Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Kasım '07

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
24480
 

Ortaçağ Avupası'nda eğitim anlayışı ve ilk evrenkentler

Ortaçağ Avupası'nda eğitim anlayışı ve ilk evrenkentler
 

Bu devir, aşağı yukarı Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasından, yani M.S. 476 yılından, 1500’lere kadar süren 1000 yıllık bir süreyi kapsamaktadır. Rönesans devri hümanistleri, Antik Roma kültürü ile kendi çağları arasındaki bu devreye ‘Medium Aevum’ yani, ‘Ara Devir’ demektedirler.

Antik dönemde Hıristiyanlık ve Kilise ilk ortaya çıktıklarında, Hellenizmi karşılarında bulmuşlardı. Bu oldukça yüksek kültürü alt etmek, yapılması gereken en önemli görevi oluşturuyordu. Ortaçağ döneminde ise Hıristiyanlık için böyle zor bir görev bulunmayıp, bunun tam tersine Ortaçağ başlarından itibaren Hıristiyanlık için mevcut görev, bir kültürü değiştirmek değil, sadece henüz gelişmemiş olan kavimlere ilk defa belirli bir kültürü göstermektir.

Dolayısıyla Ortaçağ’da Kilise yalnız insanların inançları ile ilgili değildir. Sosyal yaşamın hemen her alanında ve kurumunda Kilise karşımıza çıkmaktadır. Düşünce özgürlüğünün önüne çıkamadığı engeller bir yana bırakılırsa şayet, Kilisenin Ortaçağda zaman zaman olumlu rollerinin olduğu da görülecektir.

Batı Roma İmparatorluğu, kavimler göçünün altında ezilip yok olunca, eski Yunan ve Roma kültürel değerlerinin de yok olma tehlikesi ile karşılaştığını söyleyebiliriz. İşte Yunan ve Roma değerlerine sahip çıkacak ve onları gelecek için kurtaracak olan Kilise olacaktır. Barbar kavimlere İlkçağ kültürünü benimsetme işinde Kilisenin oldukça başarılı olduğu da söylenilebilir.

Fakat din her konuda çıkış noktası yapılmış, işin her boyutuna sokulmuştur. Kültürleri gelişmemiş olan bu kavimler kilisenin aracılığıyla eski Yunan ve Roma dünyasının okuluna girerek, onun kültür değerlerini yavaş yavaş benimsemişlerdir. Bu benimsetme işi için din ana eksen olunca, Kilisenin İlkçağ kültüründen ancak kendine uygun bulup aldığı düşünceler ayakta kalabilmiş, Kilisenin inanışlarına aykırı olanlar ise karanlıklara gömülmüştür. Dolayısıyla zaman çerçevesinde Hıristiyanlaşan bu kavimler Antik kültürü, Kilise süzgecinden geçmiş şekliyle tanıyabilmişlerdir.

Ortaçağın düşünüş sistemi gibi eğitimi de “Skolastizm” ile karakterize edilebilir. Bu yönüyle Ortaçağ, kendinden önceki ve sonraki devirlerden tamamen ayrılmaktadır. Avrupa, Skolâstik felsefeyi benimserken, doğuda İslam Uygarlığından ve Yahudilerin Panteist eğilimlerinden de etkilenmiştir.

Skolâstikçi terimi ile ne kastedilmektedir? Bununla, başlangıçta Ortaçağda “Doctor Sholasticus” deyimi ile kilise ve manastır okullarında Antik Çağ’dan kalma “Trivium” ve “Quadrivum” dersleri veren öğretmenler anlaşılmaktadır. Skolâstikte söz konusu olan, modern anlamda bir araştırma yapmak değil, yani bilinmeyen bir veriyi keşfetmek değil, geleneksel şekilde devam ettirilen ve doğru olarak kabul edilenleri öğrencilere dayatmak, benimsetmek ve de kabullendirmektir.


MANASTIR OKULLARI
Ortaçağda çoğu manastır kendi faaliyetlerini yürütebilmek için gerekli genç elemanları bağlı oldukları tarikat ilkelerine göre yetiştirmeyi sağlayacak okullar açmıştır. Bu okullara yeni başlayanlar önce okuma, yazma ve hesap gibi temel bilgileri öğrenirlerdi. Bunun yanında Latince dualar, metinler, inanç ilkeleri (dogmalar) ve dini ilahiler öğretilirdi. Yüksek bir Teoloji öğretimi görebilmek için yalnızca Latince bilgisi değil, Antik Çağdan kalma “Yedi Serbest Sanat” bilgilerine de sahip olmak gerekiyordu. Bu sanatlar “Travium” ve “Quadrivium” olmak üzere iki dala ayrılırdı. Bunlar Martianus Capella tarafından betimlenmiş, Boethius tarafından bölünmüş ve Cassiodorus tarafından “Yedi Liberal (Serbest) Sanat” olarak adlandırılmışlardır. Trivium: Grameri, Retorik ve Diyalektiktir. Quadrivium: Aritmetik, Geometrik, Astronomi ve Müziktir. Bazı okullarda Trivium bazı okullarda Quadrivium dallarına önem gösterilirdi. Trivium’da her şeyden önce Latince gramerine önem verilirdi. Retorik ve Diyalektik ise ikinci planda kalmışlardı. Quadrivium’dan ise Matematik ve Astronomiden, Kilisenin bayram takvimlerinin hesaplanması işinde ihtiyaç duyurulurken, Müzik dalı ise Kilise korolarında büyük önem taşımaktaydı.

Manastır mensupları, Antik Çağdan kalma ‘kafir ilimleri’ adını verdikleri bu ilimlere karşı büyük nefret duyuyordu. Onun için de bunları Hıristiyanlık rengine boyamışlardır. Yani dini teorilerle Antik Çağın bilim geleneğini Hıristiyanlık süzgecinden geçiriyor ve elde edilen sonuçları da ezbere öğretiliyorlardı. Manastır okullarından başka Piskoposluk şehirlerinde ”Katedral Okulları” ile “Vakıf Okulları” adı altında diğer dini okullar da söz bulunmaktaydı.


ŞÖVALYE EĞİTİMİ
Ortaçağın başlangıcından itibaren hâkim olan dini eğitim yanında ilk defa XI. ve XII. yüzyıllarda Şövalyelik ile yeniden dünyevi eğitim modeli kendisini göstermeye başlamıştır. Şövalyeler, kendilerini Tanrı tarafından Hıristiyanlığın savunulması işi için görevlendirilmiş olarak kabul etmekteydiler. Bu görev, onlar arasındaki en güçlü bağı oluşturmaktaydı. Şövalyeler, uluslararası bir birlik olarak özel bir zümresel ahlaka, özel bir zümresel ideale ve tabiî ki buna bağlı olarak da özel zümresel bir eğitime sahiptiler. Bu eğitim, halk eğitiminin üstünde ve bu özel zümreye hastır diyebiliriz. Şövalyelik, aynı el zanaatkârlarındaki gibi aşamalı bir şekilde elde ediliyordu. Yani usta, çırak, kalfa üçlüsü aşılanıyordu. Şövalyelerde de: Şövalye yamağı, Şövalye çırağı ve Şövalye aşamalarından geçilirdi. Şövalyelerin eğitim ideali şu üçlü hizmeti amaç edinmiştir:

1-Tanrıya hizmet 2-Efendiye hizmet 3-Kadına hizmet şeklindedir.

Bu üçlü hizmetler içinse, zorunlu erdemleri şunlar oluşturuyordu: Dindarlık, silah kullanma ve kibarlık.

Bilginler statüsündekilerin yedi serbest sanat anlayışına karşılık şövalyelerin de yedi sanat anlayışları bulunmaktaydı. Bunlar: Ata binme, yüzme, ok atma, kılıç kullanma, satranç oynama ve şiir yazmayadır (şarkı söyleme ya da şiir okuma). 7–14 yaş arasındaki şövalye yamağı, bir şövalyenin hizmetinde beden eğitimlerini ve terbiyelerini alır. Asilzade bir kadının yanında saray ahlakını ve disiplinini, dolayısıyla saray türkü ve şarkılarını öğrenirdi. 14–21 yaş arasındaki şövalye çırakları ise bu devrede şövalyelerin kılıç ve kalkanlarını taşırlar, efendilerine avda, gezintide ve çarpışmalarda refakat ederlerdi. 21 yaşından sonra da Kilisede yapılan bir tören ile şövalye derecesini alırlardı. Daha sonraları zümresel bir eğitim olan şövalye eğitimi de ideal ve görev anlayışlarıyla birlikte bozulmuştur.


MESLEK BİRLİKLERİNDE EĞİTİM
Ortaçağda diğer eğitim kurumları yanında eğitim ve öğretim değeri çok yüksek bulunan diğer bir kuruluş olarak “Meslek Birliklerini’’ gösterebiliriz. Bu birliklerin görevi, bir yandan üyelerin korunması ve desteklenmesinin sağlanmasının yanı sıra üyelerinin becerilerini ve başarı sağlamış sanat geleneklerini yaşatıp geliştirmekti. Onun için bu birliklerin kendilerini bir okul esası, üyelerini de usta, yani öğretmen olarak adlandırdıklarını görüyoruz. Tıpkı şövalye eğitiminde olduğu gibi bu birliklerdeki eğitimde de öğrenmek ile hizmet etmek birbirinden ayrılmaz iki esas olarak karşımıza çıkmaktadır. Birliğe alınacak kişi öncelikle belirli bir bilgi seviyesine sahip olmalıydı. Bunun başında da mutlaka Hıristiyanlık öğretisi ve Latince dilbilgisi gelmekteydi. Bu bilgi tespiti yapılan bir sınav ile gerçekleşiyordu. Birliğe alınan genci, usta yanına alarak onun her türlü eğitim işini ve sorumluluğunu üstleniyordu. Hatta özel hayatıyla ilgili her konuda da yetkili kılınırdı. Bu gençler gerek yerli, gerekse yabancı ustalar yanında ustalaşınca ya da mükemmelce işini başaracak konuma gelince “usta” unvanın kendisine verilmesini beklemekteydi. Bunun için birlik bünyesinde bir kontenjanın boşalması ve de çırağın bir ustalık eseri yapmış olması gerekmekteydi.

ŞEHİR OKULLARI
Ortaçağ Avrupası’nda XI. ve XIII. yüzyıllarda şehirlerin gelişmesi ve yükselmesine koşut olarak, Avrupa’da geçerliliği devam eden eğitim kurumlarının yanı sıra yeni bir eğitimin ihtiyaçları kendini göstermeye başladı. Birçok şehir ve kasabalardaki kilise ve vakıf okulları artık yeterli gelmemeye başladı. Şehir meclislerine girmek isteyen aristokrat ailelerin çocukları bu iş için uygun olan bir başka eğitimden daha geçmek zorundaydılar. Bilginlerin ve şövalyelerin eğitim sistemi de buna uymamaktaydı. Durum böyle olunca şehirler kendileri için okullar açmaya başladılar. Bu şehir okullarının en önemli özelliği “Yazı” dır. Yani bu okullarda genellikle okuma, yazma öğretimi ön planda tutuluyordu. Hatta onun için bu okullara yazı okulları adı dahi verilmiştir. Bu okullardaki müfredatta din derslerinin az yer tuttuğu anlaşılmaktadır. Bu sebeple kiliseyle aralarında çatışmalar olmuştur. Fakat yine de kilise okulları gibi okullarda da disiplin çok kuvvetli ve de sıkıdır.


EVRENKENTLER (ÜNİVERSİTELER)

Ortaçağın yarattığı bütün öğretim kurumlarından, esas hatlarıyla günümüze kadar gelişimini sürdürerek varlığını günümüzde de koruyan sadece Evrenkentlerdir. Evrenkentlerin XIII. yüzyıldan itibaren kurulmaya başlandığını görüyoruz. Evrenkentler, spekülatif bir teoloji ve felsefe ilahi gerçeklerini, bundan önceki zamanlarda olduğu gibi tebliğler ya da telkinlerle değil, insan aklına dayalı olarak kavramak cesaretini göstermiş ve buna göre yargılamalarda bulunma yolunu açmıştır. Böylelikle, bilimsel hayatta başlayan canlılık, evrenkentlerin kurulmasına yol açmış ve de kısa zaman sonra gelişerek sayılarının çoğalmasını sağlamıştır.


İlk Kurulan Evrenkentler:

Bologna(1119) , Salerno, Paris(1200 civarı), Cambridge, Oxford (1249), Prag (1348). Evrenkent (Üniversite), kelime olarak “Üniversitas” yani birlik anlamındaki kelimeden gelmektedir. Ortaçağda öğrencilerin ya da öğretmenlerin belirli ilim dallarında örgütlenerek birlik kurmaları söz konusu olunca kullanılmaya başlanmıştır diyebiliriz. Evrenkentler ilk kurulduklarında belirli bilim dallarına ağırlık vermişlerdir. Örneğin, Kuzey İtalya’daki Bologna Evrenkenti’nde eğitim ve öğretimin merkezini hukuk oluştururken, Güney İtalya’daki Salerno Evrenkenti’nde ise tıp ana ilmi oluşturuyordu.

Evrenkentlerin pek çoğu eski kilise okullarından oluştuğu görülmektedir. Bunun en güzel örneğini de, çekirdeğini Notre Dame Piskokoposluk okulunun oluşturduğu Paris Evrenkenti meydana getirmektedir. Evrenkentler başlangıçta tek bir fakülte olarak işlemişlerdir ve kilisenin baskısı altında tutulmuşlardır. Daha sonraları önce özerk, sonra da tamamen denilebilecek derecede bağımsız olduklarını ve fakülte sayılarının dörde (tıp, teoloji, hukuk ve sanat) çıktığını, rektörlerini, öğretim üyelerini ve her türlü yöneticilerini kendilerinin seçtiklerini görmekteyiz. Evrenkentlerin devlet ve kilise tarafından kabul edilmiş özel yasaları ve özel mahkemeleri bulunmaktaydı. İşlenen bir suçun cezasını kendi bünyesi içerisinde verebilmesi önemliydi. Diğer önemli bir nokta da, tıpkı diğer bahsedilen meslek birliklerindeki gibi evrenkentlerde de öğretmenler ve öğrenciler bir usta çırak hiyerarşisi içersinde bulunmaktaydı.

Haskins, Evrenkentler hakkında şöyle bir görüş bildirmiştir: “Katedraller, parlamentolar gibi evrenkentler de Ortaçağın bir ürünüdür. Çok yakından tanıdığımız o eğitim özellikleri, tüm öğretim, sınavlar ve akademik dereceler düzeneği dünyada ancak XII. ve XIII. yüzyıllarda doğarlar. Tüm bu konularda Atina ve İskenderiye’nin değil ama, Paris ve Bologna’nın kalıtçılarıyız.”

ORTAÇAĞDA AVRUPA’DA EVRENKENTLERİN ÇALIŞMA VE İŞLEYİŞ SİSTEMLERİ


A) SANAT FAKÜLTESİ: Evrenkentlerin temelini oluşturmakta olup, burada öğrencilere yedi serbest sanat (Travium ve Quadrivium) öğretilirdi. Bu fakültenin aynı bugün olduğu gibi lisans ve lisansüstü (masters) doktora dereceleri vardı. Lisans derecelerini almak için öğrenci beş yıllık bir eğitime tabii tutulurdu. Bu süre içinde öğretilen konular Trivium adını taşıyan, mantık (Aristoteles mantığı ve diyalektik) retorik ve Latince gramer’den oluşuyordu. Bu konulardaki ders kitapları genelde Arapçadan Latinceye çevrilen Aristoteles ve Platon ‘un kitaplarıydı. Lisansüstü derecesi için bir öğrenci Trivium’a ek olarak, Quadrivium adını alan ve dört yıl süren bir eğitimden geçmek zorundaydı. Bu eğitim daha önce de sözünü ettiğimiz gibi Aritmetik-Geometrik, Astronomi ve Müzik konularını kapsamaktadır. Bu fakültede ihtisaslaştıktan sonra öğrenci, kendi seçtiği ve istediği diğer üç üst fakülteden birinde öğretimine devam edebilirdi. XVII. ve XVIII. yüzyıldan sonra bu fakülte günümüzün modern anlamda ki Edebiyat Fakülteleri şeklini almıştır.

B) TEOLOJİ(İLAHİYAT) FAKÜLTESİ: Bu fakülte Ortaçağ zihniyetine göre en önemli fakültedir. Ancak sekiz yıl sanat fakültesi eğitiminden başarılı olan bir öğrenci Teoloji öğrenimine başlayabilirdi. Sekiz yıllık bir eğitimde burada görülür ve doçent olunurdu. Doçentlik süresi ise dört yıl olup, dört yıllık bir süreden sonra Profesör olunurdu. Teoloji fakültelerinde özgün Ortaçağ filozoflarının eserleri okutulduğu için, evrenketler en çok bu konuda verim sağlıyor ve üretiyorlardı.

C) HUKUK FAKÜLTESİ: Hukuk fakültelerinde papaların emirleri doğrultusunda kanunlar öğretilirdi. Roma hukuku dersinin kilisede bağımsız olması durumu söz konusu olsa da, Kilise hukuku dersleri genel anlamda bağımlıdır diyebiliriz. Hukuk dalında en gelişmiş ve kapsamlı öğrenimi veren Bologna Evrenkenti’dir.

D) TIP FAKÜLTESİ: Tıp fakültelerinde Arap ders kitapları ve özellikle İbn-i Sina eserleri okutulurdu.


ÖĞRETİM METODLARI
Ortaçağ evrenkentlerinde, akademik öğretim ve eğitim faaliyeti esasları, iki şekilde incelenebilir:

1- TAKRİR (ANLATMA) METODU: Profesör ya da öğretim üyesi, kürsüde metin halinde bir kitabı okur ve yorumlardı. Örneğin teoloji için, İncil ile Petrus Lambardus’un “Dört Sentans Kitabı”ydı. Bu metot, şekil yapısı itibariyle bakılırsa günümüze kalmıştır.

2- TARTIŞMALAR: Bugünkü üniversitelerdeki seminer çalışmalarının hemen hemen aynısıydı diyebiliriz. Bu tarz da kendi arasında ikiye ayrılmaktadır:

a) Olağan Tartışmalar: Bunlar her on beş günde bir profesörler ile öğrenciler tarafından ortaklaşa düzenlenirdi. Derslerde ele alınan bazı sorunlar burada da ayrıntılı bir şekilde ele tartışılırdı. Bu olağan tartışmalar iki gün sürerdi ve öğretim elemanları ile öğrenciler arasındaki iletişimi güçlendirirdi.

b) Olağanüstü Tartışmalar: Her iki yılda bir defa Noel’den ve Yortu’dan önce düzenlenirdi. Bu tartışmalara evrenkent dışından önemli kişiler de davet edilirdi. Halk için de bu toplantılara katılmak serbestti. Bu toplantılara katılan herkes, yalnız tartışılan konu üzerine değil, başka herhangi bir konu üzerine de sorular sorabilirdi. Bu tartışmalar, evrenkentiler ile geniş halk kitlelerinin birbiriyle temasa geçtiği tek araçtır.


İLK EVRENKENTLER

SALERNO EVRENKENTİ: 1200’lü yıllarda kurulmuştur ve Avrupa’nın en eski evrenkentlerindendir. Antik Çağdan kalma bir tıp okulunda gelişmiştir. Okulun denetimi, laik düşünceli yöneticilerin elinde bulunmaktaydı. XII. yy.da okulun işleyişi oldukça iyi örgütlenmiş ve beş yıllık çalışmalardan oluşan bir sisteme bağlanmıştır. Müslüman dünyasına yakınlığı nedeniyle, tıp biliminin gelişmesinde etkili olmuştur.


BOLOGNA EVRENKENTİ: Kuzey İtalya’daki bu evrenkentin eğitiminde ağırlık noktasını hukuk oluşturmaktadır. Hukuk öğrenimiyle ilgilenen gençler, ”Irnerıus” tan Roma hukukunu ve “Gratian”dan Kanon yasalarını öğrenmek üzere, XII. yy.da Bologna’ya akmaya başladılar. Öğrenciler yüksek kiralara ve ücretlere karşı korunmak için örgütlendiler ve kendi kurallarını kendileri oluşturdular. Örgütlenen bu öğrenciler, öğretmenlerini kendileri seçip, bu öğretmenlere ağır hükümler ve yükümlülükler getirmişlerdir; eğer bu profesörler düzenlemelere uymazlarsa para cezasına çarptırılırdı. Teoloji öğrenimi XIV. yy.’a değin İtalyan evrenkentlerinde pek yaygın değildir. Denetim, özellikle kilise dışı olan insanların elinde bulunmaktaydı. Öğretmenler, genellikle öğrenciler tarafından ödenen ücretler ile yaşamaktaydı.


PARİS EVRENKENTİ: XII. yy.’da Notre Dame Katedral Okulu’ndan gelişen bu evrenkentde Yunan ve Arap ilmine önem verilmiştir. Abelard’ın öğretilerinin günışığına çıkarılması, öğrencileri akın akın bu evrenkente çekmektedir. Bir süre sonra piskoposluk, evrenkenti denetleyemez duruma gelmiştir. Öğretmenler kendi rektörlerini seçerek, yönetime egemen olmuşlardır. Paris Evrenkenti’nde dört fakülte kurulmuştur; Sanat (Edebiyat) Fakültesi, Tıp Fakültesi, Hukuk Fakültesi ve Teoloji Fakültesi. Bir süre sonra Paris Evrenkenti’nin örgütleniş şekliyle, eğitim ve öğretimiyle, Avrupa’nın en iyisi olduğunu ve diğer evrenkentlere örnek oluşturduğunu görüyoruz. Paris Evrenkenti’nin ünü öylesine artar ki, artık insanlar ‘’İtalyanların Papalığı, Almanların İmparatoru, Fransızların da İlmi var’’ der duruma gelmişlerdir. Öyle ki, İtalyan Aquanias ve Dante, Alman Albertus Nagsus, Paris’e gelmişlerdir. Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki, hiçbir evrenkent XIII.-XIV. yy.da böylesine bir ün kazanamamıştır. Paris Evrenkenti’nde okuyan öğrenci sayısı hakkında değişik teoriler olmasına rağmen, üç bin ya da beş bin öğrenci arasında rakamlar telaffuz edilmektedir.


OXFORD EVRENKENTİ: Kitap, giysi, konut giderleri ve kiraları gibi bazı sebeplerden ötürü 1200’lü yıllarda Paris’i terk eden öğrencilerin göçleri, sonuçta Oxford Evrenkenti’ni doğurmuştur. Oxford Evrenkenti’nin öncesinde bir okul vardır fakat kesin evrenkent şeklini bu göçler sonucu almıştır.


KAYNAKLAR:


FREDERICK, B., Arzt, Ortaçağların Tini, İstanbul, 1996.

AYTAÇ, Kemal, Avrupa Eğitim Tarihi, D.T.C.F. yayınları, Ankara, 1980.

ÖYMEN, H., R., Doğulu ve Batılı Yönüyle Eğitim Tarihi, D.T.C.F. yayınları, Ankara, 1969.

TANİLLİ, S., Uygarlık Tarihi, İstanbul, 1981.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 22
Toplam yorum
: 6
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 12661
Kayıt tarihi
: 24.07.07
 
 

YAZI VE MAKALELERİ ÇEŞİTLİ DERGİ VE GAZETELERDE YAYINLANMAKTADIR...

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster