Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Aralık '08

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
751
 

Orta Çağ'a bir gezinti

19 Temmuz 2004

Sabah erkenden kalkıyoruz. Akşam banyo yapıp hemen yattığımızdan dinlenmişiz.Kahvaltımızı yapıp otobüse biniyoruz.Bizim Tur yolcuları yaklaşık yirmi kişi... Ek gezi turlarına hemen çoğu katılıyor. Bütün gün, her yerde birlikte olduğumuzdan kısa zamanda kaynaşıyoruz birbirimizle.

Bu sabah Budapeşte dışına yolculuğumuz.İlk olarak Esztergom’a...

“Estergon kalesi bre dilber aman,

Su başı durak

Kemirir gönlümü bre dilber aman,

Bir sinsi firak

Gönül yar peşinde bre dilber aman,

Yar ondan ırak

Akma Tuna akma bre dilber aman

Ben bir dertliyim

Yar peşinde koşar bre dilber aman,

Kara bahtlıyım.”

Doğrusu türküde sözü edilen Estergon kalesini çok merak ediyoruz; ama 10. Yüzyılda yapılan kaleden fazla bir şey kalmamış günümüze. Kalenin eskimiş, aralarından otlar bitmiş yorgun taşlarına bakıp geçmişte neler yaşadığını düşünmeden edemiyorum.

Kanuni, Buda’nın 37 kilometre kuzeybatısındaki bu kenti kuşattığında Esztergom kenti yöneticileri kalenin anahtarını kendi elleriyle teslim etmişler (1529);ama sonraki yıllarda Avusturyalıların saldırıları sonucu birkaç kez el değiştirmiş. Osmanlı’nın Avrupa topraklarında en uç noktada ve Avusturya sınırında olan bu kalesinin sık sık Avusturyalıların saldırısına uğraması çok doğal.En son 1605 de yeniden ele geçirilen kale için ne çok kanlar dökülmüş.Bu taşların dili olsa da anlatsa...

Aziz İstvan Katedrali de bu kalenin içinde yer alıyor. Tuna’ya bakan bu büyük katedral Macarların ilk krallarından İstvan’ın, Hıristiyanlığı kabul edip vaftiz olduğu küçük kilisenin kalıntıları üzerine yapılmış. Merdivenleri çıkıp bahçeye girdiğimizde Aziz İstvan’ın heykeli çıkıyor karşımıza. Kale bölgesindeki gibi at üstünde ve heybetli değil.Bu kez daha sade giysiler içinde, ayakta karşılıyor bizi. Belki de Tanrının evinde bir kral bile olsa sıradan insanlarla eşit olduğunu vurgulamak istemiş olabilir sanatçı. İnsan sanatçıların eline düşmeye görsün, işte böyle şekilden şekile giriverir.

Kral (Aziz) İstvan’ın heykeli böylesine alçak gönüllü yapılmış; ama az ilerde Kilisenin hemen önündeki Meryem Ana heykeli daha görkemli. Meryem Ana’nın ayakları altında ters duran bir hilal var. Rehberimizin anlattığına göre Osmanlı’nın yenilişini, Hıristiyanlığın Müslümanlığı yenişini simgeliyormuş. Aslında bu figür, yani ayaklar altına alınan hilal figürünü başka ülkelerde, başka kentlerde ve, başka heykellerde de görüyoruz.

Katedral’e girince süslemeler gözümüzü alıyor. Mermer sütunlar, heykeller ve özellikle altın işlemeler... Katedralin büyük kubbesi ve küçük yan kubbeler dini söylenceleri anlatan renkli resimlerle süslü. Ne yana bakacağımızı şaşırıyoruz. Kilisenin görkemine yüksek perdeden org sesi eşlik ediyor. Tek bir nota... Uzun uzun yankılanıyor kubbenin altında, sütunların arasında. Bir süre susuyor; ama yeniden tek bir nota...Belli ki orgu akort ediyorlar.

Arkadaki hazine dairesini de dolaşıyoruz; ama Topkapı sarayının hazine dairesinden sonra hiç biri gözümü almıyor benim. Dışarı çıkıp bahçede dolaşmayı yeğliyorum. Katedralin eteklerinde kıvrılarak uzanan Tuna nehri... Burada oldukça genişlemiş. Öylesine kıpırtısız ki sanki akmıyor. Nehrin üzerindeki asma köprü, kent ile Katedrali birbirine bağlıyor. Bir gezi vapuru iskelede yolcularını bekliyor.

Yeniden otobüsümüze binip bu kez Visegrad’a doğru yol alıyoruz. Ünlü Visegrad kalesi tepede... Kıvrıla kıvrıla tepeye tırmanan yolun, kaleyi en iyi gören yerinde otobüsümüz fotoğraf molası veriyor. Kaleye kadar çıkmayacak, sadece uzaktan bakmakla yetineceğiz. Vakit öğle olduğundan bir an önce Tuna kıyısında sözü edilen restorana gitmeye hevesli herkes.Oysa hem bu kaleyi hem de Kanuni’nin kuşatma sırasında öldüğü Szekesfehervar yani Osmanlıdaki adıyla Zigetvar kalesini de görmeyi çok istiyorum. Zigetvar’da Kanuni’nin iç organlarının gömüldüğü Türbesi var;ama gezi programımızda yok bunlar.

Tuna kıyısına indiğimizde öğle sıcağı adamakıllı bastırıyor. Tuna’nın üzerinde ince bir sis perdesi... Karşı kıyı Slovakya... Bu sisten tülün ardında soluk, silik görünüyor. Bu yakada bir çok turistik otel ve restoran var. Salamon kulesinin yakınındaki Rönesans Restoran’a giriyoruz.Etrafı ağaçlar ve çiçek bahçesiyle süslü bu restoran, Visegrad kalesinin tam dibinde.Yukarıdan kalenin görmüş geçirmiş burçları bizi seyredip, onu da ziyaret etmediğimiz için sitem ediyor sanki.

Rönesans Restoran, orta çağ dekorasyonunda...Masalar, yüksek arkalıklı iskemleler masif tahtadan.Yine orta çağ giysileri içinde garsonlar hizmet ediyor. Çalgıcılar da öyle... Ellerinde o döneme ait sazlarla orta çağ şarkıları çalıp söylüyorlar. Masaların üzerinde de toprak şarap testileri, toprak kadehler, taslar... Gulaş çorbalarımız ve fırında pişmiş geyik etlerimiz bu kaplarda sunuluyor. Zaman içinde geriye gitmişiz de bir orta çağ hanına gelmiş gibiyiz. Az sonra kapıdan üzerinde metal zırhlarla şövalyeler girecek sanki...Her şey turistlere yönelik hazırlanmış.

Renkli vitray süslü camlar Temmuz güneşini soldurup süzüyor içeriye. Bu yüzden yemek yediğimiz yer loş ve serin.Dışarıdaki boğucu öğle sıcağından sonra çok hoşumuza gidiyor.Kendimizi müziğe ve lezzetli yemeklere bırakıyoruz.

Yemekten sonra hepimiz gevşiyor, hatta biraz kestirmek için can atıyoruz ; ama dur, durak yok.Alış veriş yapmak üzere Szentendre’ye gideceğiz. Burası Sırp göçmenlerince kurulmuş bir kasaba. Bu yüzden Ortadoks kültürü daha belirgin burada. Özellikle kasabanın meydanındaki Blagovestenska kilisesi...Sivri, bombeli kulesi ve kocaman haçıyla karşılıyor bizi. Elimdeki kitapçığa bakınca bu kasabada Belgrad katedrali, Sırp Sanatı müzesi ve Margit Kovacs adlı seramikçinin adını taşıyan ve eserlerini sergileyen Müze de var; ama buraya geliş nedenimiz alışveriş. Bu nedenle otobüsten iner inmez tur yolcuları, iki yanında turistik eşya, şarap ve paprika (kırmızı biber) satan dükkanlara dalıyorlar. Müzelerle ilgilenen yok.Tabii programda da yok.

Sıcak adamakıllı bastırıyor. Sokaklar güneşin parlak ve yakıcı ışıklarıyla kavruluyor. Kendimizi bir gölgeye atmaktan başka bir şey düşünemiyorum. Bir kafenin bahçesinde , ağaç gölgelerinin altında soluklanıyor, soğuk bir şeyler içerek kendimize gelmeye çalışıyoruz.Diğerleri alışverişte... Otobüsün hareket saatinde ellerinde hediyelik eşyalar, şarap şişeleri, kırmızı biber kavanozları, işlemeli gömlekler, şallar ve örtülerle dolu poşetlerle çıkagelirler.

Benimse bu sıcakta dolaşmaya, hele alışveriş etmeye hiç niyetim yok. İçi buz parçalarıyla dolu ananas suyumu içiyor, bir zamanlar bu topraklarda yaşamış atalarımızı düşünüyorum.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 26
Toplam yorum
: 15
Toplam mesaj
: 19
Ort. okunma sayısı
: 894
Kayıt tarihi
: 03.12.08
 
 

1946 yılında doğan ve tıp doktoru olarak Türkiye ve Almanya’da çalışan Gülseren Engin’in ilk öyküsü ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster