Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Ekim '08

 
Kategori
Kültür - Sanat
Okunma Sayısı
174
 

Onların hikayesi - 4 -

- “Hem ağladı, hem söyledi; Halime’den ne duyduysa;

Sezemedik, bilemedik; nasıl oldu, ne olduysa.

Şaşırmadım pek fazla ben, böyle bir şey bekliyordum;

Allah var ya!! Yıldız bana gelin olsun düşlüyordum.

Bir gün olur, söz açılır; Zehracıma sorsam derdim;

Her şeyleri koy bir yana, işte budur benim derdim ..

Bilemezsin.. Bir sevdiği, beklediği var mı kızın;

Aramız da bozulursa, tadı kalmaz sazın sözün..

Susup kaldım aylar boyu, bu hâl beni pek eziyor;

Nasıl çare bulsam diye, sıkıntılar kemiriyor.”

- “Ağlama, sus; yeter artık, dur bakalım ne ederiz..

Ölüm yok ya bunda Zehra, Murat Han’a mum adarız.

Kaç zamandır ben de sana açılayım istemiştim;

Bizim kıza bir şey oldu, hâllerinden fark etmiştim .

Sabah akşam benden çıkmaz , her işime yardım eder;

Kucaklayıp, koklar öper; sonracıma eve gider..

Tatlı dilli, cici hınzır; zaman zaman sohbet açar;

Dolandırır lâfı sözü, meseleyi kendi seçer.

Konumuz , ya Savarona; ya Süha’nın mektebidir;

ATA ağır hasta imiş, tutulduğu illet nedir?

Bir taraftan; Almanya’da Hitler diye biri varmış;

“Son Posta” da yazıyormuş; sağa- sola fena azmış..

Tornacının karısı da aynı şeyi anlatınca,

Yıldız döndü arkasını; ağlıyordu O kanımca.

Hiçbir mânâ veremedim, nedendir bu hissiyâtı;

Bizler gibi değil gençler, okuyorlar külliyâtı..

Her ne zaman duymuş olsa, ürkütüyor savaş sözü;

Kısık kısık hıçkırır da, buğulanır güzel gözü.

Bizler neler neler çektik, anlattıkta biliyordur;

Şehit olan babasını rüyasında görüyordur..

Ordan burdan konuşmalar gide gide hep kayboldu;

Hemen her gün uğrayan kız, kaç gün geçti gelmez oldu.

“Otur” derim;

“İşim var” der;

“Var mı bir şey yapılacak?”

Gözlerini kaçırıyor, uzaklaşıp köşe bucak.

Pek çok defa, beni gizli süzüyormuş gibi gelir;

Bence her şey mâlumdur da, sezdiğimi O da bilir.

Bir kabahat işlemişte, suçlusunu kendi sanır;

Yanlış yapmaz yavrucuğum, mahallede herkes tanır.

Biliyorum, utanıyor; bence, ne var utanacak?

Çözemiyor düğümünü, tek başına bu yavrucak.

Zehracığım dinle beni, anladım ben senden önce;

Daha evvel pek çekindim, söylüyorum şimdi anca.

Geçen aydı sanıyorum, söyleyince hatırlarsın;

Dut yaprağı serecektik, böceğimiz aç kalmasın.

Arabayla getirdiler, hep taşıdık imeceyle;

Parmak kadar oldu hepsi, bitirirler bir geceyle.

Sağa sola bakınırken bir şey gördüm merdivende,

Atıp gider her şeyini, sorsan bilmez çömlek nerde.

Basamaktan mantosunu asmak için kaldırınca;

Cebinde bir zarf gördüm; ağzı yırtık, hafif ince.

Merak ettim, aldım baktım; yazı bizim oğlanındı;

Halime’nin adres ama, isim – soyad Yıldız’ındı,

Olur ya bu.. Yasak değil, kardeşine mektup yazmış;

Ama, bir kurt düşüverdi; acep ona neler demiş..

Okumazsam çatlarım ben, ne yapmalı netmeliyim?

Düşündüğüm gibi ise; anasıyım, bilmeliyim..

Bir bahane bulmalıydım, okuyacak zaman için;

Gaz almaya yollasam mı, mutfaktaki lâmba için?

Yavaşçacık, o görmeden zarfı soktum şalvarıma;

Biliyorum ayıp ama, günahı da bir boynuma.

Yanlarına gidince ben:

“ Yıldız, bana bir bak” dedim;

“Koş bakalım” mektubunu tutuyorken öbür elim..

- Naciye’yle Kısmet hanım vakti varsa gelecek mi?

Şu yaprağı ayıralım, yine yardım edecek mi?

O bir koşu seyirtince, zarfı cepten tuttum aldım,

İlk satırı görür görmez, aptallaştım kalakaldım.

“Aşkım benim,

Küçücüğüm,

Özlediğim,

Yıldız’cığım;

Ne var, ne yok? Nasılsınız? Zehra teyzem, Anacığım?

Mektubunu beklemekten emin ol ki çok yoruldum.

Seyis verdi; okuyunca, şöyle biraz bir burkuldum.

At üstünde Dikmen’lerde tâlim yapıp, koşuyorduk;

Süvarimiz pek şanlıdır, Kurtuluş’tan biliyorduk.

Gölbaşı’nın kenarında mola verdi zâbitimiz;

Harbiyeli marşı ile arşa çıktı gür sesimiz.

Kumanyalar yenilirken, zarfı açtım yavaş yavaş,

İhtimali pek yaklaştı, düşüncemde hep var savaş.

Aklım fikrim hep sizlerde, ama olsun katlanırım.

Çok kalmadı. Hem sizlere, hem Vatana kitlenirim.

Ruhum benim, sevdiceğim; endişeni anlıyorum;

Bitirecek okulum var, istikbale bakıyorum.

Diyorsun ki : “Ne olurdu, biraz farklı olsa idik?

Kardeş falan gibi değil, iki âşık bilinseydik..

Çaresizim Süha’cığım, Sana olan aşkım sonsuz;

Yaşamayı düşünemem, kalır isem eğer Sensiz.

Her geçen gün özleminle hârâb-bitâb yaşıyorum;

Ne çok sevdim Seni bilsen, kendime de şaşıyorum.

Beş senedir gizledik biz, yanlış mıdır bu sevgimiz?

Kardeş gibi büyüttüler, yine doğdu bu aşkımız.

Şeytan diyor, ikisine her şeyleri söyle, anlat;

Ağlamadan, zırlamadan; önce biraz hafif çıtlat..

Belki kızar, köpürürler; oldukça da şaşırırlar;

“Bu nasıl iş? Mümkün değil..!!” diye bana bağrışırlar.

İsmet ile Halime’nin sevdaları hep dillerde;

Kader mi bu? Söyle Süha, öleceğim bu günlerde.

Yalnız onla konuşurum, sâde onla dertleşirim;

Odur benim tek sırdaşım, her konuda birleşirim.

Son olarak bir şey var ki, behemehal bilmelisin;

Çok güzel bir rüya gördüm, mutlak Sen de görmelisin.

“ Ellerimiz birbirine bağlanarak yürüyoruz;

Karşımızda ATATÜRK var; oturuyor, görüyoruz.

Selâm çakıp, has duruşla O’na tekmil veriyorsun;

- ATATÜRK’ üm, işte geldik, emrindeyiz biz. – diyorsun.

İkimize şöyle baktı, pek beğendi; sanmaktayım;

Saygılıca başım önde, gözlerine bakmaktayım.

İşaretle: “Yaklaşınız çocuklarım” dedi bize;

“ Mutlu olun; VATAN muhtaç sizin gibi ikinize.”

Öpüp öpüp ellerinden, biz ayrıldık sonracıma;

Hadi, gel de bu rüyayı anlat benim anacıma!!

Koşa koşa gidipte ben gördüğümü söyleyince;

Halime’cim düşünmeden, şöyle güldü, ince ince:

“ Kızım, ” dedi¸ “Bu rüyada çok büyük bir mânâ dolu;

Gördüğünü görmek için kurban olur Anadolu..

Hiç bekleme Süha’ya yaz; o da bilsin bu rüyanı;

Biri çıkıp –ben eminim– halledecek bu dâvânı .”

Sabır-mabır hiç kalmadı, Seni pek çok özlüyorum;

Gözlerimde yaş kalmadı , teğmenimi gözlüyorum.

“ Yazdıkların mutlu etti, kattı sonsuz bir sevince;

Bu iş artık bir son bulsun, halledicem ben gelince.

Zafer günü son sınıflar mezûn olup ayrılacak;

Bizlere de izin çıkıp, beş gün tatil sayılacak.

Bir kaç ay var, sabret aşkım; koşa koşa geleceğim;

İki elim kanda olsa, ben bu işi çözeceğim.

İsmet’in de selâmı var, benim gibi gün sayıyor;

Atışlarda, koğuşlarda Halime’yi sayıklıyor..

Anlattığın rüya ile büyülenmiş gibi oldum;

Başkumandan ATA’ mıza bir kez daha sevgi doldum.

Varsa yoksa yalnız O’ dur, bu günleri bize veren;

O’NUN dâhi varlığıdır kâinatı yere seren.

Üzülme Sen güzel gözlüm; kavuşmamız çok yakındır;

Kılıcım da baş süsündür; düğününde armağandır.

Teyzem, Annem emanettir Sana yavrum, unutmazsın;

Hasret ile bekliyorum, cevabını geç yazmazsın.

Sahi… Şimdi nasıl oldu, üşütmüştü anacığın?

Bâki selâm..

Öpücükler…

Seni seven: Süha’cığın..”

Diye bitti….

Yazdığının sonlarını zor okudum;

Fark etmesin Yıldız diye, mantosuna hemen koydum.

Dilim tutuk, perişanım; gel hâlimi bir bana sor;

- Rengin uçuk, hasta mısın? – diyen olsa anlatmak zor.

Yaprak bitti. Sofadaki böceklere yetiştirdik,

Üç beş komşu, bir de Yıldız; bir saate sıkıştırdık.

Telâşı var, besbelliydi; Halime’ye koştu gitti;

Tutuşmuşlar Bizimkiler; şaşkınlığım cana yetti.

“Arkasından seslenerek: annen gelsin bekliyorum,

- Ekmeğimiz hiç kalmadı, hamur taştı taşıyorum.. ”

O gelince sözü açtım: “Ne yapsak biz nâfile;

“ Kıvırcıksa saçın başın, tarak girmez o kâküle.. ”

Yangın çıkmış, ev kül olmuş; kimselerin haberi yok;

Etekler hep tutuşmuş, gören eden hiç kimse yok..

Aklı başa devşirelim, sonu değil bu, dünyanın,

Devir eski devir değil; acelesi var zamanın.

Olacağı buydu işte; biri Leylâ biri Mecnun;

Âdem-Havvâ bile sevdi; değişmiyor eski kanun.

Bu konuda bize yardım edeceği biliyorum;

Bu gün değil, hemen yarın dertleşmeye gidiyorum.

Ankara’dan yeni gelen komşu var ya, Fevziyânm;

- Yardım sever, gönlü zengin– dedi bana Nihal hanım.

Memleketten tanışırmış şu muallim Nedim beyle;

Ailece samimiler, görüşürler sabah– öğle.

Söylemesi zordur dile: “Bir cesaret Gülten..” dedim;

Fikrimi ben söyleyince: “ kabul et sen bunu ..” dedim.

İşte; böyle böyle canım; düştüğümüz bu sıkıntı..

Dertlerimiz sanki azdı, başa geldi bu takıntı.

Senin aklın geniş elbet, çözeceğin yolun vardır;

İkimiz de cahiliz biz, görüşümüz biraz dardır.

Yardımını esirgeme, biliyorsan bir yolunu;

Allahımdan diliyorum: ihya etsin Sen kulunu…



ONLARIN HİKÂYESİ-4-

Devam edecek.....

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Bu manzum hikaye sade ve etkileyici bir dille yazılmış. Kafiyelerinde zorlama yok. Bir suyun akışı gibi yumuşak. Sayın Özencinin tarif ettiği gibi, akıcı bir uslup. Bir de şunu gözlemledim. Bu devirde bu kadar ebeveyne duyulan vefayı, satır saatır kim ifade ediyor acaba? İşte! Bir kadirşinaslık örneğini, sizde görüyoruz. Başarı dileklerimle

Yücel Aktaş 
 30.10.2008 17:39
Cevap :
İltifatınıza tsk. ederim. Ebeveyn vefası bir tarafa, ATATÜRK ve VATAN vefası bile inanılmaz bir süratle törpülenip bitiyor. Gözlemlerinizin devam etmesi dileğiyle, saygılar sunarım..  30.10.2008 22:19
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 53
Toplam yorum
: 22
Toplam mesaj
: 21
Ort. okunma sayısı
: 441
Kayıt tarihi
: 03.10.08
 
 

1- Ankara 1938 doğumlu 2-İlk ve orta eğitim- Bursa - 3-Lise terk ve Hv. Kvv.Teknik Okullarından Mu..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster