Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

Aysegül Akbay Yarpuzlu

http://blog.milliyet.com.tr/yarpuzlu

06 Mayıs '13

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
182
 

Ortak akıl liberalizmini gelecekte ne bekliyor? Nicholas Wolterstorff’un vardığı netice

“Ortak akıl liberalizmi” olarak adlandırılan yaklaşımın, birçok versiyonu vardır. John Rawls, Richard Rorty ve Gerald Gaus’un versiyonlarını burada inceledim ve Robert Audi ile birlikte kaleme aldığımız bir kitapta Audi’nin liberalizm versiyonunu ele aldık. Bu bölümdeki amacım, bütün bu versiyonlardan bir adım geriye çekilmek, genel olarak ortak akıl teorilerinin yapısını incelemek ve liberal teorinin bu formunun geleceğine ilişkin değerlendirmeler yapmak. Bu genel açıklama ve değerlendirmede söyleyeceklerim, ortak akıl liberalizminin çeşitli versiyonları hakkında yaptığım incelemelerin bir özeti olmayacaksa da, bu tartışmalarda yaptığım vurgulara zaman zaman değineceğim.

Ortak akıl liberallerinin hepsinin olmasa bile birçoğunun yazılarında öne çıkan nokta, politik meseleler üzerindeki genel tartışmalarda dini nedenlerin kullanılmasıyla ilgilidir; ortak akıl liberalizmine eleştiri getirenlerin birçoğu da bu nokta üzerinde durur. Dini nedenlerden duyulan korku veya hoşnutsuzluk, ortak akıl liberalizminin ortaya çıkışının temel nedenlerinden biri olmuştur. Öyle ki liberal teorinin bu formu, dini nedenler hiç var olmamış olsaydı, muhtemelen temelsiz kalırdı. Ortak akıl liberallerinin yazılarından, büyük bir çoğunluğunun dini nedenlerin kullanılmasını, liberal demokrasi için özel bir tehdit olarak değerlendirdikleri anlaşılmaktadır; bu örneğin Ayn Rand tarzı egoist nedenlerin oluşturduğundan farklı bir tehdit olarak algılanmaktadır.

Liberal teorinin bu türünün genel yapısını net bir biçimde ortaya koyana kadar, çeşitli versiyonlarının dini nedenler hakkındaki çıkarımlarını ele almayacağım. Amacım, öncelikle genel anlamda ortak akıl liberalizminin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunmak. Dine uygulanma biçimine odaklanmak, bu amacımın önünde bir engel teşkil edebilir.

Liberal Demokrasinin Ana Fikrinin Pozitif Özgürlük Yorumu

 Ortak akıl liberalizminin merkezinde, liberal demokrasinin ana fikrinin belirli bir yorumuna bağlılıktır. Bunu pozitif özgürlük yorumu olarak adlandırabiliriz.  Bu yokum, bir liberal demokrasideki her vatandaşın kendi hayat planını oluşturmak ve uygulamak için mümkün olabildiğince özgür olmasıdır. Herkes, mümkün olabildiğince çok özerk olmalıdır. Birçok ortak akıl liberali, bu özerklik prensibinin, liberal demokrasinin ana fikrine ait olduğunu öne sürmekle kalmaz, aynı zamanda bunun bağımsız bir ahlaki prensip olduğunu onaylar. Rawls bunu yapmaktan geri durur; bunun yalnızca liberal demokrasinin ana fikrine ait olduğunu söyler.

İnsanların yapısı gereği, herkesin tamamen özerk olacağı bir toplum hiçbir zaman olmamıştır ve olamaz. Her toplumda, başkalarının hayat planlarını uygulama özgürlüğünü engelleyen tarzda hayat planları oluşturan toplum üyeleri vardır.

Kant’ın, toplumun her üyesinin yalnızca yasalara tabi olmakla kalmayıp, yasaların ortak yazarı olabileceği bir toplum fikrini düşünün. Bu, vatandaşların eylemlerini kısıtlayan yasaların, herkesin hemfikir olduğu yasalar olacağı bir toplumdur. Her vatandaş, eyleminin yasalar tarafından kısıtlanmasını, aslında bir oto-kısıtlama olarak görecektir. Ortak akıl liberalizmini, bütün versiyonlarıyla, bu pozitif özgürlük prensibini Kant tarzında oluşturmaya yönelik bir girişim olarak yorumluyorum. Fikir basittir, ama fikrin ifadelendirildiği bütün versiyonlar, son derece karmaşıktır.

Ortak Akıl Liberalleri Tarafından Önerilen Baskının Kabul Edilebilirliği Koşulu

Üyelerinin hepsinin kendini yasaların ortak yazarı olarak görebileceği bir toplum hiçbir zaman olmadı ve olamayacak. Bu nedenle, üyelerinin hepsinin tüm yasalar üzerinde uzlaştığı bir toplum da hiçbir zaman olmadı ve olmayacak. Bazı yasaları doğru bulmuyorsam, kendimi o yasaların ortak yazarı hissedemem. Liberal demokraside var olduğu öne sürülen pozitif özgürlük prensibinin Kantçı ifade tarzı, ütopyaya uygundur; şu anda yaşadığımız toplumlara taban tabana zıttır.

Bilebildiğim kadarıyla, bütün ortak akıl liberalleri, devletin yasalarının her zaman için en azından bazı vatandaşlara baskı uyguladığını kabul eder; baskı çok hafif olabilir, kolayca görmezden gelinebilir, ama her zaman mevcuttur. Kendilerini yasaların ortak yazarı olarak görmeyen vatandaşlar varsa, doğru bulmadıkları bu yasaların baskını hissedeceklerini hepsi kabul eder.

“Baskı ve Meşrulaştırma” başlıklı henüz yayınlanmamış makalesinde, Colin Bird, bu varsayımlardan biri yanlışsa, diğerinin de yanlış olacağını ikna edici bir biçimde ortaya koyar. Bird, ortak akıl liberallerinin, baskıyı odaklanmak suretiyle temel meselenin çerçevesini yanlış çizdiklerini savunur.

Bu doğru bile olsa, ortak akıl liberalleri bu konuya odaklandıkları için, baskının hangi koşullar altında kabul edilebilir olduğu hakkındaki görüşlerini ele almamız gerekir. Bütün yasaların baskıcı olduğunu ileri sürmek hatalıysa da, birçoğunun baskıcı olduğu bir gerçektir. Gaus gibi bazı ortak akıl liberalleri, genel olarak baskının kabul edilebilirliğine ilişkin tezler önerir ve yasaların baskısını özel bir durum olarak ele alır. Rawls gibi bazı ortak akıl liberalleri, yasaların baskısıyla ilgili tezlerle kendilerini sınırlar. Audi gibi bazı ortak akıl liberalleri, baskıyla ilgili tezleri hem bağımsız ahlaki ilkeler olarak hem de liberal demokrasinin ana fikri bağlamında ortaya koyarken, Rawls gibiler baskıyla ilgili tezleri, liberal demokrasinin ana fikriyle bağlantılı olarak ele almayı yeterli görür. Öncelikle, baskıyı genel olarak ele alan tezlerle başlayalım ve daha sonra ortak akıl liberallerinin, yasaların baskıyla ilgili özel durumları nasıl ele aldıklarına geçelim.

Ortak akıl liberalleri, baskıcı olmamanın her zaman tercih edilecek seçenek olduğunu savunur; baskı, baskıya uğrayan kişinin hayatında bir kötülüktür ve buna yalnızca belirli koşullar karşılandığı takdirde müsamaha gösterilebilir. Bunun için iki koşul önerilir. İlk olarak, baskıyı uygulayanın, baskının getireceği iyi sonuçların, baskının kötülüğünden ağır basacağını düşünmek için iyi ve kesin bir nedene sahip olduğuna inanması gerekir. İkinci olarak, baskıya tabi olanın da baskının iyi bir şey olacağına inanması için iyi ve kesin bir nedene sahip olduğunun da değerlendirilmesi gerekir. Yani baskıyı uygulayan, baskının iyi bir şey olacağını bizzat o baskıya tabi olanlar tarafından görüldüğünü veya görülebileceğini düşünmelidir. İkinci koşulun alternatif ve biraz daha esnek bir versiyonu ise, baskıyı uygulanın bunun iyi bir olacağına inanmak için iyi ve kesin bir nedene sahip olduğunun, baskıya tabi olan tarafından makul görüldüğüne veya görülebileceğine inanmasıdır.

Koşula bütün formlarıyla bir ad verebilirsek, tartışmamız kolaylaşacaktır. İkinci koşulun bütün versiyonları baskıya tabi olanın (süje) tarafında belirli bir inanca referansta bulunduğu için, buna Yunancada inanç anlamına gelen “doxa” sözcüğünden hareketle süje-doxa koşulu demeyi öneriyorum. Ortak akıl liberalizmini, liberal düşüncenin geleneğinde yeni bir gelişme kılan özellik, süje-doxa koşulunun ifadelendirilmesi ve doğrulamasıdır.  Baskının kabul edilebilirliği, baskıya uğrayan tarafın baskıyla ilgili belirli bir inanç için ya da baskıyı uygulayanın gerekçesiyle ilgili bir inanç için iyi ve kesin bir neden sahip olup olmaması koşuluna bağlıdır. Ortak akıl liberalizminin farklı versiyonları bu temel fikrin nasıl formüle edileceği konusunda hemfikir değildir, ama hepsi bu fikri paylaşır.

Bazı ortak akıl liberalleri buna üçüncü bir koşul ekleyecektir: baskıyı uygulayanın, baskıya tabi olanın inançları hakkındaki değerlendirmesinin doğru olması. Baskıyı uygulayan, baskıya tabi olanın nedenleri veya inançları hakkında değerlendirme hakkına sahip olsa bile, eğer bu değerlendirmesinde hata yaparsa baskı kabul edilemez. Baskıyı uygulayanın bu konuda bir değerlendirme yapmaya hakkı olsaydı, kusurlu bulunamayacağına ya da suçlanamayacağına dikkat edin. Bu objektif kabul edilebilirlik kavramına göre, kişi kusurlu bulunamayacak ya da suçlanamayacak olsa bile, yaptığı şey kabul edilemez olabilir. Görebildiğim kadarıyla, bu alternatif bakışın değerlendirmesi, bir kolaylık sağlamaktan ziyade meseleyi karmaşık hale getirecek. Ortak akıl liberalizmi hakkındaki eleştirel değerlendirmelerim, bu üçüncü koşulun eklenip eklenmemesinden bağımsız olarak kalacaktır.

Genel olarak baskının kabul edilebilirliği hakkında aranan süje-doxa koşulu, yasalar tarafından uygulanan baskı için şu şekilde ifade edilir. Bütün ortak akıl liberalleri, öncelikle belirli türden vatandaşların, yasanın genel olarak savunulmasının ve yasa lehine oy kullanılmasının kabul edilebilirliğini değerlendirirken dışarıda bırakılmasından söz eder. Farklı teorisyenler, farklı türden vatandaşları değerlendirme dışı tutar. Hepsi, çocukları değerlendirme dışı tutar, ama içlerinden çok azı bunu gerekçelendirir. Rawls, “makul” olmayanları değerlendirme dışı tutar. “Özgür ve eşit kişiler olarak vatandaşlar ve işbirliğine dayalı adil bir sistem olarak toplum fikrini” desteklemeyenleri, bu gruba dahil eder. Kapsamlı doktrinleri nedeniyle bu bakımdan makul olamayan bu kişiler için, Rawls doktrinin kendisinin makul olmadığını ifade eder. Rawls, politik liberalizmde, bu doktrinler ve bunları benimseyenler hakkında “daha fazla söylenecek bir şey olmadığı” savunur. Gaus ise “muhakeme gücünde ciddi kusurlar bulunanları” ve diğerlerinin değerlerine karşı “derin bir antipati veya öfke” duyanları, değerlendirme dışı tutar.

Değerlendirme dışı tutulan bu vatandaşları, meşruluk havuzunun dışında bırakalım. Bir yasayı destekleyen ve/veya onun için oy kullanan vatandaşları da politik aktörler olarak adlandıralım.

Bunun ardından, bütün ortak akıl liberalleri şu prensibi doğrular: Politik aktörlerin, baskıcı yasayı desteklemeden veya lehine oy kullanmadan önce, yalnızca kendi adlarına bunun için iyi ve kesin bir karara olması yeterli değildir, aynı zamanda meşruluk havuzundaki herkesin bunun için iyi ve kesin bir karara sahip olduğuna inanması gerekir: alternatif olarak, meşruluk havuzundaki herkesin, bu yasayı destekleyenler tarafından sunulan nedenin makul olduğunu kabul etmesi veya en azından edebilecek olması gerekir. Bu koşulu sağlamadan bir yasa lehine oy kullanan vatandaşlar, liberal demokrasideki içkin olan fikri çiğnemiş olur. Bazı teorisyenler, bağımsız bir ahlaki prensibin de çiğnendiğini savunur.

Buradaki problem, meşruluk havuzundaki herkesin benimle aynı nedeni paylaşıp paylaşmadığı veya farklı vatandaşların farklı nedenlere sahip olmasının kabul edilebilir olup olmadığıdır. Konsensüs liberalleri, ilkini savunurken; yakınsama liberalleri ikincisini savunur. İlk önce konsensüs teorilerinin yapısını, daha sonra da yakınsama teorilerini inceleyelim.

Nedenler İçin Bağımsız Bir Kaynak İhtiyacı

Rawls tarafından vurgulanan ve kendisi aynı ortak akıl liberalizmini savunan arkadaşları ve destekçileri tarafından da kabul edilen nokta, Tanrı, iyi ve doğru kavramlarıyla ve insani koşulumuzla ilgili makul kasaplı doktrinlerin çeşitlilik arz edebileceğidir.

Konsensüs tipi liberaller, modern liberal demokrasilerde makul kapsamlı doktrinlerin çoğulculuğu göz önünde bulundurulduğunda, süje-doxa koşulunun bu doktrinlere özgü nedenlerle karşılanamayacağını savunur. Buna göre, meşruluk havuzunun bütün üyelerinin erişebileceği ve kendi kapsamlı doktrinlerinden bağımsız olarak bütün toplum üyeleri tarafından erişilebilir olan ve olması gereken bir kaynak olması gerekir: bütün kapsamlı doktrinlerden bağımsız bir kaynak.

Farklı konsensüs teorisyenleri, bu bağımsız kaynak için farklı adaylar önerir. Robert Audi, seküler ahlakı önerirken, Rawls’un önerisi daha karmaşıktır: politik adalet anlayışı. Rawls, temel adalet meselelerinde ve anayasal gündemlerde bütün sorulara olmasa bile, birçoğuna makul yanıt verebilecek iki değer olarak, özgürlük ve eşitliği ön plana çıkarır. Öte yandan, liberal demokrasideki değerlerin, politik adalet anlayışına şekillendirmesinin bir tek doğru yolunun olmadığını, birçok makul yolunun olabileceğini de ifade eder.

İdealleştirme Stratejisi

Hiçbir ortak akıl liberali, belirli vatandaşları meşruluk havuzundan çıkardıktan sonra, bir yasanın desteklenmesi ve yasa için oy kullanılmasının kabul edilebilir olması koşulunu, havuzda kalan herkesin bu yasanın iyi bir şey olduğuna inanmak için bağımsız bir kaynaktan iyi ve kesin bir nedene sahip olması şeklinde ifade etmemektedir. Zira, bu düzeyde bir anlaşma hiç mümkün olmamıştır ve bundan sonra da olmayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu nedenle, ortak akıl liberallerinin hepsi, meşruluk havuzundaki herkesin bunun iyi bir şey olduğuna inanmasını ve inanabilecek olması şeklinde bir ifade kullanırlar.

Epistemik bir eksiklik veya kusur nedeniyle meşruluk havuzunun içindekiler arasında konsensüs olmayabilir. Bazı insanlar benim nedenlerimi hiç duymamış veya düşünmemiş olabilir; bazıları bunun doğru olup olmadığı hakkında hiçbir fikre sahip olmayabilir; bazıları düşündükleri halde başarısız olabilir; bazıları bunu destekleyen insanlara karşı kıskançlık duyabilir ve çarpık bir değerlendirme yapabilir; bazıları da genel olarak politikaya uzak olabilir ve meseleyi hiç umursamayabilir vs.

Bu problemi aşabilmek için, konsensüs yaklaşımını benimseyen bütün ortak akıl liberalleri, meşruluk havuzunun üyelerini “idealize eder” ve bütün eksiklik ve kusurlar ortadan kaldırıldığında durumun nasıl olacağını hayal eder. Epistemik eksiklikler ve kusurlar ortadan kaldırıldığında, meşruluk havuzunun üyelerinin, önerilen yasanın iyi bir şey olacağına dair sunulan nedeni kabul edip etmeyeceği veya en azından sunulan nedenin makul olduğunu kabul edip etmeyeceği değerlendirilir. Bu soruların yanıtı olumluysa, önerilen yasayı desteklemenin ve yasa için oy kullanmanın kabul edilebilir olacağı öne sürülür. Gerçekte ne kadar çok kişi bu nedene inanmazsa inanmasın ve ne kadar çok kişi bu karşıolgusal değerlendirmeye karşı çıkarsa çıksın sonuç değişmez.

Rawls, meşruluk havuzunun üyelerini makul ve rasyonel olarak idealize eder. Bu durumda aramamız gereken kural şudur: En makul politik adalet anlayışından türettiğimiz iyi ve kesin bir nedene sahip olduğumuza inanmamız ve meşruluk havuzunun idealize edilmiş üyelerinin bu nedeni makul olduğu konusunda hemfikir olacağını değerlendirmemiz gerekir.

Audi’nin önerisi daha kolay bir biçimde ifade edilebilir. Meşruluk havuzunun üyelerini, tamamen rasyonel ve ilgili konuda tamamen bilgilendirilmiş olarak idealize ederiz. Bu durumda da iyi ve kesin bir nedene sahip olmamız ve meşruluk havuzunun idealize edilmiş üyelerinin bunu iyi ve kesin bir neden olarak kabul edeceğini değerlendirmemiz gerekir. Audi, bağımsız kaynağın rolü için seküler ahlakı ön plana çıkarır, çünkü meşruluk havuzunun bütün üyelerinin, kapsamlı dini veya felsefi doktrinleri ne olursa olsun, tamamen rasyonel ve tamamen bilgilendirilmiş olmaları halinde seküler ahlakın prensiplerinde uzlaşacağına inanır.

Ortak Akıl Liberallerinin Mecburiyeti Doğrulamak İçin Sundukları Argümanlar

Konsensüs temelli ortak akıl liberalizminin genel yapısını incelemiş olduk. Daha önce belirttiğim gibi, bu liberalizm yaklaşımını, liberal düşünce tarihine ayrı ve yaratıcı bir katkı olarak görmemizi sağlayan nokta, baskıcı yasaları desteklemenin ve bu yasalar için oy kullanmanın kabul edilebilirliğini süje-doxa koşuluna bağlamış olmalarıdır. Şimdi bu koşulun ardındaki gerekçeyi inceleyelim.

Ortak akıl liberalleri, yasa önerilerini desteklerken ve bunlar için oy kullanırken, süje-doxa koşulunun şu veya bu versiyonunun karşılanmasını neden gerekli görürler? Bir liberal demokraside politik aktörün rolüne bu sorumluluğu neden yüklerler?

Bir yasa önerisini desteklerken ve bunun için oy kullanırken süje-doxa koşulunu karşıladığımı; yani bütün epistemik eksiklik ve kusurlar ortadan kaldırılırsa, meşruluk havuzundaki herkesin benim bu öneriyi destekleme nedenimin iyi ve kesin olduğu konusunda hemfikir olduğunu değerlendirdiğimi varsayalım. Dahası, bu değerlendirmemin doğru olduğunu varsayalım. Bu durumda, meşruluk havuzundaki herkes, gerektiği gibi idealize edilmiş olsaydı, kendini yasanın ortak yazarı olarak görürdü. Ama bu, Kant’ın herkesin kendini yasaların ortak yazarı olarak görebileceği bir toplum fikrinden çok farklıdır.

Rawls, vatandaşların “toplumsal işbirliğine dayalı adil bir sistemde birbirlerine özgür ve eşit bireyler olarak davranmasını” ve “en makul buldukları politik adalet kavramına göre birbirlerine işbirliği sunmaya hazır olmasını … ve gerektiğinde, başka vatandaşların da bu koşulları kabul etmesi koşuluyla, belirli durumlarda kendi çıkarlarının aksine hareket etmeyi kabul etmesini” liberal demokrasinin temel fikri olarak değerlendirir. Önerilen bir yasanın, işbirliği açısından adil olarak değerlendirilebilmesi için, Rawls’ın süje-doxa koşulunu karşılaması gerekir.

Başka birçok ortak akıl liberali de bu noktada vatandaşların özgür ve eşit bireyler olarak birbirine saygı duyması fikrini benimser. Bağımsız bir ahlaki prensip olarak, birbirimize özgür ve eşit bireyler olarak saygı göstermemiz gerektiğini ve meşruluk havuzunun üyelerinin, önerilen yasanın iyi bir şey olacağını göstermek için sunulan nedeni kabul etmesi veya epistemik eksiklikler ve kusurlar ortadan kaldırıldığında sunulan nedeni kabul etmesi koşulunun aranması gerektiğini savunurlar.

Birbirimizi Özgür ve Eşit Bireyler Görmemiz ve Birbirimize Saygı Duymamız İçin Gerekenler

Ortak akıl liberalizminin konsensüs versiyonunu gözden geçirmiş olduk. Bunun hakkında ne söylenebilir? Ortak akıl liberalleri tarafından sunulan nedenler hakkındaki incelememizin sonundan başına doğru ilerleyelim ve en son incelediğimiz iki nedeni ele alarak başlayalım.

İşimizi kolaylaştırmak için, vatandaşların birbirlerine özgür ve eşit bireyler olarak saygı duyması gerektiği prensibini, saygı prensibi olarak adlandıralım ve vatandaşların politik aktörler olarak hareket ederken süje-doxa koşulunun şu veya bu versiyonunu karşılaması gerektiği tezini de ortak akıl mecburiyeti olarak adlandıralım. Saygı prensibinden, ortak akıl mecburiyetine nasıl ulaşacağız? Saygı prensibini karşılamak için, ortak akıl mecburiyetinin şu veya bu versiyonunu da karşılamak gerektiğini hangi temelde düşünebiliriz? Birçok ortak akıl liberali, bu noktada bize çok az yardımcı olur. Anlaşıldığı kadarıyla bu bağın zaten bariz olduğunu düşündükleri için, bu meseleyi kendimiz açıklığa kavuşturmalıyız.

Konuyu, zihnimizde daha iyi canlandırabilmek için bir örnek üzerinden gidelim. Üniversitede ders veren bir öğretim görevlisinin, eğitim yılının başında, ders ve sınıf kurallarının belirlenirken herkesin eşit söz hakkına sahip olacağını duyurduğunu varsayalım. Bu amaç doğrultusunda, herkesin kendi tercih ettiği kuralları ve bu tercihlerinin nedenlerini açıklayacağı bir tartışma yapılır. Bu tartışmada, herkes birbirinin fikrini açık zihinle dinlemeye teşvik edilir. İkinci olarak, büyük bir ihtimalle konsensüs sağlanamayacağı için, tartışmanın makul bir süre devam etmesinin ardından, herkesin eşit değerde oy kullanabileceği bir oylama yapılır. Öğretim görevlisi, yalnızca bir hakkı kendine saklar: sınıfın bazı üyelerinin veya saygınlığının ciddi bir ihlali olacağını düşündüğü kural önerilerini iptal edebilme hakkı. Ayrıca, bu düzenleme hakkında kaygı duyan sınıf üyeleri olabileceğini fark ettiğini ekler. Herkesin tartışmaya katılmak ve oy kullanmak için kendini özgür hissetmesi gerekir.

Ders ve sınıf kuralları belirlenirken herkesin eşit oy hakkına sahip olması, herkese kurallar belirlenirken eşit ve özgür bireyler olarak saygı duyulduğu anlamına gelir mi? Bunu, ortak akıl mecburiyetinin hiçbir versiyonu izlemez. Meşruluk havuzu, idealleştirme, karşıolgusal değerlendirmeler söz konusu değildir. Hiç kimsenin birbirine üstünlük taslamaması dışında, sınıfın üyeleri birbirlerine hiçbir şey sunmaz. Peki ama bu neyi değiştirir? Herkese özgür ve eşit olarak saygı duyulmuş olunmaz mı?

Aslında, eşit söz hakkına sahip olmak ve bu hakkı kullanmak, öğrencilerin kurallar belirlenirken birbirlerine özgür ve eşit bireyler olarak saygı duydukları anlamına gelmez mi? Meşruluk havuzundan çıkarılmış olduğu için görüşlerini göz ardı ettiğiniz birine, özgür ve eşit bir birey olarak saygı göstermemiş olursunuz; epistemik eksiklik ya da kusur nedeniyle doğru kararlar veremediğini düşündüğünüz birinin görüşlerini görmezden gelirseniz, ona özgür ve eşit bir birey olarak saygı göstermemiş olursunuz; dini nedenleri dikkate aldığı için birinin görüşlerini görmezden gelirseniz, ona özgür ve eşit bir birey olarak saygı göstermemiş olursunuz. Eşit söz hakkı, insanlara özgür ve eşit bireyler olarak saygı göstermekte, ortak akıl anlayışına kolayca üstünlük sağlar.

Ortak akıl liberalleri, bu sınıf örneğimizde şu eksikliğe dikkat çekecektir: Konsensüsün sağlanamaması durumunda, oylamayı kaybeden kişilerin, kendilerini o kararın ortak yazarları olarak göremeyecektir. Bu durumda, kararın baskıcı bir nitelik taşıması durumunda, oylamayı kaybedenler bu kurala uymaları için baskı hissedecektir.

Sınıfın bütün üyelerinin, kendilerini bütün kuralların ortak yazarı olarak görebilmelerinin ve yalnızca kendi onayladıkları kuralların baskısını hissedebilmelerinin iyi bir olacağını kabul edelim. Konsensüsün yokluğunda, eşit söz hakkı bu idealin uzağında kalacaktır. Buna karşın, ortak akıl mecburiyetinin hiçbir versiyonu da herkesin kendini yasaların ortak yazarı olarak görebilmesini ve yalnızca kendi onayladığı yasaların baskısını hissedebilmesini garanti edemez.

Bunu görmek için, ortak akıl liberalleri tarafından önerilen bir çizgiyi takip ederek, meşruluk havuzunun üyelerini idealize ettiğimizde durumun ne olacağını düşünelim. Auid’nin önerisi, Rawls’ın önerisine göre çok daha basit olduğundan, onun önerdiği çizgiyi takip edelim. Köklü bir bilime dayalı nedenlerle birlikte, seküler ahlakta iyi ve kesin bir neden bulduğumu ve bu nedenden dolayı önerilen bir yasanın iyi bir şey olacağını düşündüğümü varsayalım. Ama sizin bu nedeni kabul etmediğinizi ve benim hemfikir olmadığınızı düşünelim. Bu durumda, himayeci bir karar vererek, bu anlaşmazlığın sizin epistemik eksiklik veya kusurunuzdan kaynaklandığını ve eksiklik veya kusurun ortadan kaldırılması halinde, benimle hemfikir olacağınızı düşünürüm. Duygularınızın veya bağlarınızın sizi engellendiğini, meseleyi tam olarak kavrayamadığınızı varsayarım. Bu kararı verirken, herhangi bir epistemik eksiklik veya kusurum olmadığı için sizden farklı olduğumu da zımnen kabul etmiş olurum.

Sizin epistemik koşulunuz hakkında verdiğim kararın doğruluğuna inanarak, itirazlarınıza rağmen yasayı desteklerim ve yasa lehine oy kullanırım. Partim, seçimi kazanır; sizin partiniz kaybeder. Kendinizi yasanın ortak yazarı olarak göremezsiniz ve bu yasanın baskısını hissederseniz, onaylamadığınız bir yasanın baskısını hissetmiş olursunuz. Yine de ortak akıl mecburiyetini sadık bir biçimde izlemeyi sürdürelim. Meşruluk havuzunun dışında tutulanları da unutmayalım; onların görüşlerini tamamen göz ardı ediyorum.

Buna yanıt olarak, epistemik eksiklik veya kusur söz konusu olmasaydı, kendinizi bu yasanın ortak yazarı olarak görebileceğiniz ve iradeniz dışında size baskı uygulanmadığını hissedebileceğiniz söylenebilir. Belki de öyledir. Ama önemli olan, halihazırda kendinizi yasanın ortak yazarı olarak görmemeniz ve iradeniz dışında uygulanan bir baskıya tabi olmanızdır. Sizin kuramsal karşılığınız, kendini ortak yazar olarak görebilir; ama siz o kuramsal karşılığınız değilsinizdir.

Bundan çıkan sonuç, herkesin yasaların belirlenmesinde eşit söz hakkına sahip olmasının, liberal demokrasinin bütün vatandaşlara özgür ve eşit bireyler olarak davranılması taahhüdünü yerine getirmeye yeterli olduğudur. Daha fazlasına gerek yoktur. Eşit söz hakkının, devletin vatandaşlarına yapması ve yapmaması gereken temel şeyleri listeleyen bir anayasa bağlamında uygulanmasının, liberal demokrasinin temel fikrine ait olduğunu da buna eklersek, bütün vatandaşlara özgür ve eşit bireyler olarak saygı duyulmakla kalmaz, aynı zamanda herkesin temel hakları anayasa tarafından garanti altına alınmış olur.

Gerçeğe Uygunluk

Ortak akıl liberallerinin, ortak akıl mecburiyetini doğrulamak için iyi bir neden sunmadığını vurguladıktan sonra, mecburiyetin kendisini ve bazı çıkarımlarını ele alalım. Gerçeğe uygunlukla işe başlayalım.

Çeşitli ortak akıl önerilerinin ve bunları çevreleyen çelişkilerin inceliklerine yoğunlaşıldığında, ortak akıl liberalizminin gerçekte ne olduğu kolayca gözden kaçırılabilir. Ortak akıl liberalizmi, soyut politik teoridir; ama ondan fazlasıdır. Her versiyonun merkezinde, kitleler için politik bir etik vardır. Her versiyonu, liberal demokraside politik aktörlerin, politik meselelerde nasıl bir tutum sergilemesi gerektiğini ve nasıl oy kullanması gerektiğini ortaya koyar. Her versiyonu,  kendi önermesini liberal demokrasinin ana fikrine atıfta bulunarak ortaya koyar.

Ortak akıl liberalizminin hiçbir versiyonu, mevcut politik tutumuzdaki içkin normatif prensipleri ortaya koymaz. Şimdiye kadar hiç kimse, bir politik aktörün şunun gibi bir şey söylediğini duymamıştır: “Ama bana sunduğun neden, makul bir politik adalet anlayışından türetilmemiş.” Politik liberalizmin her versiyonu, politik aktörler olarak şimdiki davranış biçimlerimizin ciddi ölçüde kusurlu olduğunu ima eder; hiç kimse, bu önermelerin mevcut pratiklerimizde içkin olduğunu savunmaz.

Hepsinin öne sürdüğü nokta, bu önermelerin, liberal demokrasinin ana fikrinde içkin olan şeyi açığa çıkardığıdır. Buna göre, politik aktörler olarak şimdiki davranış biçimlerimiz, liberal demokrasinin ana fikrinde içkin olan şeye çok uzaktır. Bu fikre sadık kalmak için, politik aktörlerin ortak akıl mecburiyetinin bir versiyonunu takip etmesi gerekir. Ortak akıl liberalleri, toplumsal politik eylem pratiğimizde kapsamlı bir reform çağırısını üstü kapalı olarak yapar.

Peki böyle bir reform nasıl etkili olabilir? Hiçbir ortak akıl liberalinin bu konuyu açıklığa kavurmamış olmasından kaynaklı, bu meseleyi de bir kez da kendimiz değerlendirmemiz gerekecek.

Ortak akıl liberallerinin önermeleri, sadece akademisyenler ve entelektüellerin konuşmaları ve tartışmalarında veya felsefe ve politik teori öğrencilerinin tezlerinde konu olmanın ötesine geçemezse, gerekli reform kesinlikle sağlanamayacaktır. Ortak akıl çizgileri boyunca, politik aktörler olarak vatandaşların nasıl hareket etmeleri gerektiği, onlara öğretilmelidir. Mevcut koşulumuzda, problemin kaynağı, insanların ortak akılı kullanmayı bilmeleri ama bunu yapmamaları değildir. Problem, bunu nasıl yapabileceklerini bilmemeleridir. Bunun, onlara öğretilmesi gerekir.

Peki bu nasıl öğretilebilir? Muhtemelen şu çizgiler izlenebilir. Rawls ile başlayalım. Rawls tarzı ortak akıl liberalleri, ortaokullardaki vatandaşlık dersleri için kitaplar yazmakla görevlendirilirdi. Herkesin okulda olduğu son dönem bu olduğu için, derslerin ortaokulda verilmesi gerekirdi. Bu ders kitaplarının, öncelikle öğrencilere politik adalet anlayışının nasıl anlaşılması gerektiğini öğretmeyi amaçlardı. Politik adalet anlayışı, “temel adalet meselelerinde ve anayasal gündemlerde bütün sorulara olmasa bile, birçoğuna makul yanıt verebilecek değerleri sunan” bir ilkeler, standartlar ve idealler bütünü olduğunu hatırlayın. Bu ders kitaplarının, güncel politik adalet anlayışlarını öğrencilere tanıtması gerekirdi. Rawls’un politik adalet anlayışının da aralarında bulunduğu çeşitli anlayışlar tanıtıldıktan sonra, öğrencilere bunların arasından en makul olanı nasıl seçebileceklerini ve bir politik adalet anlayışından türetilen ilkelerin uygulamasının, makul bir uygulama olup olmadığını nasıl değerlendirebileceklerini öğretmek gerekirdi. Bu ders kitabında, meşruluk havuzunun üyelerinin kimlerin olduğu ve kimlerin bu havuzun dışında tutulduğu da öğretilirdi. Daha sonra, meşruluk havuzundaki herkesin, politik adalet anlayışından türetilen bir ilkenin makul bir uygulaması için sunulan nedeni kabul etmesinin veya makul ve rasyonel olsalardı bu nedeni kabul edebilecek olmasının nasıl değerlendirilebileceği öğretilirdi. Zira kendi politik adalet anlayışımı en makul şey olarak görmem, başkalarının da makul ve rasyonel olmaları halinde bunu kabul edecek olmasını gerektirmez ve kendi uygulamamı en makul şey olarak görmem, başkalarının da makul ve rasyonel olmaları halinde bunu kabul edecek olmasını gerektirmez.

Nihayetinde, Rawls’un ortak akıl mecburiyetine ilişkin önermeleri de öğrencilere öğretilebilirdi: Bir yasayı desteklemek ve yasa lehine oy kullanmak için en makul politik adalet anlayışından türettiğimiz iyi ve kesin bir nedene sahip olduğumuza inanmamız ve meşruluk havuzunun üyelerinin, makul ve rasyonel olmaları halinde bu uygulamanın makul olduğu konusunda hemfikir olacağını değerlendirmemiz gerekir.

Ortaokul öğrencileri, bu mecburiyeti neden dikkate almaları gerektiğini soracaktır. Bu sorular karşısında, bunun liberal demokrasinin ana fikrinde var olduğu açıklanacaktır. Öğrenciler arasından liberal demokrasiyi benimsemediğini söyleyen çıkarsa, söylenebilecek bir şey kalmayacaktır.

Kursun sonunda, Rawls tarzı ortak akılı kimlerin öğrendiğini belirlemek için bir sınav yapılabilir. Sınavda başarılı olanlara, bu öğrendiklerini uygulamaları tavsiye edilebilir. Sınavda başarısız olanlara da politik görüş geliştirmemeleri ve oy kullanmamaları gerektiği söylenebilir. Bu norm da toplumsal normların genellikle uygulandığı gibi uygulanabilir; yani yasa yoluyla değil, azarlayarak, kaşlar çatılarak, utandırarak vs.

Bütün bunlar elbette ki bir fantezi. Kitlelere, Rawls tarzı ortak akıl mecburiyetini dikkate almanın öğretilebileceğini savunmak gülünçtür. Ben, Rawls’u özenle okuyan bir felsefeci olarak, ortak akıl mecburiyetini nasıl uygulayabileceğimi bilmiyorum. Onun “makul” terimiyle neyi kastettiğini hiç anlamıyorum. Meşruluk havuzunun üyeleri hakkındaki bu karşıolgusal değerlendirmelerin doğru olup olmadığının nasıl belirlenebileceğini bilmiyorum. Bunların bir gerçeklik payının olup olmadığından bile emin değilim. Felsefeciler bunu yapamıyorsa, kitlelere bunu yapmayı öğretmek nasıl mümkün olabilir? Rawls tarzı ortak akıl mecburiyetinin, liberal demokrasinin ana fikrine ait olduğunu varsaymak kesinlikle kabul edilemezdir.

Audi’nin versiyonu, Rawls’a göre daha ad karmaşıktır, ama o da gerçeklik testinde başarısız olur. Ortaokul öğrencilerine, sahip oldukları ahlaki savları bir tarafa bırakmaları ve seküler ahlakın prensiplerini benimsemeleri öğretilecektir. Kendileri de dahil olmak üzere, bir kişinin tamamen rasyonel ve tamamen bilgilendirilmiş olup olmadığını nasıl belirleyebilecekleri de öğretilecektir. Meşruluk havuzundaki herkesin, tamamen rasyonel ve tamamen bilgilendirilmiş olmaları halinde, önerilen yasa hakkında sunulan seküler ahlaki nedeni kabul edeceğini varsayan karşıolgusal değerlendirmenin doğruluğunun nasıl sınanacağının da öğretilmesi gerekecektir.

Öğrenciler, ancak bundan sonra Audi’nin öne sürdüğü ortak akıl mecburiyetini öğrenmeye hazır hale gelebilecektir. Ama öğrenciler, neden bu mecburiyeti dikkate almaları gerektiğini sorarsa, tıpkı Rawls tarzı müfredatta olduğu gibi, bunun liberal demokrasinin ana fikrine ait olduğu söylenecek ve bunun ahlaki bir mecburiyet olduğu eklenecektir. Audi tarzı müfredatı okuyan öğrencilerden, Rawls tarzı müfredatı okuyan öğrencilerle konuşmaması istenecektir, çünkü konuşurlarsa, vatandaşların hangi mecburiyeti takip etmesi gerektiği konusunda bir anlaşmaya varamayacaklardır.

Audi’yi özenle okuyan bir felsefeci olarak, “tamamen rasyonel” ifadesiyle neyi kastettiğini anlamıyorum. Bir kişinin tamamen rasyonel ve tamamen bilgilendirilmiş olması halinde neye inanacağının nasıl belirlenebileceğini bilmiyorum. Kitlelere bunun öğretilebileceğini varsaymak, kesinlikle kabul edilemezdir.

Sağlıkçıların etiği hakkında birçok açıklama yapılmıştır. Benim görebildiklerimin hepsi, her sağlıkçının anlayabileceği bir dilde yazılmıştı. Ortak akıl liberalleri, liberal demokraside politik aktörün etiği hakkında bütün vatandaşlar tarafından anlaşılabilecek açıklamalar sunamamıştır. Peki, ortak akıl liberalleri bu tür açıklamalar sunabilir mi? Halihazırda sundukları şeylerin ışığında, buna olumlu yanıt verebilmek mümkün değildir.

Bağımsız Kaynak Erişilebilir, Kabul Edilebilir ve Yeterince Geniş mi?

Gerçeğe uygunluk testinin ardından, konsensüse dayalı ortak akıl liberalizminin ihtiyaç duyduğu bağımsız kaynakla ilgili sorunlara geçelim. Daha önce gördüğümüz gibi, bu kaynağın bütün aktörler tarafından kullanılabilir ve kabul edilebilir olmalıdır. Veyahut, bazı vatandaşların bunu kabul edilebilir bulmaması durumunda, kabul edilebilir bulunması gereken bir kaynak olmalıdır. Ayrıca, kaynaktaki prensiplerin de önerilen her yasanın lehine veya aleyhine iyi ve kesin nedenler sunabilecek kadar geniş olması gerekir.

Audi, bağımsız kaynak olarak seküler ahlakı önerir. Kapsamlı doktrinlerimizde anlaşmazlığa düşsek de seküler ahlak prensiplerini paylaştığımızı veya epistemik eksiklikler ve kusurlar kaldırılırsa ve tamamen rasyonel ve bilgilendirilmiş olursak, bunları paylaşacağımızı varsayar. Seküler ahlakın herkes tarafından erişilebilir olduğunu, herkes tarafından kabul edilebilir olduğunu ve yeterince geniş olduğunu varsayar. Buna karşın, ben hangi seküler ahlakın söz konusu olduğuna bağlı olarak, ya herkesin kabul edilebilir bulduğu veya bulması gereken bir seküler ahlak var olmadığını ya da olsa bile herkes tarafından erişilebilir olmadığını düşünüyorum. Ortak akıl liberalizminin savunucularının, dini nedenlerin dindar olmayanlar için erişilebilir olmadığını öne sürmesini de ironik buluyorum.

Politik tartışmalarda dini nedenlerin kullanılmasına karşı çıkanlar, çoğu zaman şu tür bir nedeni örnek verir: “Tanrı bana bunun yanlış olduğunu söylediği için, bu yanlıştır.” Bu tür bir nedenin, konuşan bir Tanrı’nın var olduğuna inanmayanlar için erişilebilir olmadığını söyleyerek, buna karşı çıkarlar. “Erişilebilir” olmamaktan kasıtlarının, benim “kabul edilebilir” olmamak şeklinde ifade ettiğim şey olduğunu düşünüyorum. Seküler anlayıştakiler, sunulan nedeni anlar; bu onlar için erişilebilirdir. Ama bunu kabul etmezler.

Seküler argümanların hiçbiri bir tek seküler ahlaktan söz etmez. Seküler ahlakların çeşitliliği üzerinden kendi duruşlarını ortaya koyarlar: faydacılık, bireycilik, libertaryanizm, egoizm vs. Bunda şaşılacak bir yan yoktur. Hepimiz insanların politik meseleleri düşünürken veya konuşurken bu çeşitliliğinin farkına varırız. “Seküler ahlak” ifadesi kullanılırken bu çeşitli “izm”ler kastediliyorsa, herkes tarafından kabul edilebilir bir seküler ahlaktan söz edilemez; seküler anlayışı benimseyenler arasında bile tümünün kabul edebileceği bir seküler ahlak yoktur.

Farklı seküler ahlakların varlığı, objektif bir seküler ahlak olmadığı anlamına gelmez. Aynı şekilde, objektif bir doğa yasası olmadığını da göstermez. Bu farklı “ahlaklar” objektif ahlakı ya da doğa yasasını ortaya koymaya yönelik çabalar olarak anlaşılabilir. Ama “seküler ahlak” ifadesiyle bu objektif seküler ahlak kastediliyorsa, vatandaşların sahip olduğu seküler veya dini ahlakların, onların objektif seküler ahlaka erişmesini engellediği hakkında neler söylenebilir? Kendi benimsediği “izm” anlayışının, objektif seküler ahlaka erişmesini engellemek yerine, mümkün kıldığını iddia edecek kadar cesur birileri çıkabilir. Ama bu doğru olsa bile, başka bazı “izm” anlayışlarını benimseyenlerin, objektif seküler ahlaka erişimi engellenmiş halde kalır.

Bu nedenlerden dolayı, Audi’nin önerdiği seküler ahlakın, bağımsız kaynak rolünü üstlenebileceğinden şüphe duyulabilir. Bağımsız kaynak olarak politik adalet anlayışları ailesine öneren Rawls haklı olabilir mi?

Rawls, özgürlük ve eşitlik prensiplerinin, bu ailenin bir üyesi olduğunu savunur. Bu iki prensip, genel olarak vatandaşlar tarafından erişebilir durumda mıdır? Vatandaşlar genel olarak bunlara aşina mıdır ve bunları anlar mı? Rawls okuyanlar ve Rawls literatürünü takip edenler, bunlara aşina olacaktır. Ama aşina olanlar arasında da bunları gerçekten anlamayanlar çıkabilir. Her koşulda, vatandaşlar genel olarak bunlara aşina değildir.

Vatandaşlar genel olarak politik adalet anlayışları ailesine aşina hale getirilebilir mi? Daha önce bu tür eğitim programlarının uygulanabileceğini düşünmek kesinlikle mantıksızdır. Rawls’ın bağımsız kaynak önerisi de bu rolü üstlenemez; makul politik adalet anlayışları erişilebilir değildir ve birçok vatandaş için bu şekilde kalmaya devam edecektir.

İntegralist İtiraz

Bu bölümün başında, ortak akıl liberallerinin dinin politik tartışmalardaki rolüne ilişkin tutumlarının, genel tutumlarının bir uygulaması olduğunu ve uygulamanın özgün boyutlarına odaklanmanın, genel konumu tam olarak kavramama riskini doğurduğunu ifade etmiştim. Artık, genel konumu değerlendirdiğimize göre, din konusuna geçebiliriz. Bunun için konsensüse dayalı ortak akıl liberalizmine yapılan “integralist itirazın” iki versiyonunu inceleyelim.

Kapsamlı doktrinleri, Rawls’un ifadesiyle “makul” olan dindar vatandaşların iki türünü ele alacağız. Bunlar, liberal demokrasiyi destekler ve “vatandaşları özgür ve eşit bireyler olarak görür ve toplumun işbirliğine dayalı adil bir sistem olarak” düşünür. Bu temel fikirlerin, Rawls’ın düşündüğünün aksine ortak akıl imaları barındırmadığını düşünürler; ama bu onları makul olmayan vatandaşlar kılmaz. Kendi nedenlerini sunmaya ve bu nedenlerin eleştirilerini dinlemeye hazırdırlar ve kendileri de başkalarının nedenlerine eleştiriler sunarlar. Kısacası, makuldürler ve meşruluk havuzunun dışında tutulamazlar.

Öncelikle, Robert Audi ile tartışmamda aşağıdaki satırları yazarken, aklımda bulunan dindar kişi türünü düşünün:

Toplumumuzdaki iyi dindarların birçoğu, temel adalet sorunlarıyla ilgili kararlarını dini görüşlerine dayandırmaları gerektiği düşünür. Bu onların dini görüşünün bir parçasıdır. Bunu yapıp yapmamayı bir seçenek olarak görmezler. Tanrının Sözünün, Tevratın öğretilerinin, İsa’nın emirlerinin ve örneğinin veya başka herhangi bir dini inancın, kendi var oluşlarını bir bütün olarak şekillendirmesine izin vermeleri gerektiğine inanırlar. Hayatlarında bütünlük ve entegrasyon ararlar. Buna, toplumsa ve politik var oluşları da dahildir. Dinleri, toplumsal ve politik var oluşlarından başka bir şeydir; ama aynı zamanda toplumsal ve politik var oluşlarına dairdir. Buna göre, politik meselelerle ilgili kararlarını ve tartışmalarını dinlerine dayandırmamalarını şart koşmak, bu dinlerin özgür varlığına kaçınılmaz olarak müdahale edecektir.

Bu kişiler, politik düşünlerini dini kaynaklara (ve konuyla ilgili normatif olmayan olgusal bilgilere) dayandırmak zorunda olduklarına inanır. Bir mesele üzerine konuşurken, sadece bu kaynakları esas alırlar. Tanrıya bağlılıklarının bunu gerektirdiğine inanırlar. Rawls’un desteklediği olsun veya olmasın, bir politik adalet anlayışı yerine, kendi inancının politik görüşlerini şekillendirmesi gerektirdiğine inanırlar. Rawls’un görüşlerini savunanlarla, birçok politika hakkında muhtemelen hemfikir olacaklarını görürler. Bu yakınsamanın gerçekleşmesinden mutluluk duyarlar. Ama, politik konuları Rawls’un kullandığı terimler üzerinden düşünmezler. Bu şekilde düşünmek, onlar için Tanrıya sadakatsizliktir ve Tanrıya bağlılık, bütün her şeyden önce gelir.

Kendisiyle aynı dini inançlara sahip olanlar da dahil olmak üzere toplumdaki birçok insan tarafından “fundamentalist” olarak değerlendirilirler. İnsanlar onları aşağılayıcı sözlerle yererken ve neden yanlış düşündükleri hakkında bir neden sunarken, söylenenleri dikkatlice ve açık bir zihinle dinlerler. Eleştirileri, dikkatlice ve açık bir biçimde dinledikten sonra, ikna olmayabilirler ve bu durumda görüşlerini sahip olmaya hakları olur. Onlardan başka herhangi bir şey istenemez. Görüşlerini değiştirmeleri istenemez. Bunu hiç kimse yapamaz.

Konsensüse dayalı ortak akıl liberalizmi, bu kişiler hakkında ne söyler? Ne Rawls ne Audi bu türden vatandaşları göz önünde bulundurur. Her ikisine göre de “makul” olan hiçbir kapsamlı doktrin, kişinin politik meseleleri yalnızca kendi kapsamlı doktrini üzerinden düşünmesi gerektiği görüşünü içermez.

Ortak akıl mecburiyetlerini incelerken bu “gerekliğin” ilk bakışta haklı görülen bir gereklilik olduğunu söylemiştim. Ortak akıl liberalleri, vatandaşların ortak akıl mecburiyetine uyma yükümlülükleriyle çelişen ve bunlara ağır basan ilk bakışta haklı görülen yükümlülüklere sahip olabileceğini kabul eder. Peki ya ortak akıl liberallerin, politik meseleleri düşünürken yalnızca dini kaynaklarını (ve konuyla ilgili normatif olmayan olgusal bilgileri) kullanmak zorunda olduğunu düşünenlere ne demesi gerekir? Bu görüşe sahip olma hakları var olduğuna göre, ortak akıl mecburiyetini hiç dikkate almaları gerektiği mi söylenmelidir? Kapsamlı doktrinleri göz önünde bulundurulduğunda, ortak akıl mecburiyetine uymamak onların son bakışta haklı görünen görevi olacaktır. Sadece kapsamlı doktrinin bir şey söylemediği konularda, bunun dışına çıkabileceklerdir. Ortak akıl liberalizmi, onları politik meseleler hakkında tartışırken dini nedenleri ve yalnızca dini nedenleri referans almakta ve kendi görüşlerine göre oy kullanmakta serbest bırakır.

Birçok ortak akıl liberalinin, politik konumlarının burada incelediğimiz duruma bu şekilde uygulandığını öğrendiğinde son derece mutsuz olacağını rahatlıkla söyleyebilirim. Bu makalenin başında söylediğim gibi, ortak akıl liberallerinin birçoğunun asıl motivasyonu, politik meseleler üzerine yapılan tartışmalarda dini nedenlerin kullanılmasından duyulan korku veya rahatsızlıktır. Dini nedenleri ve tek başına dini nedenlerin politik tartışmalarda kullanılmasına izin vermek, en son isteyecekleri şeydir. Peki, konsensüse dayalı ortak akıl liberalizmini savunanların başka hangi alternatifi vardır? Ortak akıl mecburiyetinin ilk bakışta haklı görülen yükümlülük değil, diğer yükümlülüklerden her zaman daha ağır basan bir yükümlülük olduğunu savunmanın gerçekten de mantıksız olacağını fark edeceklerdir. Bu durumda, politik tartışmalarda dini nedenleri kullananların, liberal demokrasiyi benimsemelerine ve hatta kendine göre nedenlerini ortaya koyup başkalarının nedenlerini dinlemelerine rağmen, makul kabul edilmeyeceği yeni bir “makullük” tanımı formüle etmeye çalışabilirler. Ama bu da özel amaçlı, geçici bir şey olacaktır.

Bazı ortak akıl liberalleri, başka bir çıkış yolu bulamadıkları için, Tanrıya karşı sorumlulukların, ortak akıl mecburiyetinden ağır bastığını düşünenlerin hata yaptığını ısrarla vurgulayarak, tartışmayı sürdürmek isteyecektir. Bu insanlara, bu tür görevlerinin olmadığını açıklamaya çalışacaktır.

Ama burada mesele, ortak akıl liberallerinin, dini nedenleri kullananların hata yaptığı yönündeki kişisel görüşleri değildir. Önemli olan, liberal demokrasinin ana fikrinin, bunun bir hata olduğunu söyleyip söylemediğidir. Ana fikir, bunu söyler mi? Kesinlikle söylemediğini düşünüyorum. Ortak akıl liberallerinin, politik tartışmalarda dini nedenleri kullananların tartışmalara ve oylamalara katılmaması gerektiğini öne sürmek için ortada hiçbir neden olmadığı gerçeğiyle bir arada yaşaması gerekecektir.

Ortak akıl liberalizmine yapılan intgeralist itiraz, daha yakından bakıldığında bir itiraz olmaktan ötedir. Toplumda, politik tartışmalarda dini nedenleri kullananların varlığı, ortak akıl liberallerinin liberal demokratik toplumların vatandaşlarının etiğini ifadelendirme amaçlarını imkansız hale getirmektedir. Amaç, politik aktörlerin bir politik duruş için dini nedenlerin kullanılmasını veya aynı konumu yalnızca ortak akıl tarzı nedenlerle savunabileceklerini ortaya koymaksa, dini nedenleri kullananların varlığı bu amacı boşa çıkarır.

Dindar insanların ikinci bir türünü düşünelim. Dini kaynakların gündemdeki konuyla ilgili bir şeyler söylemesi durumunda, politik konuları dini kaynakları kullanarak düşünmeyi Tanrıya karşı yükümlülüğü olarak görürler ve Tanrıya karşı yükümlüğün diğer bütün yükümlülüklerden ağır bastığını düşünürler. Ama daha önce incelediğimizin aksine, ortak akıl kaynaklarını kullanarak düşünmenin Tanrıya bağlılıklarını zedelemediğini düşünürler. Yani iki kaynak da aynı sonucu işaret ettiğinde mutlu olurlar.

Ama, bunun her zaman gerçekleşmediğini görürler. Dini kaynaklar, onları bazen yeterli ortak akıl nedeni bulamayacakları bir sonuca yönlendirebilir; daha da kötüsü, ortak akıl bazen taban tabana zıt bir sonuca işaret edebilir. Örneğin, dini kaynaklar barış yanlısı olmanın, Tanrıya karşı bir yükümlülük olduğu sonucuna ulaştırabilir ve bu düşüncedeki insanlar, oylarını her zaman barıştan yana kullanırlar. Ama seküler ahlakın prensiplerini kullanarak ya da bir politik adalet anlayışından türetilen prensipleri kullanarak, politik duruşunu gerekçelendirmeye çalıştığında, başarısız olabilirler. Bağımsız kaynakların, barış değil savaştan yana nedenler sunduğunu düşünebilirler. Bu çelişkiyle karşılaştıklarında, barış yanlısı tutumuna bağlı kalırlar, çünkü aksi halde Tanrının sözünün dışına çıkmış olurlar.

Bu durumda, ortak akıl liberalizminin onlara yapmaları gerektiğini söylediği şeyi çiğnedikleri söylenebilir. Ama, biraz daha düşünüldüğünde aslında böyle olmadığı görülecektir. Ortak akıl mecburiyeti, sadece ve sadece ilk bakışta haklı görülen yükümlülükten söz ettiğine göre, ortak akıl liberalizmi son tahlilde onları tek başına dini nedenlerle barış yanlısı olabilmelerinin ve bu doğrultuda oy kullanabilmelerinin kapısını açık bırakır.

Birçok ortak akıl liberali, bunu keşfetmekten mutsuz olacaktır, zira toplumda bu insanların varlığı, ortak akıl liberallerinin amaçlarına ulaşmalarını imkansız hale getirir.

Gaus’un Yakınsama Versiyonu

Şimdiye kadar, incelememiz ortak akıl liberalizminin konsensüs versiyonuna odaklandı. Bu noktadan sonra, yakınsama versiyonuna geçebiliriz. Konsensüs liberalizmine ilişkin incelememde, John Rawls ve Robert Audi’nin görüşlerini esas almıştım; yakınsama versiyonu için ise Gerald Gaus’un görüşlerini esas alacağım.

Konsensüs liberallerinin, meşruluk havuzundaki herkesin aynı nedeni kabul etmesi veya uygun bir biçimde idealleştirilmeleri halinde aynı nedeni kabul edecek olmasını savunur. Yakınsama liberalleri ise kamuoyunun üyelerinin yasayı kabul etmek için aynı nedene sahip olmasının ya da konu hakkındaki bilgisizliklerinin ortadan kaldırılması durumunda bu nedeni benimseyecek olmalarının şart olmadığını vurgular. Gerekli olan şey, meşruluk havuzundaki herkesin iyi ve kesin bir neden sahip olması veya uygun bir biçimde idealleştirilmeleri halinde bu nedene sahip olabilecek olmasıdır. Bu nedenin kaynağı için bir kısıtlama getirilmez. Dolayısıyla, bir vatandaşın dininin bir konuda iyi ve kesin bir neden sunması, bir başka konuda seküler ahlakın iyi ve kesin bir neden sunması yeterlidir.

Yakınsama liberalizminin genel yapısını anlamak için, konsensüs liberalizmine ilişkin incelememizde ulaştığımız noktaya geri dönebiliriz. İdealleştirme ihtiyacını kastediyorum. Yakınsama liberalizmi, bu noktada konsensüs liberalizminden ayrılır. Yakınsama liberalizmine ilişkin incelemem, bu nedenle kısa olabilir.

Gaus, gerekli idealleştirme ile ilgili olarak, öncelikle bir şeye inanmanın kapalı bir biçimde meşrulaştırılması kavramını ortaya atar. Kapalı bir biçimde meşrulaştırma için, kişinin bir şeye inanması ve kendi inançlar sisteminin bunun için iyi ve kesin (yenilgiye uğramayan) bir neden sunması gerekir.

Ortak akıl mecburiyeti için şu öneriyi değerlendirelim: Kişinin, önerilen bir yasayı savunması ve yasa lehine oy kullanması için buna inandığının kapalı bir biçimde meşrulaştırılması ve meşruluk havuzundaki herkesin buna inanmasının da kapalı bir biçimde meşrulaştırılması gerekir. Bunun olamayacağı açıktır. Zira, meşruluk havuzunun üyeleri arasında, bir yasaya önyargı, kıskançlık, düşmanlık ve benzeri nedenlerle karşı çıkanlar pekala olabilir. Bir yasayı desteklemek ve yasa lehine oy kullanmak, bu tür epistemik kusurlara rehin bırakılamaz. Ayrıca, bilgisizlikten dolayı yasaya karşı çıkanlar olabileceğini düşünürsek, bir yasayı desteklemek ve yasa lehine oy kullanmak bu tür bir bilgisizliğe rehin bırakılamaz. Sonuçta, idealleştirmeye ihtiyaç duyulur.

Gaus, bu idealleştirme için, bir şeye inanmanın açık bir biçimde meşrulaştırılması kavramını öne sürer. Kişinin, ilgili konularda tamamen bilgilendirilmiş olması, önyargılardan arınmış olması, inançlarının ve pratiklerinin buna inanmak için iyi bir neden sunması ve bunu yapmasının kapalı bir biçimde meşrulaştırılması durumunda, bir şeye inanmasının açık bir biçimde meşrulaşacağını söyler.

Gaus’un önyargı, peşin hüküm ve benzerinin olumsuz etkileri hakkındaki gözlemlerinin, idealleştirmeyi bundan daha radikal kılacağını düşünüyorum. Bu olumsuz etkileri, kişinin inançlarını ve pratiklerini de olumsuz yönde etkiler. Buna göre, bunların da idealleştirilerek kaldırılması gerekir. Meşruluk havuzunun üyelerinin, sadece belli bir şeye karşı önyargısının ortadan kalkması yeterli değildir, aynı zamanda nedenleri değerlendirmelerinde de önyargılarından arınması gerekir. Zaten, ikincisi kusur ortadan kaldırıldıktan sonra, ilki (yani belli bir şeye karşı önyargı) ortadan kalkacaktır. Bu durumda, “açık bir biçimde meşrulaştırma” şunun gibi bir şeye dönüşür: Kişinin ilgili konularda tamamen bilgilendirilmiş olması, inançlarının ve pratiklerinin önyargılardan etkilenmemiş olması ve bu inançlarla pratiklerin o kişiyi bunu yapmaya yönlendirmesi gerekir.

Yakınsama Liberalizmiyle İlgili Problemler

Yakınsama liberalizmi, konsensüs liberalizminin karşı karşıya kaldığı birçok problemi çözüme kavuşturur. Konsensüs liberalizmi, meşruluk havuzundaki herkes için erişilebilir olan, herkes tarafından kabul edilmesi gereken ve politik meselelere yanıt vermek yeterince geniş olan bir bağımsız kaynak gerektirir. Ne Audi’nin bu kaynak için sunduğu önerinin, ne de Rawls’un sunduğu önerinin bu rolü üstlenemeyeceğini gösteren nedenler sundum. Yakınsama liberalizmi, bağımsız bir kaynak gerektirmediği için, bu itirazlara konu olmaz. Benzer bir biçimde, politik konularla ilgili dini nedenleri kullanan kimselerin oluşturduğu probleme de konu olmaz. Vatandaşların, kendi kapsamlı doktrinlerinden türetilen nedenlerin yerine veya onlara ek olarak bağımsız bir kaynaktan türetilen nedenlere sahip olması gerekmez.

Ancak, dini nedenleri kullananların toplumdaki varlığı, göz ardı edilmemesi gereken önemli bir sonucu da beraberinde getirir. Dindar bir barış yanlısının, bu görüşünün açık bir biçimde meşrulaştırıldığını düşünelim. Bu, savaş yanlısı olan vatandaşlara engel olur. Savaşın iyi bir şey olacağına inanmaları kapalı bir biçimde meşrulaştırabilse de, savaş lehine oy kullanmanın bir koşulu, meşruluk havuzundaki herkesin savaşın iyi bir olacağına inanmasının açık bir biçimde meşrulaştırıldığına inanmak olacaktır. Barış yanlısının, savaşın kötü bir şey olacağına inanmasının açık bir biçimde meşrulaştırılması durumunda, söylenecek bir şey kalmayacaktır. Tahminim o ki çok az yakınsama liberali, görüşlerinin bu sonucundan mutluluk duyacaktır. Görebildiğim kadarıyla başka bir seçenekleri de yoktur.

Yakınsama liberalizmi, bağımsız kaynak ihtiyacını ve integralist itirazları ortadan kaldırarak konsensüs liberalizmine karşı önemli bir avantaj sağlasa da ciddi güçlükler varlığını korur. Yakınsama liberalizminin ortak akıl mecburiyetini destekleyen ikna edici argümanlar, konsensüs liberalizminin argümanları kadar eksiktir. Gaus’un önerdiği argümanlardan biri, saygı argümanıdır. Bu bölümde daha önce konsensüs liberalizminin bu argümanı için yapmış olduğum eleştirinin aynısı, yakınsama liberalizmi için de geçerlidir. Gaus, saygı argümanına ek olarak bir “ahlaki talep” argümanı sunar. Bu kitabın üçüncü bölümünde, bu argümanı ve neden işe yaramadığını açıklamıştım. Orada söylediklerimi tekrar etmek yerine, Gaus’un ortak akıl liberalizminin gerçeğe uygunluğu üzerinde durmak istiyorum. Gaus’un versiyonu da, Rawls’ın ve Audi’nin versiyonlarıyla aynı nedenden ötürü gerçeğe uygunluk testinde başarısız olur.

Politik aktörler olarak şu anki hareket tarzlarımızda hangi normlar söz konusu olursa olsun, bunların Gaus’un sunduğu ortak akıl mecburiyetini içermez. Gaus, mevcut pratiğimize reform uygulanmasını önerir. Bu reformun gerçekleşebilmesi için, meşrulaştırıcı liberalizminin, kitaplardan ve doktora tezlerinden çıkıp kitlelerin zihinlerine yerleşmesi gerekir. Kitlelerin, bunu nasıl uygulanabileceğini öğrenmesi gerekir. Bunu kendiliğinden öğrenmeleri beklenemez. Çok karmaşık olduğu için bunun öğretilmesi gerekecektir.

Gaus’un veya onun çizgisini izleyenlerin, ortaokullarda okutulacak ders kitapları yazmakla görevlendirilmesi gerekir. Öğrencilere, bir şeye inanmanın kapalı bir biçimde meşrulaştırılması ve açık bir biçimde meşrulaştırılması öğretilecektir. Bunların dışında, bir kişinin hangi nedenin ne için iyi bir kanıt sayılabileceğine dair inanç ve pratiğinin nasıl belirlenebileceği öğretilecektir. Önyargılar, peşin hükümler ve benzerinin nasıl olumsuz etkilerde bulunabildiği ve bunların nasıl ortadan kaldırılabileceği öğretilecektir. Bütün önyargılar, peşin hükümler ve benzeri ortadan kaldırıldığında, bir kişinin inanç ve pratiğinin onu nasıl yönlendireceği hakkında gerekli tespitlerin yapılması da öğretilecektir. Öğrenciler bütün bunları öğrendikten sonra, bir kişinin bir şeye inanmasının açık bir biçimde meşrulaştırılıp meşrulaştırılmadığının nasıl belirlenebileceğini öğrenecektir. En son olarak da Gaus’un ortak akıl mecburiyeti versiyonunu öğrenebilecek konuma gelecektir.

Öğrencilerin ortak akıl mecburiyetini neden uygulamaları gerektiği sorusuna, benzer bir yanıt verilecektir: Bunun, liberal demokrasinin ana fikrine ait bir bileşen olduğu söylenecektir. Ayrıca, saygı argümanı ve ahlaki talep argümanı da mecburiyeti destekleyen bağımsız birer argüman olarak sunulacaktır.

Derslerin sonunda, öğrencilere neleri öğrendikleri hakkında sınav uygulanacaktır. Sınavda başarılı olanlar, bu öğrendiklerini uygulamaya teşvik edilecektir. Başarısız olanlara ise politik duruşlarını savunmamaları ve oy kullanmamaları gerektiği söylenecektir.

Bu tür bir eğitim programının uygulanmasını düşünmek bile mümkün değildir. Kavramlar, birçok insan için çok zor olacaktır; karşıolgusal değerlendirmelerin doğruluğunu belirlemek de çok problemlidir. Meşruluk havuzundaki milyonlarca insanın, inanç sistemleri hakkında hiçbir şey bilmiyorken bu değerlendirmeler nasıl yapılabilir?

Bu bölümün yazarı olarak, Gerald Gaus’un meşrulaştırıcı liberalizmini desteklemenin, mevcut itirazlar göz önünde bulundurulduğunda, açık bir biçimde meşrulaştırıldığını söyleyebilir miyim? Bilemiyorum. Hayatta olsaydı, John Rawls’un kendi ortak akıl liberalizmi anlayışını desteklemeye devam etmesinin açık bir biçimde meşrulaştırıldığını söyleyebilir miyim? Bilemiyorum.

Çerçeveleme Paradoksu

Ortak akıl liberalizminin bütün versiyonlarının karşı karşıya olduğu bir başka probleme daha işaret etmek istiyorum. “Çerçeveleme paradoksu” olarak adlandırdığım bu problemi, örnekler üzerinden açıklayacağım: Savaş ilan edip etmeme ve vergi seviyesi gibi temel meselelerde, temsili demokrasi yerine doğrudan demokrasinin ilkeleri işletilerek, referandum yapıldığını düşünelim.

Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak’a savaş ilan etmesinin gerekip gerekmediğini düşünelim. İktidarı elinde bulunduranların, savaşı istediğini ve savaş ilanı ilişkin bir referandum düzenlemek istediğini varsayalım. Vatandaşların büyük bir çoğunluğu, kimi askeri temelde, kimi de ulusal çıkarlar temelinde savaşı savunsun. Ancak çok geçmeden, barışçıl anlayış temelinde veya mevcut savaş ilanının adil savaş koşullarının tümünü karşılamadığı gerekçesiyle, savaşa karşı çıkanların sayısının da hiç de az olmadığı ortaya çıkar. Uzun tartışmaların ardından, savaş yanlıları, savaşa karşı çıkanların da akıllı ve makul insanlar olduğunu kabul etmeye zorlanacaktır. Onların da kendileri gibi epistemik kusurlar barındırmadığını görecektir. Ortak akıl liberalizmi, onlara bu noktada savaşı artık desteklememelerini ve referandumun ya hiç yapılmamasını ya da referandumda aleyhte oy verilmesini söyleyecektir. Bu argüman başarılıdır. Savaş ilan etme önerisi son bulur ve savaş ilan edilmez.

Bunun tam tersini düşünelim. Irak’a savaş açılmasına yönelik ciddi bir ajitasyon yürütülüyor. İktidarı elinde bulunduranlar, savaşa karşı ve Amerika’nın Irak’a savaş açmaması kararı için bir referandum düzenlemeyi planlıyor. Vietnam fiyaskosu halen hafızalarda canlıyken, savaş ilan etmeme kararının büyük bir kabul göreceğini düşünüyorlar. Ancak vatandaşların önemli bir kısmı buna karşı çıkıyor ve askeri nedenler veya ulusal çıkarlarla ilgili nedenler sunarak savaşı savunuyor. Uzun tartışmaların ardından, savaşa karşı çıkanlar, savaşı savunanların akıllı ve makul insanlar olduğunu kabul etmeye zorlanacaktır. Onların da kendileri gibi epistemik kusurlar barındırmadığını görecektir. Ortak akıl liberalizmi, onlara bu noktada savaşa karşı tutumlarını sürdürmemelerini ve referandumun ya hiç yapılmamasını ya da referandumda aleyhte oy verilmesini söyleyecektir. Bu argüman başarılıdır. Savaş ilan etmeme önerisi son bulur ve savaş ilan edilir.

Ama bu gerçekten de bir paradokstur. Vatandaşlar arasında rasyonel ve makul bir anlaşmazlık mevcut olduğunda, ülkenin savaş ilan edip etmeyeceği sadece meselenin çerçevesinin nasıl çizildiğine göre değişir. Bu paradokstan da öte, absürt bir durumdur.

Bazı okuyucular, vatandaşlar üzerinde baskı olmadığı için ortak akıl meşrulaştırmasına ihtiyaç olmadığını söyleyerek itiraz edebilir. İki koşul simetrik değildir. Savaş ilan etmek, ortak meşrulaştırmayı gerektirirken, savaş ilan etmemek bunu gerektirmez.

Buna yanıtım, her iki kararın geçmesinin de vatandaşlar tarafından bir karar olduğu yönündedir. Colin Bird’ün vurguladığı gibi, bütün politik kararlar, vatandaşa baskı uygulanmasıyla sonuçlanmaz. Yine de bir yasa baskı içermese bile, Bird’ün ifadeleriyle bazı vatandaşlar tarafından “vicdanen reddedilirse” liberal demokrasinin vatandaş etiği çiğnenmiş olur.

Çerçeveleme paradoksu, sürekli karşımıza çıkar. Veraset vergisinin yükseltilip yükseltilmemesi konusunu düşünelim. İktidardakiler vergiyi artırmak amacıyla bir referandum düzenlemek istesin ve buna uygun bir referandum teklifinin çerçevesini belirlesin. Tasarıyı destekleyenler, karşı çıkanların rasyonel ve makul olduğunu fark eder. Ortak akıl liberalizmi, verginin yükseltilmesi gerektiğini savunanları, bundan vazgeçmeye ve aleyhte oy kullanmaya davet eder. Bu argüman başarılıdır. Vergiyi artırma önerisi başarısız olur ve vergiler aynı oranda kalır.

Buna karşın, iktidardakilerin, veraset vergisinin artırılmasını istemediğini ve buna uygun bir referandum teklifinin çerçevesini belirlediğini varsayalım. Tasarıyı destekleyenler, verginin artırılması gerektiğini düşünenlerin rasyonel ve makul olduğunu fark eder. Ortak akıl liberalizmi, verginin artırılmaması gerektiğini savunanları, bundan vazgeçmeye ve aleyhte oy kullanmaya davet eder. Bu argüman başarılıdır. Vergiyi artırmama önerisi başarısız olur ve vergiler yükseltilir.

Sonuç

Bu bölümde, ortak akıl liberalizmini gelecekte nelerin beklediği sorusunu yanıtlamaya çalıştım. Başarı şansının düşük, çok düşük olduğunu düşünüyorum. Ortak akıl liberalizminin yalnızca üç versiyonunu inceledim. Ama bu üç versiyonunun karşılaştığı güçlükler göz önünde bulundurulduğunda, bütün bu güçlüklerin üstesinden gelebilecek bir ortak akıl liberalizmi anlayışının ortaya çıkabilmesini ihtimalini çok düşük buluyorum.

Vatandaşların kendilerini yasaların ortak yazarı olarak görebilmesi gerektiği fikri Kant’tan beri gündemdedir. Bu tür bir toplumda, vatandaşlar yalnızca kendilerinin kabul ettiği yasalar tarafından kısıtlanacak ve yalnızca bu yasaların baskısını hissedecektir. Ortak akıl liberalleri, yasalarla ilişkilerimizin bu şekilde olabilmesi için politik aktörlerin nasıl davranması gerektiğini ortaya koymak amacıyla kurgusal ve hiç son bulmayan bir çabanın içerisindedir. Bu çaba başarısızlığa uğramıştır. Bundan çıkarılan ders, bu fikri terk etmek zorunda olduğumuzdur. Anlaşmazlıklarımız göz önünde bulundurulduğunda, yasaların belirlenmesinde eşit söz hakkına sahip olduğumuz göz önünde bulundurulduğunda, vatandaşların devlet karşısındaki temel doğal haklarını koruyan bir anayasanın bağlamında, yapabileceğimiz tek şey budur. Bunun kötü bir yanı da yoktur. Vatandaşlar anayasal sınırlar çerçevesinde eşit söz hakkını kullanırken, buna değer vermeleri gerekir; bu hakkı kullanmıyorlarsa, bu tür fırsatları şimdiki gibi kaçırmamaları gerekir.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 42
Toplam yorum
: 17
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 368
Kayıt tarihi
: 21.03.12
 
 

Halk Sağlığı Profesörü, Kamu Yönetimi ve Avrupa Birliği Uzmanı   ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster