Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

mustafa kemal büyükmıhcı

http://blog.milliyet.com.tr/mihci47

11 Şubat '15

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
221
 

Onların Cumaları - Bölüm 7

Onların Cumaları - Bölüm 7
 

Bir buradan bir oradan


"Sana sunabileceklerim âriflerinki yanında ham ve ekşi kalır."
 
 "..."
"Yüce Efendim! Mütareke öneririm!"
 
"Bu düellodan vazgeçemem artık.
 
"İkinin birini kaybettik sayılır, öbürü ise her kalıba girebilir. Nasıl güveneceğiz?"
 
Hasmı Yüceler Katının Cedisiydi (2 numarası). Aslında kendisi gözünü karartmış, sinsice onun karşısına geçmişti. Merdivenleri zıplayarak çıkma ihtirası ile yanıp tutuşuyordu. O Katın kuralları da zaten kıran kıranaydı;  her şey mübahtı ama başarısızlığın da tek bir faturası vardı.  Ana planı, hedefindeki grubu ulus ötesi statüye eriştirip kontrol altına almak, sonrasında da Cedinin küresel adımlarını engellemekti. Grup beklediğinden hızlı büyüyordu, Cedi'nin de desteklediğini yeni yeni farkedebiliyordu, kontrolü geciktirmemeliydi. Aileden yanına çekebildiği kardeşlerle bazı iplerin uçlarını tutmaya başlamıştı; ta ki Cedi, oğlunu devreye sokuncaya kadar. Sahaya sürdüğü ajan, oğlunu bloke edememişti; şimdi kardeşlerden birisi kafesten kaçmak üzereydi. Deşifre olduğunu anlamışsa da beyaz bayrak çekemeyeceği noktadaydı artık. Bu düşüncelerle, karşısında iki büklüm buyruk bekleyen üstadı öbür kardeşteki kontrolü bir an önce pekiştirmek için uyardı:
 
"Şu bugün konuştuğun beceriksiz kız... Güveniyor musun hâlâ? Bir pot kırarsa önce senin dünyanı karartırım."
 
"Onun kabahati yoktu, Efendim! Özel eğitildi biliyorsunuz! Çizgimiz dışına çıktığı anda ensesindekinin ne yapacağını bilir. Yeni rolünde şimdilik başarılı bence!"
 
"Ayrıldı mı?"
 
"Evet Efendim! Gecikmemesi için uçağımı verdim, şu an havadadır herhalde."
 
"Söyle katılmasın! Bir bahaneyle hastaneye yatsın! Kaza mı dersin, ne dersin? Bilemem!"
 
"Anladım Efendim! Bahane hazır: söylemediği çocuğunu taşıyor karnında."
 
"İyi işte! Hadi bakalım!"...
 
***
İstanbul'un en mutena salonlarındandı, Zerrin ile Yosi'nin düğün töreniydi, Orhan Bey’in itirazlarına rağmen şatafattan kaçınılmamıştı. Burak’ın israrı ile bazı siyasilere davetiye yollanmışsa da icabet eden yok gibiydi. Yosi’nin davet ettikleri arasında; Orhan Bey’in uzak durmayı yeğlediği yerli kodamanlar ve dünyaca ünlenmiş Yahudi iş adamları vardı. Çoğu ailecek gelmişlerdi. Yosi'nin babası yoktu, oğlan evi masasında cediliğini kimsenin bilmediği annesi ve ailesi ile birlikte dayısı oturuyorlardı. Kız evininkinde Ali Bey de vardı; Burak ise arkadaşlarının masasını tercih etmişti. Burak'ın, bu masadaki birisinin "Seninki nerede?" sorusunu buruşuk suratla "Fransa'da işi uzamış; yetişirim merak etme dedi ama bilemiyorm." şeklinde yanıtlaması onun karasız tutumunun masada bir süre dile dolanmasına neden olmuştu… Törenin resmi faslı tamamlanmıştı, gelin ve damat masaları dolaşıyordu, Burak’ın masasındalardı:
 
“Selin yok mu ağabey?
 
“Fransa’da takıldı. Uçağı inmiş, trafikteymiş, birazdan gelir umarım… Bir saniye, arıyor yine! Hayatım, nerede kaldın?”
 
Hattaki “Efendim, ben doktoruyum! Trafikte fenalaşmış. Endişelenmeyin! İkisinin de sağlığı iyi. Hemen gelseniz iyi olur, adresi mesajlıyorum!” der demez kapamıştı. “Ne oluyoruz yav!” diye bağırdı, kızgınlığı üzüntüsünü bastırıyordu.
 
“Ağabey ne oldu?”
 
“Ne bileyim! Kapattı hemen. Hastanedeymiş, ikisi de iyi, hemen gelin diyor.”
 
“Ağabey yoksa…”
 
"Canım, olur mu öyle şey! Gidince anlarız bakalım!"...
 
Masadakiler heyecanla ayaklanmış, kız evi ve oğlan evi oraya üşüşmüştü. Burak ambale vaziyetteydi, gelenleri umursamıyor, “Ne oldu?” sorularını duymuyordu. Hemen yola koyulmak için ayrılırken Yosi’nin annesine göstermeyi ihmal etmediği hürmetkâr tavrı ise böyle bir ortamda kimsenin dikkatini çekmemişti… Gelin ve damadı gözleriyle süzenler de o masada kötü bir şey olduğunu fark etmişlerdi. Orhan Bey Yosi'nin annesine yaklaşmıştı, konukları birlikte yatıştırmak istiyordu; "Hadi, buyrun lütfen! Birlikte konuşalım!" demeleri havaya gidiyordu. Başı önde cebine gömük vaziyette birine emir yağdırıyordu. Kulak misafiri olduğu sözleri tuhaf gelmişse de üzerinde durmuyor, bekliyordu.
 
O sırada karşısındaki altı numaralı üstadıydı: "Hastanelerimizden birinde, Yüce Majestem! Durumu iyi! Emriniz nedir?"
 
"Damgasını iptal etsinler! İzi bile kalmasın!"
 
"Anladım Efendim! Ama hafızasını yeniden yapılandırmamız zor olabilir."
 
"Sonra düşünürüz onu. Geleni var, işi hemen bitirin!"
 
Kafasını kaldırınca hayli şaşırmıştı: "Kusuruma kalmayın ne olur? Farkedemedim!"
 
"Ne demek efendim! Sizin de bir sıkıntınız yoktur umarım! Konukları birlikte yatıştıralım diyecektim."
 
"Tabi ki! Hadi hemen yapalım! Gündelik gaileler Orhan Bey, çok bekletmedim umarım!"
 
Müzik susturulmuş, boşalan piste çıkan Orhan Bey ve Yosi'nin annesi konuklara gerekenleri söylemişlerdi. Tören kaldığı yerden devam ediyordu, iki aile aynı masaya toplanmıştı. Hastane ile Burak'tan sonra da sık sık temas kurmuşlardı; neden fenalaştığı henüz bilinmiyordu, durumları iyi idi, Selin iki aylık bir bebek taşıyordu. Son aramalarında ise beyin taramasına sokulduğunu öğrenmişlerdi...
 
Vardığında, hemşireler yeniden tetkike götürüyorlardı, onlardan durumu öğrenmişti ama koridor boyunca Selin'le konuşabildikleri ile uyuşmuyordu.  "Hayatım rahat ol! Hepsi geçecek, çıkınca yanındayım üzülme! " diyerek ayrılıp yaklaşan doktora doğru koştu:
 
"Doktor! Ne diyorsunuz şimdi yav?"
 
"Efendim! Emin olun! Taramaya girinceye kadar bir şeyi yoktu. Neden fenalaştığını tetkik etmek istemiştik."
 
"Adını biliyor, beni biliyor, trafikteyken konuştuklarımızı hatırlıyor. Bu nasıl şey?"
 
"Hepsi o efendim! Eskileri yoklamaya vaktiniz olmadı herhalde."
 
"Ne olacak şimdi?"
 
"Bir süre yatması lazım, sebebini bulmalıyız."
 
"Sebebi cihazınız olamaz, değil mi?"
 
"Mümkün değil efendim!"
 
"Bebek ne durumda peki?"
 
"Onun her şeyi normal görünüyor; üzülmeyin!"...
***
 
Üstadın alı al moru mordu; başına geleceği tahmin ediyor, huzura yaklaşırken bir ayağı geri gidiyordu. Fiyaskoyu başkası zaten duyurmuştu, başı önünde bekliyordu. Tercih şansı verirse "Ölüme razıyım!" diyecekti:
 
"Ey, içi boş cübbe! Nedenini sormayı bile hak etmiyorsun. Şimdi tercih umuyorsun, değil mi?
 
"..."
 
"Layığını bulacaksın! Yıkın şunu karşımdan! Beş numara gelsin!"…
 
Gelmişti, hemen kurguladığı yeni planın gereğini ona devretmeyi aklına koymuştu. Yeteneklerini biliyorsa da riskli bir vasfı olmadığına kanaat getirmek için önündeki dosyasına göz atıyordu.  Cebinin çınlaması düşüncelerini bölmüş, isteksizce numaranın özel olduğuna bakmadan açmıştı. Cedi idi: “Vazgeç artık inadından! Daha bize lazımsın!” diyordu. İliklerine kadar anlamıştı, şimdi kendisi alı al moru mordu, israrı fermanını imzalaması demekti. Beyaz bayrak çektiğinde de insiyatiflerinde kim bilir ne kadar gözetim altında tutulacaktı? Mağlubiyeti sindiremiyordu; düelloyu ötelemeyi tarttı, olmuyordu, yine de can tatlı gelmişti. Kafasından hızla geçirdiği bu düşüncelerle “Bağışlanmayı umarak emrinizdeyim efendim!” cevabını yapıştırdı ve huzurundaki üstadı geri yolladı…
 
***
 
Aynı masada bir araya gelen iki aile gelin ve damadın dansını izliyor, çocukluklarının anılarını paylaşıyorlardı. Burak’ın yeni haberi bir kez daha şoke etmişti. Angela gözyaşlarına mani olamıyordu, biricik oğlunun değer verdiği kızdı, gözü de tutmuştu, Orhan Bey’le birlikte bir an önce dünya evine girdiklerini görmek istiyorlardı. Orhan Bey de şaşkındı, müsibetin ardı ardına gelmesini kabullenemiyordu. Masadakilerin teskin edici sözleri birbirine karışıyordu. Zerrin ve Yosi danslarını yarım bırakıp gelmişlerdi, onların da mutluluklarını keder bulutları kaplamıştı. Yosi içinden iyileşmesi için dua ediyor, onunla yaşadığı günler film şeridi gibi gözünün önünden geçiyordu. Sevmişti, uyuşmayan huylarından ziyade annesi sebep olmuştu ayrılmalarına. Zerrin'in dürtüklemesi ile kendine geldi, Olga bir şey soruyordu:
 
“Yav enişte! Şu İngiltere’deki hastane… Hani geçen yıl ön ayak olmuştun da bizim merkezden benzer durumdaki birini iyileştirivermişlerdi. Ne dersin? Yollasak mı?”
 
“İyi düşündün Olga! Ama oradaki doktorun marifetiydi, hâlâ duruyor mu bilmiyorum, yarın sorayım… Aslında annem önermişti onu. Değil mi anne?”
 
Hâlbuki o biliyordu; hafıza kaybı birkaç günlüktü. Oturduklarından beri masadaki yürekleri ferahlatmak dilinin ucuna gelip gelip gitmiş, her seferinde nefsi vicdanını galebe çalmıştı. Oğlunun sorusu şimdi yine düşündürdü ama yapamazdı, “Evet oğlum! Hatırlı ve ehil bir doktor, ben arayayım istersen?” demekle yetindi...
 
Konuklar uğurlanmış, tören sona ermiş, günün anısı üzüntülerini örtmeye çalışan suratlarla topluca çektirilen karelere kaydedilmişti. Aralarında Burak da vardı, Selin'i hastaneye gelen anne ve babasına teslim ederek dönmüştü. Son tebrikleşmeler ile salon terk ediliyordu. Ali Bey Yosi’nin annesi ile tokalaşıken garip hislere kapılmıştı, zaten onun tören boyunca tavırlarından rahatsızdı, esiri olduğu kötü yanını saklıyor, aynı zamanda da derinlerindeki iyilik kıvılcımlarını bastırmaya çabalıyordu sanki…
 
***
 
 
 
“…”
 
“Abi yeter ne olur! Angela’nın dillere destan kahvaltısına yer bırakmıyorsun, söylerim sonra ha!”
 
Uzanabildiği dallardaki alıçları toplayıp sunmaya bir yandan devam ediyordu: “Bunları her yerde bulamazsın oğlum!  Fidesini memleketinden getirdiler, Hititlerin de kutsal ağacıymış.”
 
“Böylesini tatmamıştım gerçekten. Üzümlerin de nefisti doğrusu. Bakalım içerde nasıl bir karışım oluşturacaklar?”
 
“İki güzelden maraz hasıl olmaz, kaygılanma! … Madem tıkandın, şunları götürelim de kahvaltıda çeşit olsun bâri. Angela da Olga da bayılır. Onların dediklerine göre hem kalp dostu hemde C vitamini deposuymuş mübarek.”
 
“Öbür kalp için de böyle bir meyven yok mu abi?”
 
“Onu asıl ben sana sormalıyım. Benim gibi dünya peşinde koşuşturanda ne gezer.”
 
“Estağfurullah abi! Benimki sadece hayır deryasında damlanın zerresine vesile olabilmek, Allah’ın izni ve inayeti ile. Sana sunabileceklerim âriflerinki yanında ham ve ekşi kalır.”
 
“Onlar da kim?”
 
“Çevresine nur saçan hikmet[1] sahibi İslâm kandilleri…”
 
“Şu hikmet dediğini Olga’dan öğrenmiştim de ona sahip olanlar neredeler acaba? Kendilerini kandil zannedenler güç etrafında tavaf edip duruyorlar.”
 
“Vardır mutlaka abi! Bence asıl önemlisi aydınlıklarının nerelere ulaşabildiği, nerelerden ses getirebildiği.”
 
“Neyse Ali, hadi dönelim! Torunlarımızın bedduaları öbür tarafta bize işittirilmez inşallah! Hah, bak! Olga geliyor, geciktik galiba.”
 
Düğünün yorgunluğu ve beklenmedik stresi Angela'yı dolayısıyla da Orhan Bey'i uyutmamıştı. Orhan Bey ılık süt almak için mutfağa geçerken Ali Bey'in abdest almakta olduğunu görmüş, sabah namazını birlikte eda etmişlerdi. Ardından bağa dalmışlar, sohbet ederek dalından yemenin lezzetine varmışlardı.
 
"Olga'nın maşallahı var abi! Farkındasın değil mi?"
 
"Evet! okuyorda okuyor, senden feyiz aldığını biliyorum. Önceleri bana ve annesine de soruyordu ama yetişemediğimizi anlayınca yakamızı bıraktı."
 
"İlim dostu olanın din yolu da aydınlanır."
 
"Ama gördüğüm kadarıyla hangi yola gireceğine karar veremedi hâlâ. Bilim düşmanı bağnaz hocalarımıza öyle veriştirir ki bir bilsen..."
 
"Fizikçiydi değil mi?"
 
"Öyle de, bildik fizikçilerden değil, derinlerine daldı, boyut moyut der durur bazen, hiç anlamam... Yav! Senin oğlan da fizik okumamış mıydı?"
 
"Evet abi! Amerika'da doktorasını bitirdi, şimdi Nasa'dan arıyorlarmış."
 
"O da uçuk desene!"
 
Olga yanlarına gelmiş, son sözlere kulak misafiri olmuştu: “Metin, değil mi amca? Meillerime yanıt vermez oldu, kırılıyorum vallâ... Beni de çekiştirdiniz değil mi?"
 
"Hiç olur mu kızım? Âlimliğinden bahsettik biraz."
 
"Hadi canım! "o da uçuk muçuk" lafları ne peki?"
 
"Af buyur hocam! Anlayamadığım şeylere öyle diyorum, biliyorsun kızım."
 
"Neyse, annem de sofra da sizi bekliyor, hadi bakalım!"...
 
Sofra mükellefti ama Angela'nın suratında düğünün burukluğu geçmemişti: "Yahu nerede kaldınız? Cepleri de bırakmışınız..."
 
Olga muzip bakışlarla araya girdi: "Abi kardeş o dal senin bu benim hasret gidermişler, bir de tutup beni ortaya almışlar."
 
"Artık diline dola bakalım! Övdük sadece; desene Ali!"
 
"Takılıyor abi."
 
"Ne takılması? Gıybet olmuyor mu amca?"
 
"Eyvallah! Şimdi çuvalattın işte yiğenim."
 
Bu muhabbet Angela'nın hüznünü biraz dağıtmıştı. Sevecen bakışlarla Olga'nın yanağını okşayarak o da katıldı: "Ama hoş görmek de sana düşer kızım."
 
"Hay yaşa hanım! Sen de olmasan bu çocuklarına laf yetiştirmek ne mümkün! Burak uyuyor mu hâlâ?"
 
"Bir şeyler atıştırıp çıktı, hastaneye uğrayacakmış."
 
"O kızı tanımak kısmet olmadı; senin gözün tuttu galiba."
 
"Cana yakın, hanım hanımcık, dilerim kısa sürede kendine gelir."
 
"Abim benle de tanıştırmadı ama ablam da çok beğenmiş. Öğleden sonra ziyaret edeyim diyordum, beraber gidelim istersen anne."
 
Olga ve annesi kahvaltı sofrasından kalkıp hazırlanmak için odalarına yönelmişlerdi. Orhan Bey ve Ali Bey ise biraz daha kahve sohbeti yaptıktan sonra köyün camisine Cuma’ya yetişeceklerdi…
 
 
[1]Hikmet: Samimi imana ve halis niyete sahip olma, olgular âlemini idrak edebilme, bu âlemde isabetli düşünebilme, isabetli karar verebilme, işleri sağlam ve kusursuz yapabilme, nefsini yetkinleştirme, Hak Yolunu aydınlatabilme, akledilenler âlemini idrak edebilme yetkinliği.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 112
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 138
Kayıt tarihi
: 18.09.12
 
 

ODTÜ'lüyüm, makina yüksek mühendisiyim, vicdanı rahat bir memur emeklisiyim, iki çucuk babasıyım,..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster