Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Mart '08

 
Kategori
Kentleşme
Okunma Sayısı
8193
 

Ortaçağda kentleşme

Ortaçağda kentleşme
 

Ortaçağ’da birçok yeni kent ya ortaya çıktı ya da gelişip büyüdü. Kurulan bu kentler, eski çekirdek kentin yakınına kurulmuşlardır. Slavların ‘podgrozre’, Batılıların ‘portus’ dedikleri, bir kenar mahalle kentidir. Zaten nerede süreklilik görüldüyse orada büyük Ortaçağ kentleri, genelde Antikçağ ya da Erken Ortaçağ kentlerinin ardıllarıdır. Bu kentlerin en önemlilerine krallar ve prensler ile bunların bürokrasileri yerleşmiştir. İçlerinde panayırlara, pazarlara, zanaatkârlara yer veren bu kentler, önemli ekonomik etkinliklerin de merkeziydiler. Fransa’da Champagne bölgesindeki panayırlar XII. ve XIII. yüzyıllarda çok ünlüydü.

Kentlerin yeniden ortaya çıkışı ve ticaretin gelişmesi Avrupa’nın toplumsal yapısını dönüştürdü. Bazı yerlerde ana ticaret yolları üzerinde yer alan eski Roma kentlerine yerleşildi, başka yerlerde ise yeni kentler ortaya çıktı.

Kentler, kuşkusuz topraktan ve manastırı andıran ‘familiae’den kaçan, ön yargılardan arınmış, yeni girişimlerde bulunmaya ve kazanmaya hazır, ‘bominus novi’ denen yeni zenginleri kendilerine çekmiştir. Bunların yanı sıra, aralarına karışmış ya da başlangıçta, özellikle sadece kendilerinde bulunan parayı onlara ödünç vererek kendilerine destek olan egemen sınıfın üyelerini de çekmiştir. Büyük toprak sahipleri, ruhban sınıfı, belirleyici bir rol oynamıştır. Kölelikten ya da toprak köleliğinden gelen, ancak şu ya da bu biçimde feodal hiyerarşinin üst katmanlarına hızla yükselen ‘ministeriales’ denen senyörlük görevleri de, kentin gelişmesine önemli katkıda bulunmuştur.

Kentler, doğmak için uygun bir kırsal çevreye gereksinim duymuşlardır ki, Ortaçağ kentleri bütünüyle kırsaldır. Ama gelişmeleri sürdükçe bu kez kendi gereksinimleriyle orantılı olarak, etraflarında giderek büyüyen toprağa bağlı bir çevre üzerine etkileri de durmadan artmıştır. Tarımsal üretime pek katılmayan kent halkı beslenmek zorundadır. Kentlerin çevresinde topraklar tarıma açılmış, verim yükselmiştir; kent çevresindeki kırsal bölgeden sadece yiyecek sağlamayla kalmamış, yöre insanını da kendine çekmiştir.

M.S. X.-XIV. yüzyıllar arasında kırdan kente göç, Hıristiyanlık dünyasının en önemli sorunlarından birisidir. Kent, bünyesine aldığı çeşitli insan öğeleriyle yeni bir topluma dönüşmüştür. Kuşkusuz bu toplum da, tamamen kırsal sanılan “feodal” toplumun içinde yer almıştır.

Ortaçağ’da görülen kent-kırsal zıtlığı, başka kimi toplum ve uygarlıkların birçoğunda görülenden çok daha belirgindir. Kentin duvarları, o çağda yapılabilecek en sağlam sınırdır. Kuleleri ve kapılarıyla surlar iki dünyayı birbirinden ayırır. Kentler kendilerini koruyan bu duvarları mühürlerinde gösterişli bir biçimde yansıtarak özgürlüklerini, farklılıklarını gösterirler.

M.S.XIII. yüzyılda ruhani liderler – Domimken ve Fransiskenler – kentlere yerleşmişler ve kiliselerin ya da üniversitelerin kürsülerinden insanları yönlendirmiştirler.

Feodal şatoların dışında surlar içinde idari merkezler (Burg) oluşmuştur. Aynı zamanda ticari amaçlı Burg’lar, modern anlamda Avrupai kentlerin ilk biçimlerini teşkil etmişlerdir. Bu kentler; Venedik, Floransa, Cenova, Piza, Paris, Bruges, Gand, Londra hatta Milano (VI. yüzyıla kadar vasattır, VII. ve IX. yüzyıllar arasında Padova’nın gölgesinde kalır), Habourg ya da Lübeck’in yanı sıra Ren kentleri (Köln ve Mayence) ve özellikle Roma dışında kalan en önemli Roma İmparatorluğu siteleridir.

Bu kentler, on binden yetmiş bine değişen nüfuslarıyla XXI. yüzyıl standartlarına göre oldukça küçük kentlerdir. Yalnızca Londra, Paris, Floransa ve Venedik gibi kentlerin nüfusu o dönemde yüz bine ulaşmaktaydı.

Avrupa’nın tüm nüfusunun % 95’i hala kırsal bölgelerdeydi. Yine de yalnızca % 5’i oluşturan kent nüfusu kısa bir süre sonra Avrupa’nın yaşamını ve kültürünü belirlemeye başladı.

Genellikle ticaretle uğraşan ve kentlerde yaşayan kişi anlamına gelen ‘kent soylu’ ya da ‘burjuva’ kavramı ortaya çıkmış, tüccarlardan ve bankerlerden oluşan bu yeni burjuvazi sınıfının etkisi kısa sürede soyluların ve rahiplerin etkisiyle yarışır hale gelmiştir. Tüccarlar, ortaya çıkan kentleri kontrol etmek için esnaf loncaları kurmuşlar, bu loncalar çırakları eğiten, işçiliğe standartlar koyan ve üyelerinin dul kadınlarına ve çocuklarına yardım eden örgütler halinde düzenlenmişlerdir.

Kentler, kişisel özgürlüğün arttığı yerlerdi ve bunu özleyen serflerin, rahiplerin esaretinden kurtulmak için kent surlarının içinde yalnızca bir yıl bir gün kalmaları yetiyordu.

Yükselen burjuvazi akışkan bir zenginliğe sahip olmuştu; çünkü para yeniden basılmaya başlanmıştı ve onlar bu parayı askeri seferleri finanse etmeleri için krallara ve prenslere faizle borç veriyorlardı. Bunu kilisenin paradan faizle kazanç sağlamayı yasaklamasına karşın yapıyorlardı. Bu dönemde değiş tokuş ekonomisi yerine para ekonomisi gelişmeye başlamıştır.

Kent yaşamının gerçek anlamda Ortaçağ’ın manevi başkentine katkıda bulunduğunu söyleyebiliriz. Kuşkusuz kentlerin düşünsel kültürü, Rönesans dönemine değin, bağımsız bir çaba ortaya koymasını engelleyen pratik düşüncelerin egemenliği altındaydı. Ama daha en başında tam anlamıyla laik bir kültür olma niteliğini gösteriyordu. M.S. XII. yüzyıl ortalarına değin belediye kurulları tüccar çocukları için okullar yaptırıyorlardı; bunlar, antik çağın sonundan bu yana açılan ilk laik okullardı. Okuma ve yazma, ticaret için vazgeçilmez olduğundan, artık yalnızca din adamları sınıfının üyelerine özgü bir ayrıcalık olmaktan çıkmıştı. Tüccarlar bu okullara soylulardan çok daha önce gitmeye başladılar; çünkü soylular için yalnızca bir düşünce lüksü olan şey, onlar için günlük bir gereksinimdi. Doğal olarak, Kilise hemen belediye okullarını denetleme konusunda hak iddia etti. Bu da, Kilise ile kent makamları arasında bazı çatışmalara yol açtı. Doğal olarak, din sorunları bu tartışmaların tümüyle dışındaydı. Bunların kentlerin kendi kurdukları okulları denetleme ve yönetme isteğinden başka nedeni yoktu.

Belirtilen dönemde kentlerde ekonomik düzen, özellikle yerel gereksinimlerin giderilmesi ile sınırlıydı. Dış ticaretle uğraşan kentlerin sayısı çok azdı. Sadece tekstil, Kuzey-Batı Avrupa’da, özellikle Floransa ve İtalya’da ince kumaşlar, ipekliler gibi yarı lüks ve lüks kumaş üretimiyle, neredeyse bir sanayi boyutuna ulaşmıştı ve özellikle boyacılıkta kullanılan bitkilerin üretimi gibi, buna bağlı yan üretimleri teşvik eder durumdaydı ki, bunların içinde çiviotu birinci sırayı almaktaydı.. Kentler aynı zamanda birer kültür merkeziydi. Bu kentlerde bazı okullar açılmış ve zaman içerisinde büyük üniversitelere dönüşmüştür.

Bu gelişmeler ve bunların sonucunda kentlerin yeniden XIII. ve XIV. yüzyıllar boyunca temel ekonomik güç olarak ortaya çıkışı Gotik mimarlığı büyük oranda kentsel bir mimari konumuna getirmiştir.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 22
Toplam yorum
: 6
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 12164
Kayıt tarihi
: 24.07.07
 
 

YAZI VE MAKALELERİ ÇEŞİTLİ DERGİ VE GAZETELERDE YAYINLANMAKTADIR...

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster