Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Eylül '13

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
698
 

Ortadoğu haritası yeniden çizilirken, Türkiye de, doğal sınırlarına ulaşmalıdır....

Ortadoğu haritası yeniden çizilirken, Türkiye de, doğal sınırlarına ulaşmalıdır....
 

Lozan'a giderken çizildi ama, çizilen o sınırlar Lozan'da silindi...Şimdi yeniden çizilmelidir...


SURİYE VE IRAK SINIRLARIMIZDAN GÜNEYE DOĞRU 30-40 KM DERİNLİĞİ OLAN BİR "TAMPON BÖLGE" YA DA "GÜVENLİKLİ BÖLGE" OLUŞTURURKEN, TÜRKİYE'NİN DOĞAL SINIRLARI DA DİKKATE ALINMALIDIR.

Bu nedenle, ben isterim ki, bu bölgenin sınırları askerler tarafından çizilsin... Çünkü, bildiğim kadar, bu sınırların çizimine esas olan "jeopolitik, stratejik ve taktik" konular, en fazla askerler tarafından bilinmekte ve uygulanmaktadır.

Bu nedenle bu  "Tampon Bölge" ya da "Güvenlik Bölgesi" sınırlarının, hudutlarını bizzat M. Kemal Atatürk'ün çizdiği "Misak-ı Milli" sınırlarının geçtiği yerlerden geçmesini isterim.

M. Kemal Atatürk'ün, BMM'nin açıldığı günden bir gün sonra 24 Nisan 1920'de Meclis'te yaptığı konuşmada belirlediği "Misak-ı Milli" sınırlarının geçtiği yerler şuraları idi :

"Güney hududu, İskenderun güneyinden başlar. Halep, Katıma arasından Cerablus köprüsüne uzanan bir hat ve doğu parçasında da Musul Vilayeti, Süleymaniye ve Kerkük çevresi ve bu iki bölgeyi birbirine kalbeden hat"

M. Kemal'in  çizdiği bu hat, askeri gerekçeleri sağlamakla birlikte, aynı zamanda, Türkiye'nin güney bölgesini uzaktan savunan doğal bir hattır.

TBMM'den çıkacak "teskere"de, Suriye ve Kuzey Irak  sınırları boyunca "cep" şeklindeki "güvenlik bölgeleri"ne itabar edilmemelidir... Ayrıca çıkacak teskerede," İncirlik Üssü" dışında, ülkemizde yabancı askerlerin bulunmasına da yer verilmemelidir. Bu durum, teskerenin, muhalefet tarafından reddedilmesine neden olabilir.

Bunun başlıca nedeni, ülkemizde, özellikle de Güneydoğu bölgemizde yabancı askerlerin bulunması, ülke halkında "psikolojik bir tepki"ye neden olabilir.

Ayrıca bu durum, bölgedeki karışıklıklar sona erdiğinde, bu "tampon" ya da "güvenlik" bölgelerinin, Türkiye tarafından "kalıcı" hale getirilmesini de önleyebilir.

Bu nedenle de, oluşturulacak bu "güvenlik bölgelerinin" yalnızca Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından oluşturulması da, bence tercih edilmelidir.

Bu durum, belki de bizim için, "Misak-ı Milli" hudutlarımıza, yani Türkiye'nin, Güney siyasi sınırlarının, bu bölgemizin uzaktan savunulması için gerekli olan stratejik önemdeki "doğal sınırlarına" ulaşmasına bir fırsat olabilir

x     x       x

Birinci Körfez Savaşı başlarında, Milliyet Gazetesi'nin "Düşünenlerin Düşüncesi" sayfasında bu savaşı, Türkiye'nin jeopolitik ve jeostratejik özelliği ve hassasiyeti açısından değerlendiren bir yazı yazmıştım.

Bu yazının sonuç bölümünde de, Türkiye'nin bu savaştan yararlanması anlamına gelen bazı ifadeler kullanmış ve Atatürk'ün "Yurtta barış, dünyada barış" ilkesi doğrultusunda hareket etmenin gerektiğini ileri sürmüş; ama bunu izleyen cümlelerde de, Atatürk'ün bu ilkesinin "her ne pahasına olursa olsun barış" anlamına gelen "durağan" bir politikayı öngörmediğini de ilave etmiştim.

İşte bu ifadem, o günlerde, "savaş karşıtı" olan o düşüncedeKİ kişiler  tarafından "savaş çığırtkanlığı" olarak algılandı ve eleştirildi...

O yazımın ilerleyen bölümlerinde, Türkiye'nin bu savaşa kuzeyden bir cephe açarak katılmasını Türkiye'nin yararına olduğunu ifade etmiştim. Ancak, benim ve az da olsa benim gibi düşünenlerin dışında kalan ve yukarıda belirttiğim gibi "her ne pahasına olursa olsun barış" düşüncesinde olanlar  tarafından, Türkiye'nin bu savaşa Amerika'nın yanında katılmasını, Amerika''nın çıkarlarına hizmet olarak değerlendirmişlerdi...

O günkü düşüncelerimi bugün de tekrarlıyorum : Bir ülkenin çıkarları, başka bir ülkenin çıkarları ile uyuşuyorsa, bu çıkarların gereğini yapmak o ülkenin çıkarlarına hizmet anlamına gelir mi?

BM, NATO, AB, G-20 gibi daha çok sayıdaki birlikteliklere ülke çıkarlarımız için katılmadık mı?

Daha gerilere gidelim; M. Kemal Atatürk, Balkan Antantı'na ve Sadabat Paktı'na "iş olsun" diye mi katıldı; hatta teşvikçisi oldu?

Bu savaşta Amerika'nın çıkarları olduğu kadar Türkiye'nin de çıkarları vardı. Bu savaşa, kuzeyden cephe açarak katılmamızın bence iki faydası vardı :

Birisi, M. Kemal Atatürk'ün, Erzurum Kongresi'nde sınırlarını, yukarıda belirttiğim gibi,  --şehir ve kasaba adı vererek-- bizzat çizdiği Misak-ı Milli hudutlarını elde edememekten dolayı içinde kalan "ukde"nin çıkarılması ;

İkincisi de, Kuzey Irak'ın kontrol altına alınarak PKK belasına son verilmesiydi.

İşte, "her ne pahasına olursa olsun barış" diyenler, hem Misak-ı Milli hudutlarımıza ulaşılmasını ve hem de günümüze kadar sarkan PKK belasının bitmesini engellemişlerdir...

İyi mi etmişler sizce...?

x      x       x

 

Şimdi ise, önümüzde son zamanlarda biraz gazı alınmış Suriye konusu  var... Daha Suriye konusu halledilmeden, karşımıza bir de "IŞİD" belası çıktı...

Ne oldu şimdi?

Aradan 22-23 yıl geçti. "Eski tas eski hamam"... Aynı tartışmaları yeniden yapıyoruz...

"Tezkere", "tampon bölge", "askeri harekat"...

Yukarıda, Kuzey Irak konusundaki düşüncelerimi noktasını virgülünü değiştirmeden aynen tekrarlayabilirim

03 Eylül 2013 günü, üst başlığı "Ne zamana kadar barış...?" ; alt başlığı da, "Suriye'ye girmek için TBMM'nin ya da Genelkurmay Başkanlığı'nın tepesine bir Suriye füzesinin düşmesini mi bekleyeceğiz..." şeklinde idi...

Körfez Savaşı'nı konu eden bloğumda olduğu gibi, bu bloğumda da, "Yurtta barış, dünyada barış" ilkesine karşı olmadığımı ifade ettim.... Ancak, benim karşı olduğum tek şey, aynen Körfez Savaşı sırasında olduğu gibi, "bu iki deyişin arkasına sığınıp bunu "durağan" bir politika haline getirenlerdir.

Şimdi nasıl bir durumdayız?

Kırmızı çizgisini beyaza çeviren ve Suriye yanlısı Rusya ile tokalaşan ABD'nin hareketlerini izliyoruz... Esad yanlısı İran, sevinçten göbek atıyor; ülkemdeki "her ne pahasına olursa olsun barış" diyen "savaş karşıtları" da, Esad'ın Türkiye'ye yönelik kabadayılığını görmezden gelip bu duruma el çırpıyorlar.

Bakın arkadaşlar, M. Kemal Atatürk, Kurtuluş Savaşı'nı başlatmak için İstanbul'dan Samsun'a hareket etmeden önce, İstanbul'da geçirdiği 6 ay içinde, isteseydi Osmanlı hanedanından bir sultan ile evlenir, lüks bir hayat sürebilirdi... Hatta düşman işgaline direnenlere de karşı olur "İngiliz himayesini" ya da "Amerikan Mandası"nı isteyen cemiyetlere üye olur, bu ülkelerin yönetiminde lüks yaşamını sorunsuz devam ettirebilirdi...

Ama bildiğiniz gibi o öyle yapmadı... Hem mesleki kariyerini hem de hayatını tehlikeye sokarak ülkesi için bir savaş başlattı.

Hanedanın çoğu mensubu ve onlardan nemalanan bazı gazeteler, yabancılarla ticari ilişkiler içinde bulunan bir kısım tüccarlar ve büyük iş sahipleri, M. Kemal Atatürk'ü topa tuttular, başarısız olacağını söylediler ve yazdılar...

Kazanan, M. Kemal Atatürk ve bu ülke oldu...

Ama, Atatürk'ün başlattığı iş biraz eksik kaldı... Lozan'da, sınırlarını bizzat kendi çizdiği Misak-ı Milli'ye ulaşamamak yükü omuzlarına çöktü kaldı...

O'nun izinde olanlar ise tam anlamı ile "izinde!" oldular... Süresiz izine çıktılar... Bu konuda karşılarına çıkan 4-5 adet fırsatı da heba ettiler...

Şimdi ben ne yapıyorum?

M. Kemal Atatürk'ün  içinde kalan "Misak-ı Milli" ukdesini çıkarıp omun ruhunun rahatlamasını ve açık giden gözlerinin aradan bunca yıl geçmesine rağmen kapanmasını istiyorum... Bunun için de, hepimiz için  "Milli Hedef" olması gereken bu ideali gerçekleştirmek için çıkan fırsatların değerlendirilmesini istiyorum...

Ve bunun için de ben, dün olduğu gibi bugün de "savaş çığırtkanlığı" ile suçlanacaksam...

Olsun be....

 

cdenizkent

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Sevgili arkadaşım, Ekonomi politik akedemisyeninden 'Misakı Milli' nin Osmanlı dağılırken ordusuna penceresinden taş atılmayan harita olduğunu ve bu haritanın kürtlerin % 90 ına yakınını kapsadığını dinlediğimde TALABANİ'in Ortadoğu Birleşik Devletleri kurulsa içinde 'Kürt Eyaleti' olarak yer almak çok güzel olur, söylemini hatırlamıştım. Ortadoğuda sular durulacağa benzemiyor ve sosyolojik doğasına uygun bir yapılanma oluşmadıkça sular durulmaycaktır. Şii arap, Sunni arap, Kürt, Türkmen, Filistin, Yahudi ve henüz yönetimi olmayan diğer kültür gruplarıyla Ortadoğunun sosyal karmaşası karğaşa üretmeye çok uygundur AMA belitttiğiniz gibi Türkiye'nin insiyatifiyle sosyolojik doğasına uygun siyasal yapılanma bölgenin ihtiyacıdır ANCAK egemenler ne istiyor? bilen varmı. Selamlar.

Kadri KANPAK 
 01.10.2014 20:19
Cevap :
Merhaba Kadri Bey...Bu bölgeyi bizden başka kimse düzene sokamaz. Bu konudaki tarihi tecrübemiz çok fazla...İsrail ve Ürdün'e yaptığımız bir resmi gezide, Kudüs'e de uğramıştık. Orada, Hıristiyanlar için kutsal sayılan "Kıyamet Kilisesi" ile "Hz. Ömer Camii'nin duvar duvara bitişik olduğunu gördük. Hikayesini geçelim... Osmanlı Dönemi'nde iki farklı din mensupları, Kudüs'te komşuluktan bile ileri bir birliktelik içinde yaşamışlar. Konuştuğumuz yaşlılar, Osmanlı'yı hala unutmamışlar...Hemen hemen her padişah, ayrım gözetmeden burada birçok iyileştirme çalışmaları yapmışlar...Benzer olayları Balkanlar'da da gördük...Tecrübe dediğim işte bu. Bunun için, bulunduğumuz coğrafyayı bizden daha iyi idare edebilecek bir ülke yoktur...Bu coğrafyada, elbette Kürtleri de, memnun edecek, en azından "federe" bir yapılanma ya da başka bir "tarz-ı idare" şekli söz konusu olabilir...Ama, bunun için öncelikli olarak yeni bir anaysa şarttır...Selamlar.  02.10.2014 13:38
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 917
Toplam yorum
: 2414
Toplam mesaj
: 64
Ort. okunma sayısı
: 1347
Kayıt tarihi
: 11.12.07
 
 

İstanbul doğumluyum. İlk, orta ve lise öğrenimi İstanbul'da tamamladım. İstanbul Üniversitesi'nde..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster