Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Ağustos '17

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
332
 

Orhan Pamuk Yüzünden Harvard'dan Nasıl Atıldım?

Orhan Pamuk Yüzünden Harvard'dan Nasıl Atıldım?
 

 
Aslında her şey güzel başlamıştı. İç karartan bir sonbahar gününde sıkıntıdan patlamak üzereyken, internette Harvard Üniversitesinin “Dünya edebiyatının şaheserleri” kursunu görünce ortama balıklama atlayıp kayıt olmuştum. Etrafta şöyle bir gezindiğimde, interaktif ve başarılı bir biçimde hazırlanmış metinler, videoya çekilmiş dersler, tartışma sayfaları, derslerin bitiminde de yirmi soruluk online sınavlar karşıma çıkmıştı. İlk dersi izlemeye başlamıştım ki fark ettim, insan Harvardlı olunca, kendine bir güven geliyor, iskemledeki oturuşu bile değişiyor…
Dünya edebiyatı denince ilk ders konusu haliyle Goethe idi. İsmi lisedeki edebiyat derslerimizde şakalara vesile olsa da kuşkusuz büyük edebiyatçı olduğu tartışılmazdı. Dersi anlatan iki Harvardlı amca gayet güzel sohbet ediyor, arada espri bile yapıyorlardı, daha ne olsun ki? Dersi bitirdiğimde kendi kendime “Güzelmiş, bu kursa katılmakta iyi etmişim,” diyecektim. Tabii günlerin ne getireceğini nereden bilebilirdim? Harvard’da okumanın getirileri kadar bir bedeli de varmış meğer…
İlk derste Goethe’nin sosyal ve çalışma hayatının merkezi olan Weimar Kalesi’ni ve kendisinin kır evini gösterdiler, oralara gitmiş kadar olduk. Öyle bir ev ki, sayısız odası var, her odada neler neler… Bir de amcamızın bir çırağı varmış adı Johann Peter Eckermann. Onunla tanışmak için Goethe’nin evine doğru –o sıralar biraz çulsuzmuş- iki hafta kadar yürüyor adam. Ama sonrasında kendini ona kabul ettirip hem sekreterliğini yapıyor hem de onunla konuşmalarını kaydedip daha sonraları bunu kitap haline getiriyor. Goethe usta, edebiyatın evrenselliğine inanıyor ve bunu belirtmek için de “Weltliteratur-Dünya edebiyatı” terimini uyduruyor. Ancak masalcı Grimm Kardeşler, Goethe’ye biraz gıcık kapıyorlar, “Bıraksın Pers, Çin, Arap edebiyatını filan da biraz Alman halk masallarıyla uğraşsın,” diyorlar. Hatta “Oldu olacak doğum gününde ona bir türban hediye edelim,” diye de ekliyorlar. Demek ki bu türban meselesi o dönemlerde bile varmış. Bu arada dersin sonunda yapılan sınavdan tam not aldığımı da küçük bir ayrıntı olarak belirtmekte fayda var…
Aradan bir hafta geçip ikinci ders konusu açıldığında ise, sınavda çalıştığı yerden soru gelen öğrenci gibi sevindirik olmamı, ders konusunun bizim coğrafyadan “Gılgamış Destanı” olmasıyla açıklayabilirim. Dersin başında, destanı anlatan kil tabletlerin Mezopotamya’da nasıl bulunduğunu, nasıl tercüme edilmeye çalışıldığını öğrendik. Hele ki tabletlerin tercümesinde epey payı olan George Smith adlı bir zat, Ninova şehri yıkıntılarında eksik tabletleri bulmaya çalışırken British Museum’a mektup yazıp “Burada kolera, aşiret savaşları falan var, artık döneyim,” demesine rağmen, müze sekreterinin bu arkadaşa “Bizi hayal kırıklığına uğratmayın, tabletleri bulmadan dönmeyin,” demesi üzerine Smith oradaki çalışmalarına devam etmek zorunda kalıyor ve  2 ay sonra dizanteriden ölüyor. Hazin bir öykü… Bu arada destandaki Gılgamış, aslında Uruk kralının adıymış meğer. Tanrılar, kendisine kızınca Enkidu diye vahşi bir yaratık ortaya çıkartıyorlar ama Gılgamış da akıllılık edip ona, bir tapınak fahişesi gönderiyor. Enkidu, onunla 7 gün 7 gece boyunca alem yapınca, “Arkadaş, arkadaşın…,” diye başlayan eski bir deyiş sebebiyle Gılgamış ile Enkidu arkadaş oluyorlar. Harvardlılar nedense ders boyunca bu alem konusunu hep hatırlattılar, demek ki çok hoşlarına gitmiş! Destan bu ya, Enkidu öldüğünde Gılgamış üzülüyor, “Ben de mi öleceğim?” korkusuna kapılıp ölümsüzlüğü aramaya koyuluyor. Destanda bir de tufan bölümü var, ısıtıp ısıtıp aynı konuların her çağda önümüze geldiği üzere… Neyse ikinci dersin sınavından da 100 alarak Harvard yolculuğumuza tam gaz devam ettiğimi söyleyebilirim.
Üçüncü derste Homeros karşımıza çıktı ve bir anda videolarda Harvardlı bir amcayı, kah Çanakkale Truva harabelerinde ders anlatırken, kah bir yatla Ege’de dolaşıp Odysseus’un yolculuğundan bahsederken gördük. “Eee gayet güzel, bizim coğrafyadan devam ediyor dersler,” dedim kendi kendime! Hep böyle, hep böyle derken… Dördüncü derste de “1001 Gece Masalları” konusu çıkmaz mı karşımıza, daha iyisi Şam’da kayısı diyecek hale gelmiştim. Şehrazat’ın hikâyelerinin peşinden dersten derse atlar iken, gözüm bir yandan da kitaplığımdaki geniş bir yeri öylece kaplayan “1001 Gece Masalları”nın 8 cildine takıldı. Yıllar önceden okumaya başlamıştım külliyatı, hatta 7 cildi de bitirmiştim ama bir yazısında Orhan Pamuk, tüm ciltleri bitiren ölürmüş diye bir şehir efsanesinden bahsettiğinden beri son cilde başlamaya bir türlü cesaret edememiştim. Şimdi geriye dönüp bakıyorum da, keşke o an Orhan Pamuk’u aklıma getirmeseydim diyorum, onu mu çektim nedir, bir sonraki dersin konusu ne oldu dersiniz? “Orhan Pamuk ve Benim Adım Kırmızı.” Yok artık, böyle kurs canımıza minnet, hep bizden, hep bizden…
Tabii, o an bunu derken biraz erken davrandığımı siz de anlamışsınızdır. İlk ders videosunda İstanbul’u gösterdiklerinde kıllanmadım desem yalan olur. Kediler işemiş gibi duran kirli ev duvarları, her İstanbul’da geçen Hollywood aksiyon filminde görmeye alıştığımız Eminönü damları, yıkık dökük ahşap evler, daracık getto sokaklarında dolaşan başıboş köpekler… Göstersene Boğaz’ı, köprüleri, Bağdat caddesini, Nişantaşı’nı, yook göstermezler, illaki bizi bir küçük görecekler, bunlar Doğulu, yaşadıkları yerlere bak, haline şükret ey Batılı diyecekler videoyu seyreden fast-food şişmanı vatandaşlarının gözüne soka soka… Eyyy Harvard, Orhan Pamuk o romanları, gösterdiğiniz yerlerde mi yazdı, o Teşvikiye ve çevresinde yaşamadı mı, neden oraları da çekmezsiniz?
İlk şoktan bir müddet sonra, kendime geldim. “Yahu adamlar, kendi ülkelerindeki gibi yerleri zaten biliyorlar, merak ettikleri biraz salaş, doğu kültürünü çağrıştıran izbeler,” diye düşündüm ve biraz yumuşayarak dersleri seyretmeye devam ettim. Hardvardlılar, birkaç ders boyunca eserin ana çıkış noktası olan minyatür sanatını, doğu-batı resminin anlayış farklılığını filan tartıştılar, olayları anlamaya çalıştılar. Onları seyrederken, gözüm bir ara çalışma odamın duvarındaki annemin minyatürlerine takıldı ve “Hehey, kime anlatıyorsunuz?” dedim içimden. Neyse daha sonra baktım ki, amcalardan biri Pamuk’la söyleşi için İstanbul’a gelmiş meğer, onu seyretmeye başladım. Adam hızlı hızlı soruyor, Orhan Pamuk yavaş yavaş cevap veriyor! Diğer ders videolarında İngilizce alt yazıyı da açmıştım, daha kolay anlamak için, bu söyleşi videosunda altyazıyı kaldırdım, çünkü Pamuk tane tane konuşuyor…
Neyse söyleşi bittikten sonra şöyle bir tartışma sayfalarına bakma isteği oluştu bende, hani Türk insanında vardır ya “Yabancılar, hakkımızda ne düşünüyor acaba?” şeklinde bir saplantı, insan ondan kolay kurtulamıyor haliyle…
Kursun öğrencileri arasında sürüyle milletten insan var, hatta tartışma sayfalarında birisi hep İspanyolca yazıyor ama kimse anlamadığından cevap veren olmuyor, öyle yazdığıyla kalıyordu. Ama öğrencilerin geneli İngilizce bildiğinden onlarla anlaşmak sorun olmuyordu. Ha bu arada İngilizce bir kursa katılan kişi neden sayfaya İspanyolca bir şeyler yazar, o da ilginç bir detay. Bu Latinlerin mantığını anlamak zor galiba. Bir de Fransızları! Adamlara İngilizce bir şey sorarsın, dediğini anlarlar, ancak sana Fransızca cevap verirler. Neyse, bir baktım öğrencilerden çoğu söyleşi hakkında Pamuk’a atarlanmış. Bir tanesi, Orhan Pamuk sorulara kaba yanıtlar verdi, kendisi romanlarının bir minyatürü gibiydi demiş, bir diğeri –Yunanlı- Pamuk söyleşisi olmasa ders daha iyi olurdu, hayal kırıklığıydı, Pamuk çok kendini beğenmiş demiş. “Eyyy Vangelis, siz en son Nobel edebiyat ödülünü ne zaman aldınız?” diye yazmadım yazının altına, polemiğe girmek istemedim. Sonradan baktım ikinci nobellerini 1979 yılında almışlar…
Neyse söyleşi bölümünü geçince, bir baktım “Murat Belge ile İstanbul turu” diyor videonun üstünde. Hemen açıp seyretmeye giriştim. Murat abiyle, bir Ermeni kilisesine bir de Rum kilisesine gitti, Harvardlı amca, video bitti. Yani İstanbul’u bilmeyen birisi o filmi izlese, şehri kiliselerden ibaret bir yer olarak zannederdi şüphesiz. Neyse dersin sonunda bunun üstüne bir de Çukurcuma- Masumiyet Müzesi gezisi seyrettikten sonra, sıra geldi derste öğrendiklerimizi anladık mı diye yapılan 20 soruluk sınava… Evet kader ağlarını örmeye başlamıştı! Ne ilginçtir ki, şimdiye kadar kursta yapılan tüm sınavlarda 100 alan ben, bu sınavdan 95 aldım. Evet şaşırdınız değil mi? Ama bunun sebebini bir soruyu yanlış yapmışım şeklinde algılamayın sakın. Hayır, bir soruyu cevaplamadım! Ve üstelik, hemen o konuyla ilgili tartışma sayfasına bir konu açtım. Başlığı da “Altıncı soruyu cevaplamayın!” oldu.
Neydi altıncı soru sizce? Evet, Harvard’ın Dünya Edebiyatı kursunun ders sonu sınavındaki sorulardan biri şuydu. “1915 yılında, Osmanlı imparatorluğunun yıkılışına yakın, bugünkü Türkiye’nin doğusunda, hangi etnik gruba soykırım uygulanmıştır?” Tabii soruyu gördüğümde şaşkınlığımı tahmin edersiniz! Yapmam gereken basitti. Ermeniler cevabına tıklayıp puanı kapacaktım, ama yapmadım yapamadım 95’e razı oldum. O başlığı da açıp, “Efendiler, bu konu tarihçilerin işidir, bunun yeri bir edebiyat kursunun sınavı değildir, geçmişin üzüntüleri üzerinden bizleri ayrıştırmalarına izin vermeyelim, soruyu protesto ediyor ve cevaplamıyorum, siz de aynısını yapın!” dedim. Sonuna da “Yaşasın halkların kardeşliği!” gibi bir ifadeyi yapıştırmayı ihmal etmedim. Anlıyorum bu soruyu sorma sebepleri Pamuk’un bu konularda medyaya yaptığı bir takım açıklamalar idi, hatta zamanında Nobel ödülü alışını buna bağlayanlar da olmuştu ama ben her zaman o tartışmaların dışında kalmayı tercih edip Pamuk’u kafamda onun romancılığı ile değerlendirmeyi tercih eden birisi olmuştum.
Tabii başlığıma dünyanın dört bir tarafından cevaplar gelmeye başlamıştı. İçlerinden biri, “Yaşadığım yerde Ermeni tanıdıklar var, onlar soykırım var dediler,” gibi şeyler yazdı. Ben de tamam arkadaşım, vardı yoktu tartışmıyoruz, konunun yeri burası değil, onu söylüyorum dedim. Bir diğeri de “Ben de kitaplardan okudum varmış,” dedi, ona artık şu cevabı vermek zorunda kaldım. “Peki,” dedim. “2003’te bir ülkenin ordusu Irak’ı istila etti ve o bölgede bir milyondan fazla kişi hayatını kaybetti. Daha sonra ilgili ülkenin başkanı, kusura bakmayın istiladan önce aldığımız istihbarat yanlışmış,” diye açıklama yaptı. “Peki bu olay da soykırım mıdır, değil midir? Soruyorum,” dedim. “Eğer birkaç kitap okumaya ihtiyacın varsa, beklerim,” diye de ekledim. Bir başkası da “Sadece aptallar affeder ve unutur, bilge insan hiçbir zaman unutmaz,” diye bir atasözü yazmaz mı? Ben de altına hemen “Atom bombalarıyla ölen 210.000 masum Japon’un torunlarının unutmayacağı gibi değil mi?” yazdım. Bir anda devrimci damarım kabarmış, Anti-Amerika moduna girmiş, yoluma öyle devam ediyordum. 
Neyse lafı uzatmayayım, haliyle daha başka yazılan şeyler de oldu, ben de dilim döndüğünce, kalemim yettiğince cevap vermeye çalıştım. Son olarak da, gene Harvard’da profesör olan ve dünyanın sayılı Shakespeare uzmanlarından biri olan Stephen Greenblatt ile yakın zamanda bir dergi için yaptığımız söyleşideki “Ben insan haklarına bağlılığı ile gurur duyan ve yine de art arda masum insanları öldürmede kullanılan silahların satın alınmasına izin veren bir ülkede yaşıyorum,” sözünü hatırlattım. “Bak işte böyle entelektüeller de var, adam kendi yaşadığı sistemi eleştirebiliyor, gidip de bir edebiyat kursunun sınavının sorusunu kendi kendini tatmin etmek adına, farklı ve küçük gördüğü Doğu insanına sallamak için kullanmıyor dedim,” ve ekledim. “Harvard’da profesörler varmış!” Neyse bu yazdığımdan sonra insanlar ve Harvard da söyleyecek söz bulamamış ki, başka cevap veren olmadı…
Şimdi tüm bu olanlardan sonra, kurstan –başlıkta yazdığı gibi- atıldığımı düşünüyorsunuz değil mi? Aslında tam öyle olmadı, bizzat kendim ayrıldım. Farklı boyutları da olan ve coğrafyamızdaki benzer bir çok talihsiz olay gibi  hiç yaşanmamış olmasını isteyeceğimiz tarihsel bir acıyı, işlevlerinden biri de şüphesiz insanları ve halkları yakınlaştırmak olan ‘Dünya edebiyatı’ ile ilgili bir sınavda -ne hikmetse- soru olarak kullanan bir zihniyetin yönettiği kursa devam etmek açıkçası içime sinmedi. Mesela aynı kursta eski Yugoslavya’dan bir yazar ders konusu olsa, dersin sınavında 1995’te binlerce masum Bosnalıya, Srebrenitsa’da soykırım uygulayan ülke hangisiydi diye sorulur muydu, onu da bilemiyorum. Ama Batılıların, biz Doğuluların aramızda çözmesi gereken hadiselere emperyalist bir bakış açısı ile müdahil olmalarından da hoşnut olmadığımı iyi biliyorum. Uzun lafın kısası, böylece Harvard ile tüm ilişkimi sonlandırmaya karar verdim, artık onlar kendi aralarında çalıp oynayabilirlerdi. 
Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yermiş ya, bir daha bir kursa yazılmayı düşünürsem, baştan iki şeyi soracağım. İlki, kursta Türkiye videoları var mı? İkincisi, Orhan Pamuk var mı? İkisi de yoksa gönül rahatlığıyla kayıt olacağım!
Not: Buradan evrene mesaj, Bill Gates’e de selamlarımı gönderiyorum ve diyorum ki, “Artık yalnız değilsin arkadaş!”

 

ali açıköz bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Ben de ayrılırdım. Batı'nın o madeni kibrinden bıktım. Paylaşmanız iyi olmuş. Saygılar...

Retor 
 26.10.2017 18:03
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 17
Toplam yorum
: 3
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 422
Kayıt tarihi
: 22.03.16
 
 

Okur yazar, Kadıköy'lü... ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster