Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Mayıs '12

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
375
 

Osmanlı - Yazı dizisi - 4-

Osmanlı - Yazı dizisi - 4-
 

Kadıasker;

· Osmanlı Devleti'nde askerî ve hukukî işlerden sorumlu olan KadıaskerLik Teşkilâtı, gerek kelime gerekse meslek olarak uzun bir geçmişe sahiptir. Hz. Ömer tarafından ordugâh şehirlerine tayin edilen kadılar, sivil olmaktan ziyade askerî bir hüviyet taşıyorlardı. Bu sebeple, kadıaskerliğin Hz. Ömer tarafından kurulduğu belirtilmektedir. Kelime olarak lügat manası ‘asker kadist’ demek olan kadıaskerlik, Osmanlı ilmiye teşkilâtı içinde önemli bir mevki idi. Kadıasker terkibindeki ‘asker’ kelimesi, müessesenin özelliği açısından önem taşır.


· Zira Şeyhülislâmlıktan takriben bir asır kadar önce kurulmuş olan müessesenin kuruluşunda devletin, asker ve onların ihtiyaçlarını karşılamada titizlikle hareket ettiğini göstermektedir. Bununla beraber, Divan-i Hümayun azası olan kadıaskerin vazifeleri sadece askerî saha ile sınırlı değildi. Kadıaskerler ayni zamanda bütün sivil adlî işlere de bakıyorlardı. Onlar, belli seviyedeki bazı kadı ve naiplerin tayinlerini de yapıyorlardı. Divan toplantılarında vezir-i azamın sağında vezirler, solunda da kadıaskerler yer alırdı.


· Fatih Sultan Mehmet’in son senelerine kadar yalnız bir kadıaskerlik vardı. Hudutların genişlemesi ve işlerin çoğalması yüzünden 885 (M. 1481) yılında biri Rumeli, diğeri Anadolu olmak üzere ikiye ayrıldı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun Osmanlı ülkesine ilhakından sonra Yavuz Sultan Selim (1512–1520) tarafından 922'de yani XVI. asrin ilk çeyreğinde (1516) merkezi Diyarbakır, Arap ve Acem kadıaskerliğin adı altında üçüncü bir kadıaskerlik kuruldu. Bu müessese, Osmanlı saltanatının sonuna kadar devam etti. Anadolu'da bulunan müderris ve kadıların tayini, Anadolu kadıaskerinin, Rumeli'de bulunan müderris ve kadıların tayini de Rumeli kadıaskeri tarafından yapılmaktaydı. Görüldüğü gibi müessesenin görevleri, eğitim ve yargı teşkilatının idaresi, ordu ve askerî zümrenin gerek barış, gerekse savaş sırasında hukukî ihtilaflarının giderilmesi ve davalarının görülmesi seklinde iki ana grupta toplanabilir.


· Bir kimsenin kadıasker olabilmesi için ‘mevleviyet’ denilen 500 akça yevmiyeli büyük kadılık mensubunda bulunması gerekirdi. XVI. asrın ikinci yarısına kadar kadıasker olmak için muayyen bir usul yoktu. Fakat bu tarihten sonra İstanbul ve Edirne kadılarından veya Anadolu kadıaskeri payesi olan İstanbul kadısı mazullerinden birinin fiilen Anadolu kadıaskeri olması kanun haline gelmişti. Bu kadiaskerlikten sonra da Rumeli kadıaskerliği gelirdi. Kuruluştan sonraki dönemlerde kadıaskerlik müddeti, diğer mevleviyetlerde olduğu gibi bir yıldı. Bu müddeti dolduran kadıasker, mazûl sayılarak yerine sırada olan bir başkası tayin edilirdi. XVI. asrin ikinci yarısından itibaren Rumeli kadıaskerleri Şeyhülislâm olurlardı.


· Zamanla maaşlarında farklılık görülen kadıaskerler, Fatih kanunnamesine göre devlet hazinesinden yevmiye 500 akça alıyorlardı. XVI. yüzyılın ortalarından sonra Rumeli kadıaskeri 572, Anadolu kadıaskeri ise 563 akça yevmiye alıyorlardı. Bunların maaşlarından başka askerî sınıftan olup vefat edenlerin ‘resm-i kısmet’lerinden, binde onbeş akça olarak gelirleri vardı.


· Bu para, kadıasker kassamları vasıtasıyla tahsil edilirdi. Âli'nin kaydına göre Rumeli kadıaskerine resm-i kısmetten günde sekiz bin akça hâsıl olurdu. Anadolu kadıaskerinin resm-i kısmeti ise daha fazla idi. Irak, Suriye ve Mısır’ın bu kadıaskerliğe bağlı olması, bu artışa sebep oluyordu. Mazuliyet veya tekaütlerinde de kendilerine maaş tahsis edilen kadıaskerlere, daha sonra birer arpalık verilerek iaselerinin temin edilmesi sağlanırdı. Divan’daki davaları dinleyen kadıaskerler, Salı ve Çarşamba hariç olmak üzere her gün kendi konaklarında divan akdedip kendilerini ilgilendiren ser’i ve hukukî işlere bakarlardı. Kadıaskerlerden her birinin tezkireci, ruznamçeci, matlabçi, tatbikçi, mektupçu ve kethüda olmak üzere yardımcıları bulunurdu.


· Ayrıca her birinin davalı ve davacıyı divana getiren yirmişer muhzırı bulunmaktaydı. Padişah, sefere çıktığı zaman kadıaskerler de onunla birlikte giderlerdi. Padişah sefere gitmediği takdirde onlar da gitmezlerdi. Bu durumda ser-i muameleleri görmek üzere onların yerine “ordu kadısı” tayin edilip gönderilirdi. Aynı şekilde padişahlar Edirne'ye gittikleri zaman onlar da padişahla birlikte gider ve akd edilen divan oturumlarına iştirak ederlerdi.


· Bu müessese, Osmanlı Devleti'nin sonuna kadar devam etmiş, Osmanlı hükümeti ile birlikte o da tarihe mal olmuştur.


Defterdar;

 

· Defter ile dâr kelimelerinden meydana gelen bir terkib olan ‘defterdar’ ‘defter tutan’ demektir. Doğudaki Müslüman devletlerin ‘müstevli’ dedikleri görevliye Osmanlılar, defterdar diyorlardı. Bir bakıma günümüzdeki Maliye bakanlığı manisini ifade eder. Osmanlılar, XIV. asrin son yarısında ve Sultan I. Murad zamanında maliye teşkilâtının temelini atıp onu tedricen geliştirmişlerdir. Buna bakarak Osmanlıların daha kuruluş yıllarından itibaren maliye işleri üzerinde önemle durdukları söylenebilir.


· Hatta Abdurrahman Vefik, Osman Gazi'nin ölümü esnasında oğlu Orhan'a yaptığı vasiyetinden bahs ederken onun ‘beytü'l-mal-i müslimîn’i koruması gerektiğini söyleyerek devletin servetini muhafaza etmesi ve gereksiz yere para harcamaması gerektiğine işaretle bunun önemini belirttiğine temas eder. Fatih Sultan Mehmed tarafından tedvin ettirilmiş olan kanunname-i Al-i Osman ile diğer kanunnamelere göre defterdar, Padişah malinin (Devlet hazinesi) vekili olarak gösterilmektedir. Dış hazine ile maliye kayıtlarını ihtiva eden devlet hazinesinin açılıp, kapanması defterdarın huzurunda olurdu.


· Başka bir ifade ile hazinenin açılmasında hazır bulunmak, defterdarın vazifeleri arasında bulunuyordu. Divân'in aslî üyelerinden olan defterdar, sadece salı günkü divan sonunda arza girer ve kendi dairesi ile ilgili bilgiler verirdi. Bununla beraber, padişahın huzurunda okuyacağı telhis hakkında daha önce vezir-i azamla görüşür ve onun muvafakatini alırdı. Bayram tebriklerinde padişah vezirlere olduğu gibi defterdarlara da ayağa kalkardı. Genel olarak devlet gelirlerini çoğaltmak, gerekli yerlere sarf etmek ve fazla olanı da muhafaza altında bulundurmak vazifesi ile yükümlü bulunan defterdar.


· Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarında bu görevleri yerine getiriyordu. Devletin kuruluş yıllarında bir defterdar varken, daha sonra, yeni - yeni yerlerin Fethedilmesi ve ihtiyaçların çoğalması yüzünden sayıları arttırıldı. Bunlar, II. Bayezid dönemine kadar Rumeli'de hazineye ait işlere bakan Rumeli defterdara veya bas defterdar ile Anadolu'nun malî işlerine bakan Anadolu defterdarı olmak üzere iki kişi idi. Defterdarlar, kendilerini ilgilendiren malî işlerdeki şikâyetleri, Defterdar Kapısı’nda akd edilen divanda dinler ve gerek görülürse ‘tuğralı ahkâm’ verirlerdi.


· Zaten kanunnameye göre kendilerine bu salahiyet verilmiştir. Her defterdar, kendi dairesinden çıkan evrakın arkasını imzalardı. On yedinci asrin ortalarından itibaren bütün maliye hükümlerinin (tuğralı ahkâm) arkalarına kuyruklu imza koyma hakki, bas defterdara verildi. Bundan başka baş defterdar, divan kararı ile malî tayinlere ait kuyruklu imzası ile "buyruldu" yazmakla birlikte bunun üst kenarı sadrı-i azamın buyruldusuyla tasdik olunurdu. Defterdar, sadrı-i azama re'sen yazdığı veya havale edilmiş bir muameleli kâğıt üzerine cevap verdiği zaman, kuyruklu imza koymaz, topluca bir imza koyardı.


Osmanlı yazı dizisi – 4-


Nazan Şara Şatana


http://www.facebook.com/nazansara.satana.5


http://twitter.com/#!/nazansarasatana

 

 

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 1580
Toplam yorum
: 112
Toplam mesaj
: 11
Ort. okunma sayısı
: 4789
Kayıt tarihi
: 09.12.10
 
 

Turizmci; Genel müdür Yazar ; Romanlar, senaryolar müzikkaller... Sinema filmleri, TV filmleri.....

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster