Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

01 Nisan '13

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
1350
 

Orhan Pamuk'un "Yeni Hayatı" (2)

Orhan Pamuk'un "Yeni Hayatı" (2)
 

PULP FICTION ? PATCHWORK? YAMALI BOHÇA?


ROMANIN YAPISI VE BÖLÜMLER

Roman tekniği açısından, ilk bölümlerde az çok tutarlı ve etkileyici bir anlatım sürerken, daha sonraki bölümlerde, uçak hava boşluğuna girmişçesine, beklenmedik ani düşüşler gözlemleniyor. Bitişken Türk dil yapısına özgü, bir türlü denetlenemeyen tipik cümle düşüklüğü ile birlikte anlatım da zayıflıyor, kayıyor, güç yitiriyor.

İlerleyen bölümlerde, sanki roman üç-beş kişi tarafından kaleme alınmış gibi bir hava oluşuyor. Yani, parça parça, bölüm bölüm birkaç çevirmene yaptırılan o çoksatan bazı çeviri romanlarda görüldüğü gibi bir anlatım, söylem ve biçem kargaşasının benzerini izleyebiliyorsunuz. Kaldı ki biçem ve anlatı olarak içerdiği gerçekdışı ve halüsinatif öğeler bu romanı –eğer bu bir romansa tabi- fantastik değil, fantezi roman türüne iteliyor.

Orhan Pamuk tarafından 1992-94 arası iki-üç yılda yazıldığı belirtilmesine rağmen “Yeni Hayat” daha uzun bir süre içinde, çeşitli zamanlarda, değişik ruh hallerinde yazılmış, anlık çekimlerin, saptamaların birbirine yamanması, eklemlenmesi ile oluşturulmuş, dağınık, derme çatma bir yapı sergiliyor. Ucuz roman, “pulp fiction”, ya da, yama işi, “patchwork”, kırpıntı ürün, yamalı bohça örneği bir düzensizlik, keşmekeşlik içinde. Başka bir deyişle, bölük pörçük yazılar, laf olsun torba dolsun örneği, birilerinden emir almışçasına gelişigüzel toplanarak, bir kitap içine sıkıştırılmaya çalışılmış.

Romanın süredizinsel (kronolojik) gelişimi de dengesiz. Örneğin, romandaki olaylar ağır aksak tempoda ilerken, bir de bakıyoruz ki, birden yıllar zıp zıp atlanıyor, derken, hoppala, anlatıcı üniversiteyi bitirmiş, askere gitmiş, annesi ölmüş, sevdiği kız başkasıyla evlenmiş, ve, kendisi de başka biriyle evlenmiş, bir de çocuğu olmuş... Tüm bu olaylar süreci güppedenek kafanıza iniyor, hepsi 3-5 satıra sığdırılarak geçiştirilmiş... Buna tarih aşımı (anakronizm) diyemesek de anlatıcının “zaman” ile ilgili bir sorunu olduğu kesin.

Nitekim 4. bölümde zamanın “üç boyutlu bir sessizlik olduğu”, ve bu kavramın “ Nedir zaman? Bir kaza! Nedir hayat? Bir zaman! Nedir kaza? Bir hayat, yeni bir hayat! ” söylemleriyle irdelendiği görülüyor. Anlatıcının zaman sorununu aşma uğraşıları, romanın en etkileyici bölümlerinden.

17 bölümden oluşan roman 7.ci bölümde nihayet doruğa ulaşıyor. Notalar belirginleşiyor, anlatıcının o öfkeli, içinde yaşadığı topluma karşı tiksintisiyle harmanlanmış kara mizah gücü, yergisi yükseliyor, ülkemizin sığlıkları, abuklukları, acımasızca, sinik (cynic) bir şekilde hicvediliyor, yeriliyor.. Bu bağlamda, halkımızın misafirperverliği ile ilgili bir saptama bana çok gerçekçi gözüktüğünden aynen buraya aktarıyorum:

“Hava kararınca, erkekler önden, kadınlar arkadan lokantaya gitmek için liseden çıktık. Kasabanın karanlık sokaklarında sessiz bir düşmanlık vardı. Hala kapanmamış berber ve bakkalların kapılarından, televizyonu açık bir kahvehaneden ve lambaları yanan kaymakamlığın pencerelerinden gözetleniyorduk. (...) Merakla? Düşmanca? ”

Doğrusu Orhan Pamuk’u bu sosyo-psikolojik saptamasından dolayı kutlarken bizim köylümüzün -trene bakan inek misali- yabancıları düşmanca ve delici bakışlarla süzmesindeki gizemi bugüne kadar hiç kimsenin çözümleyebildiğini sanmıyorum!

Roman boyunca bol keseden kullanılan “ve” sözcüğü, devrik cümleler, okumayı, anlamayı güçleştirmekten başka bir işe yaramazken, bu Tevrat taklidi baygın biçemden (üslup, stil) iyice yorgun düşmüş okur bir sarhoş gibi sendeleyip son gücünü harcayarak kalan sayfaları bitirmeye uğraşıyor! Romanın bir an önce bitmesi için dualar edilmeye başlandığında, 14.cü bölümden itibaren yazınsal edim iyice düşüyor, zaten akıcı olmayan biçem iyice ağdalaşıyor. Bölümün sonlarına doğru “ Aşk Nedir” alt başlığı altında cıvık söylemler başlıyor.

Yapı gitgide tel tel dökülürken anlatıcı birdenbire gerçek “yazar” Orhan Pamuk’a  dönüşerek son bir çırpınışla okur ile senlibenli bir yazınsal tartışmaya girişiyor! Anlatıcı “okur” diye hitap etmeye başlayınca, romanı anlatanın Orhan Pamuk olduğu bu şekilde ortaya çıkıyor. O halde, bu beklenmedik dönüşüm anlatıcı ile yazarın aynı kişiler olduğunu veya bu bölümden sonra anlatıcının artık yazar olarak yeni bir yaşama geçtiğinin göstergesi olarak da kabul edilebilir! Bu arada, anlatıcı/yazar alçakgönüllü bir şekilde roman yazmayı pek beceremediğini içtenlikle itiraf eder:

“Hem zaten, roman denen modern oyuncak, Batı medeniyetinin bu en büyük buluşu, bizim işimiz değil. Bu sayfaların içinde okurun benim sesimi kart kart duyması da, artık kitaplarla kirlenmiş, iri düşüncelerle bayağılaşmış bir düzlemden konuştuğum için değil, bu yabancı oyuncağın içinde nasıl gezineceğimi hala bir türlü çıkaramadığım için.”

15ci bölüme doğru kendini tekrarlamaya ve çöküş sürecine giren romandan okur artık iyice bunalmaya, sıkılmaya başlamıştır. Pamuk da durumun ve romanı gereksiz yere uzattığının bilincindedir ki, sonunda  “sabırlı okur, anlayışlı okur, duyarlı okur” diye teşvik ettiği ve sakinleştirmeye çalıştığı okurdan öyküsüne inanmasını ısrarla talep edecektir:

“Okur, işte bu yüzden, senden hiç de fazla hassas olmayan bana değil, anlattığım hikayenin şiddetine, benim acılarıma değil de dünyanın acımasızlığına inan! ”

16.cı yani yazarın deyimiyle “şerh bölümü”nde alman yazar Rilke’nin, içinde her şeyin yazdığı Kuran’ı “şaşarak” okuduğundan, El Tekvir suresinde “Cebrail’in ufukta Muhammet’e görünüşünü”nden söz ediliyor. Tematik olarak hangi gerekçeyle bunlardan söz edildiğini meçhul. Kuran’daki Tekvir Suresini açıp baktığımızda ise ilgili şu ayetleri gördük:

“19- Kuşkusuz o Kur'an, değerli bir elçinin sözüdür.

20- O elçi güçlüdür, Arş'ın sahibinin yanında çok itibarlıdır.

21- Orada ona itaat edilir, güvenilir.

22- Arkadaşınızı cin çarpmış değildir.

23- Andolsun o, Cebrail'i açık ufukta gördü.”

(Kuranı Kerim, Elmalılı Hamdi Yazır çevirisi, Tekvir Suresi, 19-23)


Dinbilimcilere göre buradaki “elçi” Muhammet, bazılarına göre ise Cebrail’dir. Ancak, Muhammet vahiy alırken “Arş’ın sahibi” Allahın yanında durması olanaksız olacağından, elçinin melek Cebrail olması ağır basmaktadır. “Arkadaş” diye tanımlanan Muhammet’tir. Bununla birlikte, her iki durumda da açıkça görülen, Kuran’ın –Allahın değil- ancak bir “elçinin sözü” veya bir meleğin sözü olduğunun bizzat Kuran tarafından vurgulanmasıdır.

Eğer dikkat çekilmek istenilen husus bu ise, bunun romana eklemlenmiş olmasının nedeni sadece sansasyonel bir tepki doğurma beklentisi olabilir. Ancak, dinsel kesim herhalde bu dokundurmayı fark edemedi ki bu konuda bugüne kadar herhangi bir tepki gelmedi! Yine bu bölümde “PKK’nın güçlü olduğu” bölgelerden bahsedilmesi gereksiz, konu dışı ve sadece toplumda sansasyon yaratmaya yönelik eklentiler, zorlamalar gibi görünüyor. Yazar-okur geyiği düşük cümlelerle kitabın son bölümlerine kadar sürecektir:

“(...) benim dikkatimden, benim zekamdan kuşkuya düşen saldırgan ve alaycı okura ben de saldırgan bir şekilde elinde tuttuğu kitabın her köşesinde yeterince dikkat ve zeka gösterip göstermediğini sorayım mı? ”

ROMANIN DİLİ VE DİLBİLGİSİ

“Yeni Hayat” romanında “yeni sözcük” kullanımına Pamuk hiç özen göstermemiş: “hırs, ihsan, ilham, mahal, meyyal, muavin, mukavemet, nüsha, pervasız, sahih, şerh, şuur, teferruat, telaş, tehditkâr” ve başka bir sürü Nuh nebiden kalma, eski püskü sözcük, umursamazca kullanılırken, nedense “yaşam, yaşantı, kent” gibi sözcükler ıska geçilmiş.

5.ci bölümün başlarında meşhur romancımıza hiç yakışmayan dilbilgisi hatalarıyla dolu şok edici bir tümce dikkatimizi çekiyor:

“...ama Almanya’dan gelen bir akrabalarını görmek için gittiği Taksim yakınlarındaki bir otelin resepsiyonunda görünce ona asıl dikkat etmişti.”

O her yanı eğri, ama hiçbir yanı doğru olmayan deve örneği bu tümce, çok merak ediyorum, yabancı dillere, örneğin İngilizce'ye nasıl çevrildi acaba? Ne İngilizce^'de, ne de Fransızca'da “bir akrabalar” (a relatives, un parents) denemez. Türkçe dilbilgisinde de “bir akrabalar” pek denmez: O halde, burada ya “bir akrabasını” denecek, ya da, “bir” sözcüğü kalkacak. Yine bu tümcedeki “görünce ona asıl dikkat etmişti” de zırıl zırıl dökülen bir anlatım: “onu görünce, ona o zaman dikkat etmişti” denebilir.

Diğer taraftan, “bir otelin resepsiyonunda” bulunan kişi orada çalışıyor demektir: çünkü resepsiyon salt otel çalışanlarına ayrılmış bir bölüm olup müşteriler o bölüme geçemez. Oysa, buradaki söz konusu kişi resepsiyon memuru değildir. Yazar herhalde “otelin lobisinde” demek istiyordu. Yani özetle, bu tümce taklidi yapan tümce yeni baştan aşağıdaki şekilde kurulursa okur daha az yorulur:

“...ama Almanya’dan gelen akrabalarını görmek için gittiği Taksim yakınlarındaki bir otelin lobisinde onu görünce, ona asıl o zaman dikkat etmişti.”

8.ci bölüm ortalarında “bir mürekkep kokusuyla kokan sayfalar” yerine “mürekkep kokulu sayfalar”, veya, “mürekkep kokan sayfalar” denebilir.

Dil hatalarına başka bir örnek “kalaydoskop” (kaleidoscope) . Bunun Türkçesi “kaleydoskop” tur, veya “çiçek dürbünü” de denebilir. Yoksa Pamuk bu sözcüğü Türkçedeki ses uyumuna mı uydurmaya çalışıyordu? O zaman kalem yerine kalam, kitap yerine de kutap mı diyelim yani?
Bir yerde de "Serkisof" saatleri “Sarkisof” olarak yazılmış. Bu da herhalde basım hatasıdır.

ROMANA VE YAZARA YÖNELTİLEN BAZI SUÇLAMALAR HK.

Ben doğrusu  yazarın kişiliğine yönelik yakışıksız suçlamaları pek ciddiye alamıyorum. Öyle veya böyle dünya çapında isim yapmış medyatik bir yazara bu tür yargısız ithamlarda bulunulması kimseye, ne de ülkeye bir şey kazandırmaz. Orhan Pamuk’un düşünce ve söylemlerinden hoşnut olmayabilirsiniz, ancak, karşıt görüş ve eleştirilerinizi, yazarın kişiliğini hedef almadan, neden salt eserlerine ve düşüncelerine yönelik olarak yapamıyorsunuz ki?

Eleştiri, eleştirmek, suçlamak, karalamak değildir. Eleştiri toplumları ve insanları aşama yapmaya, daha üst eserler üretmeye güdüler, kışkırtır, motive eder. Biz, toplum ve bireyler olarak bilimsel ve akademik eleştiri nedir maalesef hala bilmiyoruz ve eleştiriden anlamıyoruz da. Bir yazarın yazdıklarından dolayı yargılanmasını düşünce özgürlüğü açısından büyük bir skandal, tehlike, yıldırma, sindirme ve gözdağı olarak görüyorum. Bu gözdağı aslında topluma veriliyor. Tam tersi: Esas suç teşkil eden, düşünce ve düşünce özgürlüğünün yargılanması, suçlanması, karalanması ve buna cüret edilmesidir!

Öte yandan, yazar ile başkahraman çok benzeşseler bile, Orhan Pamuk’un Salman Rüşdi gibi bir pozisyona düşürülerek karalanmasına ve böylece özgür düşüncenin sözde bayrağı ya da kahramanı ya da günah keçisi yapılmasına hiç gerek yok. Çünkü, bu gidişle Pamuk, alaturka bir Donkişot haline gelecektir.  Edebiyat ulemasına sesleniyorum: Orhan Pamuk ya da falanca yazarın eserlerini herhangi bir gözlük takmadan tarafsız, nesnel bir şekilde eleştirmekten, incelemekten bu kadar yoksun muyuz?

Ancak, içeride ve dışarıda yazarın bazı çevrelerce medyatik gaz ile gereğinden fazla şişirildiği, milletin dolduruşa getirildiği, reddedilemeyecek bir olgular zinciri olarak hala karşımızda duruyor. Nazım Hikmet’in “Kan Konuşmaz”ı yalın ama çok daha tutarlı bir roman. Bu nedenle, Orhan Pamuk’un ne yazdığı değil de, biraz da neyi yazamadığına bakmakta yarar var!

Özetle, “Yeni Hayat” insanlık için geçerli, yararlı olan, insanlığın özlemini duyduğu yeni bir yaşamı anlatmıyor. Evet, başlıkta da belirttiğim gibi: bu daha çok yazarın kendisi için, onun gibi olanlar için geçerli bir yeni yaşam, veya, salt onun yeni yaşamı olsa gerek.

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 129
Toplam yorum
: 179
Toplam mesaj
: 8
Ort. okunma sayısı
: 1723
Kayıt tarihi
: 27.07.06
 
 

1968 yılından bu yana dinler tarihi, mitoloji, sosyoloji, antropoloji, dinbilim, teozofi, metafiz..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster