizi verdim, bilginiz olsun!”
 
“Sağol evladım! Daha iyileri vardır mutlaka bir yerlerde, ben sadece müşteriyi yanıltmamaya ve aldığından razı olmasına gayret ediyorum. Şimdi sen söyle bakalım! Yuva kurmak nasılmış? Seni biraz değiştirmiş sanki! Yarışma tutkun sürüyor mu?”
 
“Omuzlarımda tatlı bir sorumluluk hissediyorum efendim, biraz adrenalin uğruna kaybedecek zamanım yok artık. O heyecanı başka kulvarlarda arıyorum şimdi.”
 
“Yarışma çevren darılmaz mı? Neden kestirip atıyorsun?”
 
“Çoğu anlayış gösterdiler. Onların da kafalarını çelmeye çalışıyorum.”
 
“Hangi kulvarlara?”
 
“Şimdiye kadar bakıpta göremediklerime efendim; sevgiye saygıya, hoş görüye, paylaşmaya, dürüstlüğe ve daha henüz bilemediğim nicelerine.”
 
“O kulvarların duayenlerinden bir şeyler okuyor musun pekî?”
 
“Tabi ki! Sevgili eşim bulaştırdı, kitap kurdu sanki.”
 
“Ne gibi şeyler?”
 
“Varlık nedemize, nereden gelip nereye gittiğimize dair şeyler, daha açıkçası dini ve güzel ahlakı odağına alanlar, toplumca yapışmamız gereken ve alınıp satılamayacak değerleri gözetenler.”
 
“Allah ailecek yolunuzu açık ve daim etsin evladım, sakın engellerden yılmayın! Seni de fazla tuttum, kusuruma kalma, Cuma sabahları arada bir uğra istersen, beğeneceğin sohbetlerimiz var, senin gibi genç dimağların bakışları hepimiz için çok değerli.”
 
“Estağfurullah! Seve seve efendim! Bunu unutmayacağım.”
 
“Hadi kal sağlıcakla! Eşine sevgilerimi annelerinize de selamlarımı ilet lütfen!”
 
“Bâşüstüne! Siz de hoşça kalın efendim! Hâlimi sorduğunuz için de ayrıca teşekkür ederim.”
 
Cuma çıkışında Ali Bey mutat Cuma mesaisine Veli Bey de üniversiteye dönmek üzere ayrılmışlardı. Kâmil Bey ise bilgi ve irfan küpü olarak gördüğü Yunus Hoca’dan biraz daha feyiz alabilmek için koluna yapışmış birlikte öğle yemeğine götürüyordu. Hoca, Kâmil Bey’i kıramamıştı, yemek sonrası üniversiteye onun arabası ile gideceği için dersine yetişebilirdi; aslında sohbetteki yaklaşımlarından da etkilenmişti doğrusu. Yürüyüş mesafesindeki ev yemekleri yapan bir çarşı lokantasına girdiler. Mönüye göz atarlarken garson da bekliyordu, Hoca Kâmil Bey’in tavsiyesini sorunca:
 
“Epeydir uğramamıştım hocam, buranın kurusuna bayılıyorum, bilmem sever misin?”
 
“Sevilmez olurmu, milli yemeğimiz.”
 
“Yaz oğlum! Benimki bu sefer bulgur pilavlı olsun, yanında her zamanki salatanı ve yayık ayranını da unutma sakın.”
 
“Benimki de yarım kuru ve ayran olsun.”
 
“Hayırdır hocam! Rejim mi?”
 
“Yok canım! Dolu mideyle derste dilim fazla dönmez diye korkarım. Zaten, bakalım akşam neler yedireceksin kim bilir?”
 
“Ne güzel! Ben acıktımmı duramıyorum. Akşam da firenlersen darılırım doğrusu hocam.”
 
“Hatır önde gelir dostum endişelenme. Bak! Çocuk gözümüze bakıyor, bekletmeyelim, sonuna da bir acı kahve yazdır istersen.”
 
“Ne demek efendim! Vazifemiz, kahve ise ikramımız olur.”…
 
Lokantada masalar sıkışık düzendi ve tümü dolmuştu, komşu masaların sohbetlerine ister istemez kulak misafiri oluyorlar,  anlaşabilmek için bazen seslerini yükseltmek zorunda kalıyorlardı. Kamil Bey’in nefis terbiyesi konusunda hocaya sormak istedikleri vardı ama bu gürültülü ortam müsait değildi, “Keşki kuru özlemine kapılmayıp mağazama dönseydik, atıştıracak bir şeyler de getirtebilirdim.” diye düşünüyordu. Sonra, akşam yemeğinde açmayı aklına koydu; belki böylesi daha iyi olacak diğerlerinin de görüşlerinden yararlanabilecekti. Bu sırada, komşu masalardan duydukları yüzünü buruşturmuştu: vurgun heveslisi patronların başarı öykülerini mi istersin? Yoksa az emekle çok kazanç peşinde koşan çalışanlarınkini mi? İçinden “Ne ararsan var yahu! Şu kahve de hemen gelse de kalksak.” diyordu. Yunus hocanın güler yüzlü “Neden dalıp gittin dostum?” sözü ile kendine geldi:
 
“Şu işittiklerimden hocam, üç günlük dünyanın peşine taktıklarının halleri, Allah ıslah eder inşallah!”
 
“Nefis dostum, ya o seni yönetecek ya da sen onu.”
 
“Bu yemekte tam da bunu açmak istiyordum hocam ama şu sevimsiz gürültü yüzünden vazgeçtim, akşama saklıyorum, hatırlat ne olur!”
 
“Neyi açmak istiyorsun?”
 
“Nefis mertebeleri diyorlar ya, işte onu. Kabaca biliyorum da, neresindeyim ve bir sonrakine nasıl ulaşabilirim? Bilemiyorum.”
 
“Evvela, neresinde olduğunun takdiri yalnızca Allah’ındır. Takva yolcularının mertebe tanımlarını akşam açarız. Sana düşen, her demde Allah’a sığınarak o yolda tutunmaya gayret etmendir.”
 
“Şimdiden ağzına sağlık hocam! Haydi! Kalkalım istersen, çocuk kahveyi unuttu galiba, seni talebelerine geciktirmeyeyim.”…
 
 
 
 
[1] Felah: Dünyevi refah ile birlikte âhiret hayatında kurtuluşa çıkış, dünya ve âhiret mutluluğu.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 111
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 130
Kayıt tarihi
: 18.09.12
 
 

ODTÜ'lüyüm, makina yüksek mühendisiyim, vicdanı rahat bir memur emeklisiyim, iki çucuk babasıyım,..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster