Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Kasım '08

 
Kategori
Kültür - Sanat
Okunma Sayısı
279
 

Onların hikayesi-13-

Onların hikayesi-13-
 

Yücel - 1940 Muradiye _Bursa


İpek atlas bürümcükler, örtü-dantel çok ürüyor;

Halime’yle Yıldız mutlu, hem ağlıyor hem gülüyor .


Şakalar da fazlalaştı, oyun yapar gibi kızlar;

Takılırlar birbirine, o ne ahlar o ne nazlar..


Saklıyorlar iğne-düğme, sonra bulup veriyorlar;

Kıskançlıkla değil elbet, gıpta ile bakıyorlar.

Kapı çaldı! Bekçi Mahmut niçin geldi bu saatte?

“Hayır olsun” dedi Annem, endişeli hakikatte.


Mehmet belki yollamıştır beklediği nevâleyi;

Kıyma lâzım geliyordu, ıslatmıştı fasulyeyi.


“Yenge” dedi bekçi Mahmut, beyaz bir zarf uzatarak;

“Mehmet Abim, götür dedi; hemen eve koşturarak.”


“Allah Allah! Pulsuz ama, damgalamış askeriye;

-Görülmüştür- ibaresi, üstte imza.. Ama niye?”

Şöyle baktı, hemen bildi; bu Süha’dan geliyordu;

Usûl erkân böyle idi, işte şimdi anlıyordu.


Kıtaatın mektubundan para almaz postanemiz,

Hasta olsa ona bakar ordudaki hastanemiz.


Mektupların her birisi teker teker incelenir;

Toplu sevkle tarih alır, adresine gönderilir.


Postanede Hakkı çavuş, biliyordu mektup kime!

Karakola teslim etmiş, babam eve alır diye.


Hem Halime hem de Yıldız sabah akşam yol gözlüyor;

Alınacak bir zarf için yarınları zor bekliyor.


İçlerine doğmuş gibi ikisi de koşup indi;

Sallıyordu zarfı Annem, heyecanlar beşyüzbindi.


“Ablam yazmış..” diye bakıp, hazırlandı bir şakaya;

İğneledi sol göğsüne, sırt dayadı yan kapıya.


Bakar bakmaz anladılar, Süha’nındı el yazısı;

İşte; artık bitiyordu ikisinde kâlp sızısı..


Çevreledi kızlar Onu: “Ablacığım n’olur yapma!!”

Biz anladık, Onlardandır; anlamadık sakın sanma.


Ablam benim, güzel ablam; daha fazla üzme bizi;

Ne dilersen yaparız biz, işte verdik Sana sözü.”


Saygısından uzanıpta alamıyor yakasından,

Dolanıyor her ikisi, hem önünden, arkasından.


Çocuk gibi yalvarıyor, ellerine sarılıyor;

Fevziyânım pek neşeli, kahkahadan bayılıyor.


Üst kattaki öbür kızlar bu sesleri duymuşlardı;

Merak ile sıralanıp aşağıya koşmuşlardı.


“Aman kızlar, bunlar deli.. Gelip beni kurtarınız;

Şu zarfı da biri alsın, diğerine aktarınız..


Sekiz on kız, Annem dahil; ortalıkta koşturuyor;

İnce, nâzik kız sesleri bütün evi coşturuyor.


Bir birisi, bir diğeri gelen zarfı kaçırıyor;

Kapacakken tam eliyle, bir başkası aşırıyor.


Uzatmadı bu şakayı: “yeter artık hanım kızlar;

“ Kocasa da, yaşlı kurdu sürüdeki herkes izler..”


“ Evet, mektup Onlarındır; bir an evvel okusunlar;

Sonra, gelip; münasibi hepimize duyursunlar.


Kaptıkları gibi zarfı kaçıp gitti ikisi de;

Bu heyecan öyle coşkun, düşünülmez ötesi de..


O kestane ağacıydı, bahçelerin en dibinde;

Çok yılların anısı var kalınlaşmış her kökünde.


Yüz yaşından bile yaşlı, eski ama hâlâ güzel;

Kaç nesili kucaklamış, sevilir evvel ezel..


Ya dibinde, ya üstünde oyun kurup oynadılar;

Vardıkları o yer oldu, gölgesinde oturdular..


Eve kadar geliyordu kısık ince çığlıkları;

Birbirine bakıp gülüp, eriyordu bakışları.


O satırlar bir yudumda okunup da bitiverdi;

Her ikisi aynı hızla, koşup dönüp eve geldi.


Merdivenler yıkılıyor, hiç geçmedi yarım saat;

Üçer beşer atlanıyor, her birinde birer kanat.


“Ablacığım, canım ablam; müjdelerim olsun Size;

Orda her şey uygun gitmiş, geliyorlar artık bize..


Hitapları var Onların, bir sayfa da ablamıza;
Okumadık vallahi de, uygun düşmez saygımıza.”


Küçük büyük bütün kızlar kıs kıs güldü sevinerek;

Onlarda da ümit dolu, geleceğe güvenerek..


( Burada bir saplama yaparak, IŞIKLAR Askerî Lisesi ve öğrencileri üze-
rine ; görünümde ve yaşanandaki bir kaç çizgiyle bir resim çizmek iste-


dim. Eksiklerimi ve/veya yanlışlarımı affediniz..Y.A.)


Işıklar’dan, delikanlı bazı gençler mahallede;

Çift dolaşıp gezinirler, otururlar kır kahvede.


Önlerine bakıp geçer, gülümseyip; bazı kızlar;

Devraaaaan, yine o devrandır, gönüllerde o sızılar!


IŞIKLAR hep gözdeleri, tutkunluğun bir kalesi,

Öyle meşhur bir isim ki, yankılanır her gün sesi.


Bayramlarda hele bir bak, nasıl adım atıyorlar!

Uygun adım yürüyorken, yerden şimşek çakıyorlar..


Hangi genç kız rüyasında görmüyor ki “Işıklar” ı;

Gözü kara askerlerdir, pek meşhurdur âşıkları.


Biri gerçek: -çok sevmişmiş, bir gecelik firar etmiş;

Kumandanı öğrenince, hem bir döğmüş hem affetmiş..

Ona demiş: “Oğlum dinle, âşık olmak yasak değil.

Eğer bu iş mârifetse, firâr etmek çare değil.


Bilmiyorsan söyleyeyim; zaten o kız benim kızım;

Hâdisemiz yeni değil, gerilere gitti gözüm.


Aynı şeyi ben de yaptım, yaşıyoruz tekerrüren;

Anasını vermediler, henüz daha teğmen iken..


Çokta gençsin. Lisedesin: yoğurt çalmak senin çaban;

“Sürü yoksa, boş üfürtü; kime kaval çalsın çoban?”


“Albayımın kızına” sen: “gönül verdim” diyor isen;

Yakışmalı geleceğin, belli olur teğmen iken..


Mezûniyet –birincilik- olmalıdır Harbiye’de;

Yoksa sana harâm olur, unut gitsin Fahriye de..


Sana yasak “ Mavi Köşe” , iki hafta izinsizsin;

Her gecenin sabahında, üç-beşlerde nöbetçisin..”


Kadersizlik sayılmaz bu, bir bakıma iltifattır.

Komutanın kızı âşık, elbet bunda hayır vardır..


Daha iyi kim olur ki bir askere kızı için?

Fevkalâde yetişmeli, albaya da damat için..

-

Mayıs’ların on dokuzu, Bursa’lının bayramıdır;

“Işıklar” ın gösterisi; bütün millet hayranıdır..


On üç yaşındayken bandoda bir müzisyendir;

Bıraksın da hele bir gör, tüfeğiyle ne neferdir!


Ama, gönül insanı bu; elbet o da sevecektir;

Verilen bir tebessümün arkasından gidecektir.


Böyle yaşar, böyle anar O; Bursa’nın kızlarını;

Ayrılsa da aklı orda, unutamaz hazlarını.


Çok zâbitin kökü orda, Bursa’daki ailede;

Birleşmeler gerçekleşir, çoğu zaman Zilkade’de.


Akşam üstü bir tenezzüh yeri olur “Heykel Önü”,

“Şaban Ağa”; dondurmayla bilinmekte büyük ünü..

Genç yüzlerde bir asâlet, mor -lâcivert üniforma;

Küçük erkek çocukların hevesleri: bir dokunma..


Şehir içi yürüyüşte yanlarında yol alırlar;

Pek küçücük olsalar da adımları uydururlar.


“Işıklar”ın bandosuydu Bursa’nın o gür sesi;

Seyretmeye koşar herkes, tutamazsın bu hevesi.


“ÇIKTIK AÇIK ALINLA… DAĞ BAŞINI DUMAN ALMIŞ…

Hele bir bak şöyle gülüm, bu yiğitler ne nâm salmış..!


Bayramların büyük süsü, hepsi hazır onuruyla,

“Heykel” bile sallanacak, “Haz’rol , dikkat!” komutuyla..


YÜCE ATA!! Eserindir, ki O kâlpte hep yatandır;

Ulusunun en büyüğü: VATAN SANA MİNNETTARDIR!!!

Yıldız’ın saygıyla uzattığı kendine hitaben yazılmış sayfayı aldı. İçeriye hanımeli kokularının dolduğu açık pencerelerin önündeki geniş sedire oturdu. Kızlar, sofanın dip tarafında bulunan büyük ve uzun dikiş masasının etrafında toplanmışlar, annemi kibarca yalnız bırakmışlardı. Elinde evirdi, çevirdi; mektubun kâğıt üzerine yerleştirilişini, yazmada gösterilen itina ve titizlik derecesini inceledi. Tarih-imza yerinde miydi? Hitap nasıldı? Kâğıt mürekkep iyi miydi?

Beğendi ve okumaya başladı:

“ Muhterem efendim;

Önce mahsus selâm eder, ellerinden öperiz biz.

İsmet ile müşterektir, bâkidir hep hürmetimiz.

Tanışmanın heyecanı her geçen gün çoğalıyor;

Aldığımız haberlerle pekleşiyor, hem artıyor.


İstirhamda bulunuruz, lütfen bize inanınız;

Lâyık olmak yarışında uzaktaki çift oğlunuz.


Annesinden, Halime’den mektup aldı bizim İsmet;

Yanındaydı Yıldız’ınki, bu ne kader bu ne kısmet!


Onunkine hadi neyse! fakat benim meselemdi.

Yakalanmaz bulut idi, sayenizde yere indi.


Defalarca okuyarak yazdıkları mektupları,

Hıfzettik biz içimize, alınan tüm kararları.


Mûcizeler gerçek oldu, bir çırpıda; sayenizde;

Yürekleri ısıttınız o sıcacık elinizle.


Kumandanım Râmiz Albay bile vâkıf hâdiseye;

İyi düstûr ezberletti, hayranız biz o Gâziye ..


Yirmiyedi Temmuz günü kamp bitiyor, geliyoruz;

Asker, erkek sözü bizden; saadetten ölüyoruz.


Sınıftaki can yoldaşı dört arkadaş yanımızda;

Kan kardeşi olmuştuk biz, kalamazlar arkamızda.


Biri Sinop, biri Muğla, diğeri de Erzurum’dan,

Öbürkü de şehit oğlu, benim gibi; Sakarya’dan.


Bu saadet günümüzde bizle olmak haklarıdır;

Okulumuz Harbiyenin önde gelen başlarıdır.

Bize sülûs veriyorlar, seyahatte çok kolaylık;

Çantamızda üniforma, biri kışlık biri yazlık.


Karaköy’den hareketle Mudanya’ ya vâsıl olur;

Bir gemiyle seyahat te fena değil, güzel olur.


Gün gelince, İstanbul’dan bir telgraf göndeririz;

Öyle hızlı geliriz ki, arkamızda kalmaz bir iz..


Fevziyânım Ablamıza özlemlerle bakıyoruz;

Açılacak kâlbimiz var, biz gelişe saklıyoruz.


Kucaklayıp öpüyoruz güzel bebek Yücel’i de;

Çok anlattı mektuplarda bizim Yıldız, Halime de.


Mehmet Abi eşinize saygı sevgi ikimizden;

Bâki selâm hepinize, öpmekteyiz elinizden..


Süha–İsmet

On beş Temmuz, mektup geldi; toparlanmak gerekiyor;

Çok şey zâil oldu ama, nişan günü gerekiyor.


Dünürlerle konuşuldu, oturuldu bir masaya;

O günü de belirledi, gerek yoktu hiç tasaya.


Bahçe–avlu bizde geniş, başka bir yer aranılmaz;

Düğün–dernek kurulacak, telâşeye hiç bakılmaz.


Gül dibinde masalarla, kuyu başı sofraları;

Hanım, erkek hizmetinde evin bütün sofaları.


Bahçelere ışık lâzım elektrik cereyanıyla;

Kâzım usta bunu yapar, ustasıyla çırağıyla.


Üç kahvenin sahipleri dünden hazır el atmaya;

“Bu gün kahve kapalıdır; siz de buyrun bir bakmaya..”


İskemlesi, sandalyesi; bardak, çanak ve tepsisi;

Acem tabak, hem masası; emre hazır nargilesi.


Görülmemiş bir nişan bu, bir başlangıç düğün için;

Zaman neyi gösterecek, bir bekleyin Allah için..


Demek bu gün yirmi Temmuz.. Bir hafta var elimizde;

Vakit yeter gibiyse de, uğraş fazla bahçemizde..

O akşamdı. Babam-Annem, Nedim Amcam-Nihal Teyzem;

Birkaç karar tespitiydi, önde gelir, hem de elzem.


Amcamındır; ilkokuldan talebesi bu dört çocuk;

“ Yoğurt yağlı değil ise, tad vermez ki hiçbir cacık! ”


Nedim Hoca tanınıyor, ATATÜRK’tür felsefesi;

Beyaz gömlek, papyonudur görünürde, odur süsü.


Nişanları O takmalı, kimse olmaz Ondan başka;

Her bir sözü nişânedir, olmalıdır başa şapka..


Rica minnet, buna razı ediverdi Annem Onu;

Bu hususta bitmiş oldu, konuştular eni konu.


Bayraklarla donatılıp, kâğıt fener asılacak;

Gramofon bile lâzım, bunu Babam sağlayacak.


Bir meyhâne sahibinden tutup alır koyar eve;

Sanılmasın imkânsızdır , hiçte değil atla deve.!!


Polistir ya! Ona “vermem” diyemezler nasıl olsa;

Nişan günü eksik olur, ortalıkta “Tango” yoksa..


Muhtar Emmi getirecek Altıparmak çingenesi;

Davul, zurna, köçeğiyle; hem karagöz hem çengisi.


Hindibâdan, nar suyundan şerbet yapıp doyasıya;

Çoluk–çocuk, bütün herkes eğlenmeli kıyasıya.


Meşhur gazoz “Uludağ” dır, sahibi de Nuri Erbak;

Dillerdedir tadı ile, hele bir iç, sen de bir bak..


“Yirmi kasa gazoz benden, kuyulardan kar veririm;”

Buz kalıbı yapılmıyor, çocukluktan ben bilirim.


Sıcak günler başlayınca kar geliyor Uludağ’dan;

Talaş ile örtülse de, sular sızar her çuvaldan..


Akrabalar, bütün eş dost çabuklaşan titizlikle;

Kimi ütü başındadır, kimi meşgûl temizlikle.


Bahçe, sofa, hazırlıklar; koşuşmakta bütün kızlar;

İşlemeli örtülerle kaplanacak tüm masalar.


Krepondan merdivenler yapılıyor ilkokulda;

Süslemeli kâğıt fener pek meşhurmuş Japonlarda.

Kaç yüz yıldır aynı şeyi yapmaktadır insanımız;

Adı şimdi Japon oldu, yok mu başka hiç tasamız!!!


İki büyük kazan lâzım; biri pilâv biri ete;

“ Yağlı kaşık daldırılmaz; taze sağım yeni süte..”


“Bir Ağustos–Cumartesi ”; karar çıktı o akşama;

Halime’yle Yıldız hazır, dillerinde hep taşlama.


Birbirinden farksız; küçük, ufak tefek şımarıklık;

Çok şükür ki sona erdi, bağlanıyor bu ayrılık.


Biri ona bağırıyor: “Anlatırım bak, Süha’ya ..!!

İsmet’e de ben söylerim, yalvarırsın bak Hüda’ya..”


Çocuk gibi kovalıyor ikisi de birbirini;

Kulak çekip büzdürüyor, çıkarıyor dillerini..


Süha daha uzun imiş, İsmet daha yakışıklı;

İkisi de çekişiyor, ama her şey danışıklı..


Hiç sebepsiz koşup gidip, birbirine sarılıyor;

Âni bir şey olmuş gibi, uzaklaşıp darılıyor.


“Yücel benim!! Hayır benim!! Şu bebeği artık versen…

-Ablam bana verdi Onu, biraz bekle uzakta sen!!!


-Yıldız ama, çok haşinsin; kıskanç kızsın, ne olacak!!!

-Teyze olup geldiğinde intikamım bu olacak …


-Sen görürsün; vermem işte Sana hemen yeğenini;

-O zamanlar bulamazsın etrafında Yücel’ini..”


“ - Aman aman, kızma hemen; al biraz da Sen sev bâri;

-Beş dakika Sende kalsın, ağlamazsın zâri zâri…


-Sen de ben de, biliyorsun; bu bebeği çok severiz,

Ablamızın gözdesi O, bakışından pek sezeriz..


Genç yaşında iki evlât kaybetmenin acısını;

“ Evlât yere düşmüş ise , kim düşünür bacısını?”


-Tabii ki benim gibi Sen de Onu sevmektesin;

Kendin gibi beni de mi anne gibi görmektesin?


Fevziyânım Ablamız ki, pek çok şeyde örnek bize;

İyi evlât vermeliyiz sevdiğimiz yurdumuza..

Onun sevgi dolu kâlbi sana bana örnek olsun;

Seninki bir kız olursa, benimki de oğlan olsun..”


Hep sürerdi beş dakika, naz etmeler kırılmalar;

Bir gün geçse dayanılamaz, başlanırdı aramalar.


Ya Halime akşam orda, ya da Yıldız sabahleyin;

Biri hafif hasta olsa, bekler Onu geceleyin.

Bir bebekle oynadılar, sarılarak uyudular;

Arkadaşlık tutkusunun gizleriyle büyüdüler.


Tomurcuktu hayalleri, aynı dalda yer almıştı;

Su yürüdü, gonca oldu; çiçeğe de az kalmıştı…

ONLARIN HİKÂYESİ-13-

Onların Hikâyesi devam edecek ...

yucelakt@gmail.com

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 53
Toplam yorum
: 22
Toplam mesaj
: 21
Ort. okunma sayısı
: 453
Kayıt tarihi
: 03.10.08
 
 

1- Ankara 1938 doğumlu 2-İlk ve orta eğitim- Bursa - 3-Lise terk ve Hv. Kvv.Teknik Okullarından Mu..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster