Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Mart '11

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
3950
 

Osmanlı'da Haremin gerçek yüzü (2)

Osmanlı'da Haremin gerçek yüzü (2)
 

HAREMLE İLGİLİ BATILI ELÇİ VE SEYYAHLARIN ANILARI 

Hareme ilişkin anlatım ve betimlemeler yetersiz verilere yorum ve hayallere dayandırılmış, hiçbir dönemde heyecan uyandırıcı yeni bir kaynak, ya da belge keşfedilememiştir. 

Harem’in gizemini çözme girişimlerinden en eskisi, 1580’lerde III.Murad’a hekimlik yapan Domenico Hierosolimitano’ya aittir. Bu hekim, bir kroki üzerinde Harem’in dairelerini işaret etmiştir. 1599’da İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth’in III. Mehmed’e armağanı olan orgu getiren usta Dallam, İstanbul’da sarayı ve Haremi bir ölçüde gözlemleyebilmiş; tespitlerini gizli olarak not etmiştir. 

1606-1609 yılları arasında Venedik balyosu olarak İstanbul’da bulunan Ottaviano Bon, IV. Mehmed döneminde İngiliz Elçisinin yaveri ve sekreteri olarak İstanbul’da bulunan Paul Rycaut, Harem’e ilişkin bilgileri, dinlediklerine dayanarak anlatmışlardır. 

Yine 17. yüzyılda Venedik balyosunun bir tercümanı, Beyoğlu’ndaki evinin damına teleskop yerleştirip sarayı gözlemlemek istediğinden diplomatik bir sorun yaratmıştır. 

17. yüzyılın ikinci yarısında Fransız Elçisinin sekreteri François Pétis de la Croix, kendisine bilgiler aktaran bir İstanbullunun ağzından şunları yazmıştır; 

“Harem’i anlatan yabancılar kendi gözleriyle görmüş gibi aktarıyorlar; haremi aşk ve çapkınlık yaşanan yer olarak gösteriyorlar. Bunu da kendi toplumlarının merakına göre yapıyorlar.” 

Papaz Aubry de la Montraye ise III. Ahmed (1703-30) Edirne’de, Harem Dairesi boş iken, sandıklı saat onarması gereken bir saatçinin refakatinde Harem’e girmiş. Onun gözlemleri olasılıkla en gerçekçi saptamalardır. 

“Duvarlar çinilerle kaplı, yer yer de altın yaldızlı mavi lambriler görülüyor. Fıskiyenin suları yeşil taştan bir havuza dökülüyor. Türk evlerindeki havuzlar ve çeşmeler salt gözü okşamak için değil, abdest almak içindir. Haremağası bizi, birçok küçük odanın önünden geçirdi. Bunlar, keşişlerin ve rahibelerin hücrelerine benzetilebilir. Birinin içini görebildim. Kutusu bağa, sedef, altın ve gümüşle işlenmiş bir saat, gümüş aynalı alafranga bir masanın üstündeydi. Duvarda, süslü ve cam çerçeveli bir ayna vardı. Yedi yastığın sıralandığı muhteşem sedirin köşelerine gümüş sehpalar konulmuştu. Pencereler uzun boylu insanların bile ulaşamayacağı kadar yüksekte, camlar Hıristiyan kiliselerindeki gibi renkliydi.” 

Hareme dair bilgi edinmek için yabancıların başvurduğu yollar ilginçtir. Ne var ki aşılamaz Harem, sır sızdırmayan bir “saray mahallesi” olma özelliğini korumuştur. Halil Edhem Bey Topkapı için hazırladığı rehberde bu konuda : 

“Haremin ve padişahın ahvali hususiyelerine dair tafsilat bütün uydurma şeylerdir. Bu haberlerin bir kısmı da İstanbullu bazı yabancılardan veyahut ara sıra Hareme girebilen satıcı kadınlardan ve pek nadir olarak da elçilerin zevcelerinden alınan yanlış malumata istinat eder. Velhasıl bu babta hakiki maumlat yok gibidir. Esasen bu saray İstanbul ve bütün memleket ahalisi için esrarengiz bir makam-ı mukaddes sayılırdı. Hatta II. Abdülhamit zamanında bile oraya girip çıkanlar sağına soluna bakamazlardı” demektedir. 

HAYATA VALİDE SULTAN YÖN VERİRDİ 

16. yüzyılın ikinci yarısından 19. yüzyıl sonlarına kadar, saray hareminin, İstanbul ve taşra haremlerine görgü, giyim, kuşam, protokol, konuşma v.b. konularda örnek olduğu kuşkusuzdur. Bu işlevi gerçekleştirenler ise “çıkma” denen yöntemle gelin olup saraydan ayrılar cariyelerdi. 

Saray-ı Hümayun Haremi, odaları, daireleri, koğuşları, hamamları, revir, hazine, kitaplık ve mescidi, taşlıkları; bunlar için oluşturulmuş örgütleriyle başlı başına bir kurumdu. Tahttaki padişahla annesi valide sultanın, hasekilerin, şehzadelerin ve sultanların (padişah kızlarının) mutlu yaşamalarına göre planlanmış bu gizli âlemin güvenliğini ve hizmetlerini ise cariyelerle harem ağaları üstlenmişlerdi. 

Burası yüksek duvarların, derin ve kafesli pencerelerin gerisinde, güneşten yoksun bir labirent, kapalı bir dünya, bir tezatlar alemiydi. 

Yarı karanlık koğuşlar ve dehlizler, uzaktaki ulu ağaçların esintileriyle serinleyen çiçek tarhları, lalezarlar, mermer çeşmeler, havuzlar, asma bahçeleri andıran taşlıklar, ferah sofalar, çini kaplı duvarlar, yaldızlı kubbe ve tavanlar; sandıklı saatlerin vuruşları, gümüş kafeslerdeki kuşların ötüşleri, kadın sesleri ve gülüşleri, ud, tanbur, santur nağmeleri; zerduva, samur kürklü, sevai, ipek, Hind Şalı, lahuri, Frenk kumaşından giyimli, Hürmüz incileri, Bedahşan yakutları, zümrütleri, Hind zebercetleri ve elmasları takıp takıştırmış, birbirinden güzel cariyeler…. 

Has odalıklar, ocaklı ve Şirvanlı süitlerde daha mutlu yaşarlarken, usta, kalfa ve gedikli cariyeler, kapalı ve kasvetli dairelerde koğuşlarda bir tür çile hayatına katlanmak zorundalardı. 

Harem’de günlük yaşam, sabahın ilk ışıkları revzenlerden girmezden, daire, oda ve koğuşlardaki yer ve Şirvan yataklarının toplanık yüklüklere yerleştirilmesiyle başlardı. Bunu sabah temizliği, abdest ve topluca namaz kılmak, kahvaltı servisi, temizlik, çamaşır, nöbet işleri izliyordu. 

Her şey, öncelikle valide sultanın, kadın efendilerin alışkanlıklarına bağlıydı. Kadın efendiler, valide sultandan çekindi. Haremdeki hareketlilik kuşluk yemeğinden akşam yemeğine kadar sürer; hava kararırken Kethüda Kadın’ın hizmetine koştuğu elleri fenerle kalfalar daire, koğuş, sofa, taşlık….. Her tarafı kontrol ederek tüm kapıları içeriden kilitleyip mühürlerler; ardından Süre-i Mülk okunur ve Haremde gece başlardı. Yüzyıllar boyunca değişmeyen bu disiplinden dışarıya mutlak bir sessizlik dışında yansıyan hemen hemen hiçbir şey olmamış; bu “mühürlü dünya”nın gizemi çözülememiştir. 

HAREME ANCAK KİRA KADINLAR VE HEKİMLER GİREBİLİRDİ 

Haremde kitabi kültür yok denecek düzeyde geri planda kalırken, elişi, saz, söz ve oyun yaygındı. Daire veya odalarına kapanmayı seven padişah eşi haseki ve ikballer için tek tutku süslenmek, takınıp takıştırmaktı. Hemen her gün berber ve kutucu ustalar saçlarını taratıp kâkül ve zülüflerine biçimler verdirirler; allık, rastık, sürme ile makyajlarını yeniletirler; saç örgülerine kıymetli taşlardan iğneler, kurdeleler takarlar; hotozlarının önüne incili sorguç, tepesine elmaslı gül (broş), altın iğne ya da ipek tülbent iliştirirlerdi. 

Kafes kuşlarını dinlemek, kedi sevmek, kalfalarına yaptırdıkları yemekleri yemek, Dürüssaade ağasının izniyle Hareme giren “kira” denen Yahudi kadınları kabul etmek, onların Bedesten mücevherlerinden getirdikleri mücevherleri beğenirse satın almak, saray bahçelerine halvete, saray dışına beylik gezmelere çıkmaksa mutluluk nedenleriydi. 

Ottaviano Bon, Haremdekilerin bohçacı kadınlarla ilişkilerini şöyle anlatır ; 

“Haseki Sultanlar padişahtan izin alırlarsa bazı Yahudi kadınlar saraya gelip yanlarına girerler. Bunlar son derece kıvraktır ve onlara ince ve ilginç iş işlemeyi (örgü örmeyi) öğretmek bahanesiyle makyaj sanatının inceliklerini gösterirler. Bir kez hadımlarla işlerini yoluna koyduktan sonra içli dışlı olurlar, hatta hasekileri nüfuzları altına alırlar… Satmak istediklerini dışarıya götürür, almak istediklerini getirirler ve böylece zengin olurlar…” 

Hareme hekim girmesi padişahın izniyle olmaktaydı. Hareme giren hekime zenci hadımlar eşlik ederlerdi. Hasta kadın baştan ayağa örtülü olur; yalnız kolu, nabız tutmak için dışarıda bırakılırdı. Eğer hasta, hasekilerden biriyse koluna ipek örtü örtülürdü. İlaçlar ise ekseriya ferahlatıcı şuruplardı. 

KÖÇEK, KALYONCA, MATRAK OYUNLARI 

Haremde yinelenen halk masalları, Leyla ve Mecnun olmak üzere Doğu kökenli klasik öykülerdi. Bir harem oyunu olan “İstanbul Efendisi”nde, bir cariyenin başına kabaktan kavuk koyup, eline sarımsak dişlerinden tespih alarak erkekler dünyası ile alay etmesi, Haremin en ilginç sergilemesiydi. Erkek giysileriyle icra edilen tavşan ve köçek oyunları, olasılıkla erkeklere ve dış dünyaya duyulan özlemin yansımalarıydı. 

“Güzellik mi, çirkinlik mi” oyunu, sofalarda sık sık yinelenen erotik figürlü çengi oyunları Harem halkını neşeye boğardı. Köçek, kalyonca, tavşanoğlanları, matrak da cariyelerce sergilenen oyunlardandı. Bu tür oyunlar, geceleri padişah için sahnelendiğinde, seçilen mekân fanuslar, fenerler, billur kandillerle donatılır; bunların etrafına renkli kağıtlar sarılarak masal dünyasına çevrilirdi. Köçek oynayan rakkaseler, kadife üstüne sırma işlemeli mintan, canfesten dibadan geniş etekler giyerler; bellerine sırma kemer bağlarlardı. 

Tavşanoğlanları oyununda ise cariyeler siyah çuhadan topuklarına kadar şalvar, yine çuhadan vücut hatlarını belli edecek kadar dar entariler giyip bellerine renkli şallar sararlar; başlarına süslü küçük külahlar geçirirlerdi. Çengi sergilemelerinde, ışıkta pırıl pırıl yanan uzun saçlar salıverilir, göğüsler de yarıya kadar açılırdı. Bu oyunun özel giysisi tül gömlek, yollu kadifeden yelek, geniş etek ve yumuşak pabuçlardı. 

Bu oyunları bazen padişahla birlikte valide sultan, kadınefendiler, şehzadeler ve sultanefendiler de izlerdi. 

I. Abdülhamit gecelerini kendi özel harem dairesinde ve Aynalı Sofa’da, cariyelerine saz çaldırıp, şarkı söyleterek çoğu vakit de, Karagöz oynattırarak geçirirmiş. Aynı padişah bir dizi ikbali varken, kıvrak oyuncu cariye Mehtab’ı beğenip koynuna almış ve beşinci kadını yapmış! 

Sıcak havalarda cariyelerin Harem açıklıklarında eğlenebildikleri saptanmış. Örneği, Dallam, 16. yüzyılın sonunda, Harem bahçesindeki bir cariye oyununu şöyle anlatır; 

“Rehberim, bir taşlıktan geçerken duvarın üstündeki kafesten bakmamı işaret etti. Kalın demirlerden yapılmış parmaklığa yaklaşıp baktım. Padişahın otuz kadar cariyesi bir bahçede top oynamaktaydılar. İlk bakışta onları iç oğlanları sandım. Fakat uçlarına ufak inci püsküller tutturulmuş omuzlarına inen saçlarını görünce eşsiz güzellikte kadınlar olduklarını fark ettim. Başlarında, yalnız tepelerini örten, altın işlemeli külahlar, boyunlarında inci dizileri, göğüslerinde mücevher gerdanlık, kulaklarında da elmas küpeler vardı. Kırmızı – mavi asker pelerinlerini andıran satenden cepken giymişlerdi. Kar gibi beyaz, tül kadar ince dizlerine kadar inen kısa şalvardan kalçaları görünüyordu. Bazılarının ayaklarında Kortuba derisinden güzel çizmeler varken bazılarının ayakları çıplaktı. Ayak bileklerinde halhallar fark ediliyordu. Onları seyretmeye öylesine dalmış olmalıyım ki sinirlenen rehberim ağzını büzerek artık bakmamam için ayağını sertçe yere vurdu…” 

(…devam edecek…) 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Sayın yazarım çok iyi gidiyor yarını sabırsızlıkla bekliyorum, saygı ve selamlar:)

Dilek Yaka 
 02.03.2011 15:28
Cevap :
Teşekkürler Dilek Hanımcığım :) Yarından sonra inşallah devamı... yazıyorum çünkü, zor oluyor iş ortamında. Saygılarımı sunuyorum, çok bekletmeyeceğim sizi söz :)  02.03.2011 16:33
 

Desenize Nilgün Hanım, Küresel Tezgâhtarlık 17'nci yüzyılda da başımızın belâsıymış! İlgiyle okuyorum, emeğinize sağlık. Selamla, derin saygıyla... MS

Mehmet Sağlam 
 02.03.2011 14:20
Cevap :
Teşekkür ederim Mehmet Bey. Ben de en az sizler kadar ilgiyle ve merakla hazırlıyorum, hazırlarken öğreniyorum. Katlıyorum yorumunuza, dünya var olduğu ve üzerinde insanlar yaşadığı sürece tezgâhlar bitmeyecek.... Saygı ve sevgilerimle.  02.03.2011 14:26
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 562
Toplam yorum
: 1939
Toplam mesaj
: 119
Ort. okunma sayısı
: 8430
Kayıt tarihi
: 30.03.10
 
 

Kişisel gelişim uzmanıyım. Yaşam Koçu, İlişki Koçu, NLP Uzmanı ve Eğitmeni, Kuantum Yaşam Koç..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster