Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Haziran '08

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
10566
 

Osmanlı devleti'nin saray teşkilatı (uzunçarşılı) kitap tanıtımı

Osmanlı devleti'nin saray teşkilatı (uzunçarşılı) kitap tanıtımı
 

kitap tanıtımı


Ord. Prof. İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI

OSMANLI DEVLETİNİN SARAY TEŞKİLATI

T.T.K. Basımevi, Ankara, 1988, 3. Baskı, 584 s.

Yazar’ın Osmanlı Devleti, Saray Teşkilatına dair birikmiş olan notlarını bir araya getirmesiyle bu eser oluşmuştur. Eser oluşturulurken Osmanlı Devleti Teşkilatı hakkında yazılmış yabancı eserlerden, vesika ve kanunnamelerden yararlanılmıştır. Osmanlı Saray Teşkilatı çok detaylı bir konudur. Bu nedenle eser teşkilatın fihristi mahiyetinde de görülebilir.

Eser beş bölümden oluşmaktadır. Birinci Bölümde; Osmanlı Padişahlarının Sarayı, İkinci Bölümde; Saltanat şiarından olan bazı merasim ve usuller, Üçüncü Bölümde; Sarayın Enderun taksimatı ve vazife sahipleri, Dördüncü Bölümde; Sarayın biyrun halkı ve vazifeleri, Beşinci Bölümde ise; Osmanlı sarayının biyrun teşkilatından olan Bostancı ocağı ve Has ahır başlıkları bulunmaktadır. Her bölüm çeşitli fasıllardan ve kısımlardan oluşmaktadır. Fasıllarda anlatılan konu hakkında detaylı bilgiler bulunmaktadır. Anlatılan konunun; Osmanlı Devleti’nin ilk zamanlarından, son zamanlarına kadar ne gibi değişimler yaşadığı da örnekleriyle anlatılmıştır.

BİRİNCİ BÖLÜM

OSMANLI PADİŞAHLARININ SARAYI

Osmanlıların ilk devlet merkezi Bursa ve İznik’tir. Orhan Bey’den sonra uzun süre devlet merkezi olan Bursa’daki saray, Osmanlı padişahlarının sarayı idi. Fatih Sultan Mehmed zamanına gelince bu saraya pek rağbet edilmeyip, sadece bahçelerine bakmak üzere bostancılar görevlendirilmiştir. Edirne’nin devlet merkezi olması Emir Süleyman zamanında başlamıştır. Osmanlı padişahları duruma göre bazen Edirne sarayında, bazen Bursa’da oturmuşlardır. Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u aldıktan sonra bir müddet Edirne’de oturmuştur. Edirne sarayının teşkilatına dair hiç kayıt yoktur. İstanbul’un fethinden sonra, Fatih Sultan Mehmed tarafından Eski Saray yaptırılmıştır. 1478 yılında Yeni Saray’ın (Topkapı) yapılmasıyla oraya taşınılmıştır. Eski Saray terk edildikten sonra, burası; vefat eden padişahların ailelerine tahsis edilmiştir. Kanuni Sultan Süleyman döneminde de yeni saray daha da büyütülmüş ve güzelleştirilmiştir. Yeni Saray (Topkapı Sarayı) da üç önemli kapı bulunmaktadır. Bunlardan ilki Bab-ı Hümayun kapısıdır. Bu kapıdan girilince büyük ve güzel bir meydana çıkılır. İkinci kapıdan yani Orta kapıdan girilince, sol tarafta has ahır bulunur. Divanı hümayuna çıkmak isteyenler de bu kapıda beklerler. Üçüncü kapı ise yani Bab-üs Saade kapısı, diğer iki kapının karşısındadır. Bu kapı da padişah, hanedanı, harem hanımları, saray erkânı ve iç oğlanların, beyaz ve siyah hadım ağalarının ikametine mahsustur. Sarayda bu kapılar dışında, Enderun ve Harem-i Hümayun kısımları da vardır. I. Ahmet döneminde ise İstanbul’un Beğlerbeği semtinde İstavruz Sarayı yaptırılmıştır.

Osmanlı Hanedanı Oğuz boylarının Bozok şubesinden Kayılara mensupturlar. Osmanlı Devletini kuran, küçük bir beylikten devletin temellerini oluşturan Orhan Bey’dir. Osmanlı Devletindeki beğlerin hükümdarlar üzerindeki hüküm ve nüfuzu, İstanbul’un fethine kadar devam etmiştir. Fatih Sultan Mehmed dönemindeki Çandarlızade Halil Paşa’nın katlinden sonra, vezir-i azamlık, vezirlik, beğlerbeğlik gibi vazifeler Türkler yerine devşirmeden yetişenlere verilmiştir. Osmanlılarda saltanat, ölen hükümdarın oğullarından birine kalırdı. Bu konuyla ilgili herhangi bir kanun yoktur. Fatih Sultan Mehmed kanunnamesinde, hükümdarın nizam-ı âlem için kardeşlerini öldürmesini kanun haline getirmiştir. II. Selim’den sonra, şehzadelerin eyaletlerde valilik etmeleri usulü kaldırılarak, içlerinden en yaşlı olanının hükümdar olması kanun haline getirilmiştir. I. Ahmed’e kadar saltanat babadan oğula geçiyordu, ancak hükümdar küçük yaşta tahta geçtiğinden saltanat varisi bir çocuğu yoktur. Bu nedenle saltanat kardeşine verilmiştir. Ülke, hükümdar ve ailesinin müşterek malı olarak görülürdü. Padişah’lar, halifelik unvanını da taşıdıklarından dolayı özel bir hürmet görürlerdi. Padişah devlet işlerinde bir karar vermeden önce divan-ı hümayunda görüşürdü. Son söz padişaha aitti. Ve padişahın kararları kanun niteliğindeydi. Şehzadeler sancaklarda bulundukları zaman, babaları vefat edecek olursa, yerine geçirilecek olan şehzadeye haber gönderilir ve yeni hükümdar gelinceye kadar padişahın öldüğü gizli tutulurdu. Şehzadeler saraya kapatıldıktan sonra da, padişahın vefatı üzerine bunların yaşça en büyük olanı tahta geçerdi.

Padişahın tabutu üzerindeki kavuğuna siyah sorguç takılırdı. Cenaze merasiminde dar-üs saade ağasından başka saray ağalarından hiçbiri bulunmazdı. Yeni padişahın cülusu tüm ülkeye duyurulurdu. Şenlikler yapılır, hutbe ve sikke yeni hükümdar namına okunup, bastırılırdı. Cülus bahşişi dağıtılırdı. Yeni padişah, kendi namına mühür kazdırırdı. Padişahlar bulundukları mahallin teftişi için tebdil gezerlerdi. Seferde bulunup bir yeri aldıkları zaman da, kendilerine teslim edilecek kalenin halkına ve müdafilerine dokunulmayacağına dair yemin ederlerdi. Padişahlar her cuma günü uygun gördükleri camilerden birine Cuma namazına giderlerdi. Cami’ye girişte de, çıkışta da tören yapılırdı. Padişahların günlerini nasıl geçirdiklerine dair vekayıname veya ruzname denilen ve padişahların günlük hayatlarını gösteren eserler vardır. Padişahın gündüzleri saray haricinde bir tarafa çıkmayacak ise harem dairesine bitişik olan mabeyin dairesinde vakit geçirirdi. Burada yanında has odabaşı ile on iki has oda ağası ve bazı ağalar bulunurlardı. Padişah bazen de sarayın bahçesindeki köşklerden birine giderek gününün bir kısmını orada geçirirdi. Osmanlı padişahlarının daimi iki türlü gelirleri vardır. Birincisi malikâneler, ikincisi bostancı başının saraya ait bostan ve bahçelerin hâsılatından her sene takdim ettiği hâsılat-ı safiye’dir. Birde her sene padişahlara cep harçlığı olarak Mısır eyaletinden gelen hazine vardır.

Eserde Osmanlı hükümdarlarının şahsiyetlerine dair çok detaylı bilgi verilmiştir. En dikkat çekicileri ise şunlardır; Bayezid, çok hareketli olması sebebiyle Yıldırım unvanını almıştır. II. Murad eğlence ile mücadeleyi en iyi dengede tutan padişahlardandır. Fatih Sultan Mehmed devrine kadar padişahlar aşiret an’a nelerine sadık kalmışlardır. Ancak Fatih, saltanat usulünü değiştirerek, halkla daha az temas etmiştir. Devlet yönetiminde devşirmelere çok yer vermiştir. II. Mehmed soğukkanlı, az vefalı ve çabuk usanıcı bir yapıdaymış. II. Bayezid de şehzadeliğinde içkiye düşkündür ama hükümdar olduktan sonra sofulaşmıştır. İlim ve sanat ehli olanları himaye ederdi. Kendisine takdim edilen eserleri okumak âdeti idi. 1512’de babasının elinden saltanatı zorla alan I. Selim’in resmi ve özel hayatı çok farklıdır. Resmi hayatında çok şiddetli ve asabidir. Uygunsuz haberler aldığında, av bahanesi ile kırlarda dolaşırdı. Yavuz’un bütün hiddet ve şiddeti, devlet işlerindeydi. İlmi ve ulemayı himaye ederdi. Kendisi de âlim ve kuvvetli bir şairdi. İlim meclislerinde çok mütevazıdir, latifeler yapar, güler yüzle hareket ederdi. Ordu üzerinde hiçbir Osmanlı hükümdarı Kanuni Sultan Süleyman kadar sevgi ve saygı uyandırmamıştır. Kanuni Sultan Süleyman babası gibi hiddetli değildir. Çok düşünceli ve temkinlidir. Azim ve iradesi kuvvetlidir. II. Selim ise validesine benzediğinden dolayı Sarı Selim olarak anılmıştır. Biraz rahatına düşkün bir hükümdardır. Bizzat ordusunun başında bulunmayan ilk Osmanlı hükümdarıdır. III. Murad saraydan çıkmamayı tercih etmiştir. Bizzat sefere de gitmediği için ordu baş kumandanlığını serdar-ı ekrem unvanıyla vezir-i azam’a bırakmıştır. Daha sonra bu usul adet olmuştur. III. Murad’ın oğlu III. Mehmed, eyaletten yani valilikten saltanata gelen son Osmanlı hükümdarıdır. Bundan sonraki hükümdarlar, şehzadeliklerinde basit bir tahsil görüyorlardı. Hükümetin idaresinde saraydakilerin müdahalesi çok fazlaydı. Osmanlı şehzadelerinin sarayda kapalı bir hayat geçirmeleri, sürekli ölüm korkusuyla yaşamaları, bu kafes hayatından da birden bire hükümdarlığa geçmeleri, üzerlerinde kuvvetli psikolojik rahatsızlıklara neden olmuştur. Örneğin; I. Mustafa’nın saraydaki perişan vaziyeti, İbrahim’in her an ölüm tehlikesi içinde geçen bir hayatı vardır. IV. Murad, orduyu disiplinli hale getirmeyi başarmıştır. Ordusunun başında seferlere katılmış, tımar ve zeamet teşkilatını ıslah etmiştir. Yönetiminde fazla şiddet kullandığı için kan dökücü olarak görülmektedir. Musiki ve eğlenceyi de severmiş. İçkiye düşkünlüğü varmış. IV. Mehmed’in av merakı vardır. Köprülüler devri denilen otuz yedi senelik dönemde, bütün işleri bunlara bırakarak avla vakit geçirmiştir. II. Mustafa da hocası Feyzullah Efendi’nin yönetime karışmasına müsaade etmiştir. III. Ahmed ise rahatı, zevk ve sefayı severdi. Zamanı helva sohbetleri, lale eğlenceleri ve mesirelerde geçmiştir. I. Mahmud devlet işleriyle bizzat meşgul olmuştur. III. Osman’ın ise; zevkten mahrum, obur, kadınlardan nefret eden tuhaf bir kişiliği vardır. I. Abdülhamid de devlet işleriyle en teferruatlı ilgilenen padişahtır. III. Selim de, Abdülhamid’in başlattığı ıslahatları daha da genişletmiştir. II. Mahmud ise; garp devletleri tarzını kabul etmiştir. Yeniçeri Ocağını kaldırmıştır. Yeni ıslahatlar gerçekleştirmiştir. Hem hattat hem de musikişinastır.

Padişahların erkek çocuklarına şehzade denilirdi. Padişah çocuklarına, Çelebi Mehmed zamanına kadar Çelebi denilmiştir. Şehzade bundan sonra kullanılmıştır. Padişahın kız evlatlarına da sultan unvanı verilmiştir. Şehzade ya da sultanın doğmasıyla, İstanbul’da toplar atılarak halka duyurulurdu. Memleketin her tarafına da fermanlar gönderilir ve her mahallin şer-i mahkemelerinde sicillere kaydolunarak toplar atılıp, şenlikler yapılırdı. Padişahların ilk oğulları doğduğunda daha özel bir tören yapılırdı. Oğullarına yaptırdıkları sünnet düğünleri de merasimle olurdu. Sünnet düğünleri on, on beş gün sürerdi. On dört yaşına gelen ve sünnet olan şehzadeye ayrı bir daire verilirdi. Babaları öldüğünde, kafes hayatı yaşayan şehzadeler sıkı kontrol altında tutulurlardı. Hiç kimse ile konuşmalarına müsaade edilmezdi. Şehzadeler kafes hayatında vakit geçirmek için mücevhercilik, kuyumculuk, tornacılık gibi sanatlar öğrenirler, yazı yazarlar ve Kur’an-ı Kerim okurlardı. Hayatları böyle inziva halinde ve daima korku içinde geçen şehzadelerin bu ızdırap verici halleri ahlaklarını da etkilemiştir. Cesaretleri kırılmış, kabiliyetleri sönmüştür. III. Mehmed’e kadar şehzadeler sancaklara gönderilir ve orada yetiştirilirlerdi. Kütahya, Manisa, Amasya sancak olarak kullanılan şehirlerden en önemlileridir. Şehzadeler arasında sık sık saltanat mücadeleleri de yaşanmıştır. Padişahlar aynı zamanda ordunun başkumandanıdırlar. Tüm seferlere orduyla birlikte padişahta giderdi. Kanuni Sultan Süleyman’ın vefatından sonra, şehzadelerin kumandanlık hizmetleri sona ermiştir. Padişaha vekil olarak seferlere sadr-ı azam kumandanlık etmiştir. Ve kendisine serdar-ı ekrem ünvanı verilmiştir.

Hükümdarlar genelde Anadolu’da ki Beyliklerin kızlarıyla evlilik yapmışlardır. Kanuni döneminde etrafta beylik ve despotluk kalmamış olduğundan veya da gerek görülmediğinden dolayı sarayda yetişmiş olan kadınlarla evlilik yapılmıştır. Bazen padişaha takdim edilen güzel kadınlarla da evlenilmiştir. Harem, kadınların ikamet ettikleri dairedir. Harem dairesindeki kadınlar, harem ağaları denilen siyah hadım ağalarının nezaretindeydiler. Saray kadınlarının en yüksek derecelisine kadın denilirdi. Bir cariye yükselerek kadın yani zevce derecesine çıktığında samur kürk giydirilir, padişahın eteğini öperdi. Ve şahsına ayrı bir daire açılarak, hizmetine cariyeler tayin edilirdi. Padişahın annesine valide sultan denilirdi. Bir Osmanlı hükümdarı vefat ettiği zaman zevceleriyle, validesi ve kızları eski saraya gönderilirlerdi. Valide sultanlardan bazıları devlet işlerine fazlaca müdahale etmişler ve birçok kanunsuzluklara yol açmışlardır. Kösem Sultan, Safiye Sultan, Turhan Sultan bu konuda en meşhurlarıdır. Osmanlı hükümdarlarının kızlarına da sultan denilirdi. Bunlar yetiştikleri zaman münasip birisiyle evlendirilirdi. Nikâhını şeyh’ül islam kıyardı. Sultanların maiyetinde padişahın emriyle tayin edilen kethüdaları vardır. Bu kethüda sultanın her türlü hizmetini görürdü. Sultanların has ya da paşmaklık adı verilen dirlikleri vardı. Sultanların kız çocuklarına hanım sultan denilirdi. Erkek çocuklarına da bey denilirdi. Bunlar genellikle saray hizmetinde ve kapıcı başılıkta bulunurlardı. Padişahın eşi çocuk doğurduğu zaman davetler verilir, törenler (beşik alayı) yapılırdı.

Harem ağaları, harem dairesinin hizmet ve muhafazasında bulunurlardı. Kızlar ağası diye de anılan Dar’üs saade ağası Osmanlı sarayının ve bütün enderun, harem-i hümayun ağalarının en büyüğü idi. Haremeyn evkafı, darüs saade ağasının nezaretinde bulunurdu. Vakıfların nezaret ve muhasebelerine de padişah adına darüs saade ağası bakardı. Sarayın birun denilen dış hizmetlerinde bulunan çadır, mehter başısı, hazinedar başı, pişkeşci başı, bezirgân başı, darüs saade ağasına tabi idiler.

İKİNCİ BÖLÜM

SALTANAT ŞİARINDAN OLAN BAZI MERASİM VE USUL

Herhangi bir Osmanlı hükümdarının, yönetimi ele almasına “tahta geçti” denirdi. Padişahların cülusları merasimle yapılırdı ve vakit kaybetmeden yeni padişaha biat edilirdi. Padişahların cüluslarında kapıkulu ocaklarına cülus bahşişi verilirdi. Saltanat makamına oturan padişah kılıç kuşanırdı. Cülusundan birkaç gün sonra büyük bir alayla Eyyub’e gider ve orada türbede kılıç kuşandıktan sonra geri dönerdi. Padişahların beline kuşatılan kılıçlar, Hz. Peygamberin, dört halifenin, eshabın ya da kendi ceddinin kılıçlarıydı. Kuşanmak istediği kılıcı padişah kendi seçerdi. Kural üzerine, Osmanlı padişahları kılıç kuşanmadan Cuma namazına çıkmazlardı.

Osmanlı sarayında cülus tebrikinden sonra en önemli merasim Ramazan ve Kurban bayramında yapılan tebriklerdir. Bu tebriklerden bir gün önce mehterhane çalınır ve arife divanı yapılırdı. Hükümdarı alkışlamak, dua ve senada bulunmak anlamını taşıyordu. Alkış, padişahın ata binip inmesinde, cenge hazırlanmasında, merasim esnasında, tahta oturması ve tahttan inmesinde, bayram tebriklerinde hep bir ağızdan dualar edilerek yapılırdı. Hükümet erkânı ve padişahların resmi kıyafetleri ayrıydı. Törenlerde kullandıkları sarıklar ve üzerine taktıkları sorguçlar da farklıydı. Mühim ve acele işlerde padişahın huzurunda kurulan divana ayak divanı denirdi. Bu divan muharebede toplanacaksa ve padişah yoksa yerine vezir-i azam vekillik ederdi. Divanda padişah dışında kimse oturmayıp, hepsi onun huzurunda ayakta durarak işin derhal bir karara bağlanması icap ettiğinden dolayı bu divana ayak divanı denirdi. Padişahların yapmaya mecbur oldukları ayak divanı, yolsuzluk sebebiyle veya askerin isyanı, halkın şikâyeti üzerine toplanırdı.

Osmanlı hükümdarlarının, kendi isimleriyle, babalarının isimlerinin bulunduğu biri zümrüt, diğer üçü altından olan yüzük şeklinde tuğralı dört mührü vardır. Hükümdar değiştikçe tuğra gibi mühürde değişirdi mühürlerden zümrüt olanı padişahta dururdu. Diğer üç mühürden birisi hükümdarın mutlak vekili olan vezir-i azama verilirdi. Diğerleri ise hasodabaşıya ve harem-i hümayun hazinedarı olan bir kadına verilirdi. Osmanlılarda padişahın imzası olarak kullanılmış olan tuğra; ferman, berat, menşur, gibi belgelerde bulunurdu. Tuğrayı çekene tuğrai, tevkii veya nişancı denilirdi. Tuğralarda hükümdarın isminden başka, babasının ismi de yazılırdı.

Liva-i saadet denilen saltanat sancakları dört iken, Kanuni Sultan Süleyman döneminde yediye çıkarılmıştır. Vezir ve beğlerbeğinin rütbe alametleri de tuğ ve sancaklardı. Sancağ-ı şerif ise peygambere ait emanetlerdendir. Siyah renktedir ve ismi ukab’dır. Sancağ-ı şerif üç kısma ayrılmıştır. Bu üç sancaktan biri padişah bizzat sefere veya Edirne’ye gittikçe hırka-i şerifle beraber götürülürdü. Padişah sefere gitmeyecek olursa sadr-ı azamı serdar yapacaksa o vakit ikinci Sancağ-ı şerif sadrazama teslim edilirdi. Üçüncü sancak ise hazinede dururdu. Sancağ-ı şerifin hizmetinde ve muhafazasında bulunanlara Liva-i Şerif takımı denilirdi. Osmanlılarda tuğ, hükümdarlık, vezirlik, beğlerbeğlik, sancak beyliği gibi askeri vazife ve memuriyet alametiydi. Vazifenin derecesine ve ehemmiyetine göre adedi çok veya az olurdu. Padişahın altı veya yedi tuğu vardır. Hareket esnasında tuğlardan ikisi veya üçü bir gün önceden giderler ve konaklanacak yerde padişah otağının önüne dikilirdi. Padişahın bulunduğu yerde de otağının önünde dört tuğ bulunurdu. Vezir-i azam ile diğer vezirlerin tuğları üç taneydi. Eflak ve Boğdan voyvodalarının ikişer ve sancak beylerinin birer tuğları vardı. Şeyh-ül islamın iki tuğu olup biri toplu ve diğeri topsuzdur. Kazaskerinde birer tuğu vardır. Osmanlı hükümdarının çadırına otağ-ı hümayun denirdi. Rengi kırmızı idi. Seferde padişahın iki otağı vardı. Birinde oturur, diğeri ise tuğlarla beraber bir gün evvel ileri götürülerek orada kurulurdu. Padişah, şehzade, vezir ve beğlerbeğinden başkaları kırmızı çadır kullanamazlardı. Fakat asıl kırmızı renk hükümdara mahsustu. Hükümdara ait bandoyu mehteran-ı tabl-u âlem denilen mehterlerin arasındaki muzıkacılar çalardı. Muzıka takımının şefine mehterbaşı denirdi.

Biti; mektup, berat, ferman yerine kullanılmış bir tabirdir. Hüküm; herhangi bir iş ve vazife için padişah tarafından verilen emre denir. Hükm-i hümayun olarak ta adlandırılır. Ferman; padişahın herhangi bir konudaki emridir. Misal; bir emir veya siparişi tavsiye eden padişah değil, vezirlerden ve devlet ricalinden biriyse misal ismi verilirdi. Nişan; hükümdarın tuğrasını yani nişanını taşıyan vesikalardan biridir. Berat; Osmanlılarda herhangi bir vazife veya hizmete yapılan tayin dolayısıyla, padişahın tuğrasıyla verilen izin belgesidir. Menşur; yüksek makamlara (vezir, beğlerbeğlik) yapılan tayinlerin beratının adıdır. Fetihname; yapılan fetihlerin, komşu hükümdarlara bildirildiği namelerdir. Ahitname; iki hükümdar veya iki kumandan arasında imzalanan mukaveleye denilirdi. Name-i hümayunlar; devletlerarası yazılan mektuplardır. Eserde bu tanımlar daha detaylı ve örnekleriyle anlatılmıştır.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

SARAYIN ENDERUN TAKSİMATI VE VAZİFE SAHİPLERİ

Yeni saray; Biyrun (hariç), Enderun (dâhil) ve aileye mahsus Harem-i Hümayun olmak üzere üç kısımdır. Her birinin kendine mahsus teşkilatı, kanunları vardır. Devşirme olarak alınıp sarayda uzun müddet hizmet ve terbiye gördükten sonra devletin çeşitli makamlarına yetiştirilen çocuklara içoğlanı denilirdi. Edirne’de devşirmeden gelenler Eski saraya yerleştirilirlerdi. Eski sarayda terbiye edilen acemiler, saray hocaları tarafından da eğitilirlerdi. Aynı zamanda silah talimi ve binicilikte öğrenirlerdi. II. Bayezid tarafından yaptırılan Galatasaray da da iç oğlanlar yetiştirilirdi. At Meydanı Sarayı, Kanuni Sultan Süleyman’ın vezir-i azamı İbrahim Paşanın zevcesine tahsis edilmiştir. Paşanın katlinden sonra burası da içoğlanı yetiştirmek için mektep haline getirilmiştir.

Yeni saray (Topkapı Sarayı) içoğlanları derece ve hizmetlerine göre çeşitli odalara ayrılmıştır. Büyük ve Küçük Odalar; bab-üs saadeden içeri girildiğinde sağ tarafta büyük oda, sol tarafta küçük oda bulunurdu. En kıdemli acemiler seçilerek, Türk kültür ve Müslümanlık kaidelerine göre yetiştirilirlerdi. Büyük ve küçük oda gılmanları dolama giydikleri için dolamalıda denilirdi. Diğer odaların gılmanları ise, kaftan giydikleri için kaftanlı denilirdi. Bu odadakiler terfi ettiklerinde bir derce yükselirler ve seferli koğuşuna nakledilirlerdi. Seferli koğuşunda da yüksek derecede tahsile devam edilirdi. Önceleri bu koğuştaki içoğlanların vazifeleri enderun halkının çamaşırlarını yıkamaktı. Fakat sonradan bir sanat mektebi haline getirilerek musikişinaslar, kemankeşler, pehlivanlar, berberler, hamamcılar yetiştirilmiştir. Kiler koğuşu; derece itibariyle seferli’nin üstüdür. Koğuşun amiri kilerci başıdır. Bunlar, padişaha verilecek yemeğin pişmesi ve sofranın hazırlanmasından sorumluydular. Saraydaki odalarla, mescide ait mumları da bunlar tedarik ederdi. Hazine koğuşu; kiler koğuşundan bir derece yüksektir. En büyük amirleri hazinedarbaşı’dır. Hazineliler, enderun hazinesi muhafazaya memurdular. Hazinedarbaşı, seferde padişahın yanından ayrılmazdı. Padişahı korumakla görevliydi. Hükümdar Cuma namazına çıktığı zaman, gideceği camiye daha önceden gidip hükümdarın namaz kılacağı seccadesini serer, seccadeye yüzünü sürerek padişahın yüzüne zarar verecek şeylerin bulunmamasına dikkat ederdi. Has odayı, Fatih Sultan Mehmed yaptırmış ve buranın hizmetine otuz iki içoğlanı vermiştir. Hırka-i şerif dairesini de Yavuz Sultan Selim yaptırmıştır. Has odalıların asıl vazifeleri hırka-i şerif dairesinin süpürülmesi, oradaki mushafların ve kitapların tozlarının alınması, mübarek gecelerde öd ağacı yakmak, gül suyu serpmek, parmaklık, şamdan ve diğer eşyaları parlatmaktı. Hizmetlerini de nöbetle yaparlardı. Has odada en büyük görevliler derece sırasına göre, has odabaşı, silahdar, çuhadar, rikabdar, tülbend gulamı ve miftah gulamı idi. Has odaya bağlı meslek grupları çok geniştir. İbrikdar, müezzin, sır kâtibi, sarıkçıbaşı, kahvecibaşı, tüfenkcibaşı, berberbaşı, tırnakçı gibi mesleklerde vardır. Saraylarda hizmet eden ve çeleb adı verilen içoğlanların saray ve saray dışındaki hizmetlerinin tayinine “çıkma” tabiri kullanılırdı.

Ak-ağalar içerisinden seçilen kapı ağası, bab-üs saadenin amiriydi. Kapı ağası bütün sarayın en büyük şefiydi. Padişahın seferde ve camiye çıkışlarında yanında bulunurdu. Sadece padişah göçte ve avda bulunduğu zaman sarayda kalırdı. Dışarıda nasıl sadr-ı azam padişahın mutlak vekili ise sarayda da kapı ağası mutlak vekilidir.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

SARAYIN BİYRUN HALKI VE VAZİFELERİ

Sarayın bab-üs saade haricindeki teşkilatına, yani sarayın dışına biyrun denirdi. Biyrun teşkilatına ait tayinler sadr-ı azam tarafından yapılırdı. Ulema sınıfına mensup saray mensupları dört kısımda incelenirdi. Padişah hocaları; padişahlar şehzadelikleri zamanında ders aldıkları hocalarını padişah olduktan sonra hünkâr hocalığına tayin ederler ve bunlara yüksek ilmiye rütbesi verirlerdi. Padişah hocalarından bazıları hükümdarın verdiği mevkii ve nüfuzundan faydalanarak devlet işlerine müdahale etmişlerdir. Hekim başılar, saray doktorlarının, cerrah ve göz hekimlerinin amiriydi. Hekim başılar, diğer cerrahları teftiş ve imtihan ederdi. Tabip olmak isteyenler, tıp ilmine dair eserleri okuyup, bir tabip den de ders alıp, staj gördükten sonra sınava tabii tutulurlardı. Böylelikle tabip icazetnamesi almaya hak kazanırlardı. Padişah vefat edip yerine yeni biri geçince hekimbaşı görevden alınırdı. Cerrah başılar, şehzadelerin sünnetlerini yapardı. Ayrıca saraya alınacak hadım ağalarının muayenelerini de yapardı. Kehhal başı ise saraydaki göz hekimlerinin başıdır.

Padişahın cülusu, harp ilanı, ordunun hareketi gibi önemli konularda karar vermeden önce uygun vaktin ne zaman müneccimlere sorulurdu. İlmiye sınıfından olan müneccim başı ile ikinci müneccimin tayinleri hekimbaşı tarafından yapılırdı. Müneccim başıların önemli vazifelerinden biri takvim düzenlemesidir. Hünkâr imamları ise padişaha namaz kıldırırdı. Bu imamlar en aşağı derecede de olsalar kendilerine müderrislik verilirdi. İmamlar sarayda nöbetle padişaha namaz kıldırırlardı. Cuma namazlarını da padişaha vekâleten padişahın gittiği camide kıldırırlardı. Hünkâr imamı olabilmek için güzel sesli, okumuş ve biraz musiki bilmek gerekirdi.

Saray hizmetinde bulunan dört emin vardır. Şehremini; saray ve hükümete ait tamirat ve bina işleriyle uğraşırdı. Ayrıca Galatasarayı ve İbrahim paşa sarayının yiyecek ve giyeceklerini sağlar, harem-i hümayunun maaş ve masraflarını da karşılardı.16. asrın son yarısında ise Osmanlı hudutlarından içeri giren elçilerin devlet merkezine kadar yol masraflarını temin ederdi. Şehremini’nin derecesi yüksekti ve terfi ederse defterdar olurdu. 1831 tarihinde şehreminliği ile mimarbaşılık birleştirilerek Ebniye-i hassa müdürlüğü oluşturulmuştur. Ve şehreminliği kaldırılmıştır. Matbah-ı amire; bütün saray erkânının yani enderun, biyrun kısımlarının, divan-ı hümayun erkânının, kapıkulu efradının ve divana gelen herkesin yaklaşık olarak dört beş bin kişinin her gün yemeklerini pişirirdi. Matbah-ı amirenin levazım müdürüne matbah emini denirdi. Bundan başka matbah emini muavini ile büyük masraf kâtibi, küçük masraf kâtibi olmak üzere iki kâtip ve matbah-ı amire kilercisi ile maiyetinde usta ve kalfalar vardır. Bütün alışverişten matbah emini sorumluydu. On yedinci asır ortalarında, matbah-ı amire aşçı ve hademeleri 1370 kişiydi. Matbah-ı amirenin, masraf, kiler, maaş, ihracat gibi her türlü kayıtları günlük, aylık ve senelik olarak defterlere kaydedilirdi. Darphane emini; Osmanlı devletinin İstanbul’da para bastırmış olduğu daire ve imalathaneye darphane denilirdi. Darphanenin ihtiyacı olan altın, gümüş ve bakır memur ve mültezimler aracılığıyla temin edilirdi. Para basılması, darphane emininin idaresinde bulunan İstanbul darphanesinde yapılırdı. Darphane eminliği senelik değiştirilen memuriyetlerdendi. Darphane sahib-i ayarlığı da önemli görevlerdendir. Sahib-i ayar darphanede kesilen muhtelif cins paranın vezin ve ayarlarını tespit ederdi. Arpa emini; Saray ahırına mahsus ot ve arpa ile hayvanların ihtiyaçlarını temin ederdi. Arpa emininin emri altında çalışan “arpacı” adı verilen görevliler vardır. İstanbul’a gelen elçi, beğlerbeği, sancak beyi gibi misafir ve memurların atlarına, arpa emini vasıtasıyla kuru ot ve arpa tedarik edilirdi. Emir-i âlem; saltanat sancaklarıyla, mehterhane takımından sorumludur. Padişah sefere giderken, saltanat sancakları bunun nezareti altında giderdi. Emir-i âlem sancakların önünde yürür ve ak âlem denilen beyaz sancağı taşırdı. Padişahlar seferi terk ettikleri zaman, mir-i âlemin seferde sancak taşıması usulüde kalkmıştır. Hükümdar tarafından vezir, beğlerbeği, sancakbeyine verilen sancak ve tuğlar, mir-i âlem vasıtasıyla verilirdi. Mir-i âlem, saraydaki özengi ağalarının yüksek derecelisi olduğundan bayram tebriklerinde Kırım han zadelerinin tebrikinden sonra el öperdi. Ayrıca alay günlerinde padişahın atının dizgisini emir-i âlem tutardı. 1832’de emir-i âlemin vazifesi birinci mirahura verilmiştir. Kapıcılar kethüdası; sarayın bab-ı hümayun ve orta kapısını bekleyen bütün kapıcıların amiridir. Divan-ı hümayunda bulunarak ayakta hizmet eder ve padişahla sadrazam arasındaki görüşmelere vasıta olurdu. Padişahlar Cuma ve bayram namazlarına gitmek için dışarı çıktıklarında halk tarafından takdim edilen arz-ı halleri kapıcılar kethüdası alırdı. Kapıcılar kethüdasının emrinde, kapıcılar ve kapıcı başılar bulunmaktadır.

Divan-ı hümayun Çavuşları; mahkeme işlerinde mübaşirlik ederlerdi. Tahsilât işleri için eyaletlere gönderilirdi. Gedikli çavuşlar; yabancı devletlere çeşitli görevler için gönderilirlerdi. Divan çavuşları on beş bölüğe ayrılmıştır. Ve her vakit bunlardan bir bölük sarayda nöbetçi olarak bulunurdu. Çavuş başı, halkın arz-ı hallerini divana takdim ederdi. Divanın tertip ve düzenini sağlamakta bunların göreviydi. Çavuş başıya bağlı olan çeşitli memuriyetler vardır. Çavuşlar Kâtibi, Çavuş başı Kisedarı, Çavuşlar bölük başıları, Cebeci çavuşu, Kılavuz çavuş, Duacı çavuşu gibi.

Şikâr Ağaları, padişahların maiyetlerinde, rikab ağalarından olan ve kendileriyle av yapan bir zümrenin amirleridir. Bunlar; Çakırcı başı, Şahinci başı ve Atmacacı başı’dır. Enderun erkânından olan doğancı başı av esnasında padişaha en yakın olanıdır.

Müteferrika ise hademe demektir. Hükümdarların maiyetinde olduğu gibi vezirlerin ve diğer başka hizmetlerinde müteferrikaları vardır. Padişah, müteferrikalığı en itibarlı ve şerefli hizmetlerden olduğu için bu göreve seçme kimseler alınırdı. Hükümdar dışarı çıktığı ve Cuma namazına gittiği zaman, müteferrikalar önünde giderlerdi. Padişah sefere giderse bunlarda giderdi. Seferde bulundukları zaman enderun hazinesinin muhafazasından sorumluydular. Müteferrikaların başına müteferrika başı denilirdi.

Sefere gidilmeden önce, yol üzerindeki dağ, tepe ve ormanların temizlenmesinden baltacılar sınıfı sorumludur. Ayrıca, sefere giderken çadır kurmak, kaldırmak, yol açmak, yük kaldırıp indirmek gibi hizmetleri de yapıyorlardı. Baltacılar, Eski saray baltacıları ve zülüflü baltacılar olmak üzere iki kısımdır. Eski saray baltacıları, sarayda çeşitli hizmetler verirlerdi. Padişah’ın ailesi de sefere gidecek olursa onların güvenliğini sağlarlardı. En büyük amirleri darüs-saade ağasıydı. Ondan sonra baltacılar kethüdası ile bölükbaşı ve oda başıcılar gelirdi. Zülüflü Baltacılar sarayda kalırlardı ve hizmetleri diğerlerinden farklıydı. Has oda ağalarına hizmet ederlerdi. Kıdemli ve kıdemsiz olarak iki sınıfa ayrılırlardı. Bab-üs saadede, vezirlerle kazaskerlerin oturdukları mahallin ve divanhanenin süpürülmesi, açılıp kapanması ve muhafazası zülüflü baltacılara aitti.

Osmanlılarda peykler, yaya postacı sınıfıdır. Vücutça zayıf ve çeviktirler. Fevkalade koşarlardı. Padişahın emirlerini süratle, istediği yere götürürlerdi. Padişah merasim ve alaylarda dışarı çıktığı zaman maiyetinde otuz peyk, hususi gezintilerinde ise on iki peyk bulunurdu. Peyklerden biri terfi ederse kapı kulu süvari bölüklerinden, sipah bölüğüne verilirdi. Peykler kapı ağasına bağlıdırlar ve büyük zabitlerine peyk başı yahut ser peykan-ı hassa denilirdi. Peykler Hicaza giden hac kafilesinin, hacdan geri döndüğünü padişaha müjdelerdi. Bu müjdelerinin karşılığı olarak da bahşiş alırlardı. Şatırlar ismi verilen bir grubun vazifeleri peyklere benzerdi.

Yeniçeri Ocağına mensup olan solaklar, seferlerde hükümdarı muhafaza etmekle görevliydiler. Mehterhane-i tabl-u âlem denilen bayrak ve mehterhane takımları iki sınıftı. Bunlardan sancaktarlar bir bölük halinde olup, sayıları otuzla kırk arasındaydı. Mehterhane takımı ise altı bölüğe ayrılmış olup, sayıları altmış üç kişiydi. İlerleyen yıllarda bunların sayılarında artış görülmüştür. Kösler, yalnız padişah mehterlerinde bulunurdu. Sadrazam ve diğer vezirlerin mehterlerinde kösleri yoktur. Padişah sefere gidince mızıka takımı; saltanat sancaklarının arkasında durup, konak yerine gidene kadar çalarlardı. Mehterhane-i hümayun, padişahın çadırını da muhafaza ederdi. Mehterhane-i hayme-i hassa denilen çadır mehterleri, dört bölük halindeydi. Toplam sayıları otuz sekiş kişiydi. Ve amirlerine hayme mehterbaşısı denirdi.

BEŞİNCİ BÖLÜM

OSMANLI SARAYININ BİYRUN TEŞKİLATINDAN OLAN BOSTANCI OCAĞI VE HASAHIR

Bostancılar, padişahlara ait bahçe ve bostanlarda, saray hizmetinde kullanılan kayıklarda hizmet eden, geniş teşkilatlı bir ocaktır. Bostancı ocağında bulunanlar sarayın has bahçesinde ya da saray haricindeki diğer bahçe ve bostanlarda yahut da kayıkhane ve kayıklarda ve bostancı başıya bağlı diğer ocaklarda hizmet ederlerdi. Bahçe ve bostan işleriyle uğraşan bostancılar, has bahçe ve hassa bostanları efradı olarak iki kısımdır. Saray haricindeki bahçe ve bostanlarda çalışan bostancılar ise usta denilen başlarının nezaretinde çalışırlardı. İstanbul bostancı başısı her sene idaresi altındaki has bahçe ve diğer bahçelerde yetiştirilerek satılan mahsullerin defterini tutardı. Bu defterde mahsulün satılan parası gösterilip, buna karşı yapılan masraf, bostancıların bahşişleri gösterilirdi. Bütün bu masraflar çıktıktan sonra kalan gelir padişaha verilirdi. Bostancılar arasındaki kayıkçı bölükleri, padişahla saray erkânının, valide sultan ve sultanların kayıklarını çekerlerdi.

Bostancılar arasında haseki ismiyle anılan bir sınıf vardır. Bunların kıyafeti diğer bostancılardan farklıdır. Padişah bir yere gittiğinde muhafızlık ederlerdi. Hizmet amacıyla bostancı başı tarafından çeşitli vilayetlere gönderilirlerdi. Hasekilerin, baş haseki, kireççi başı, balık emini, şarap emini gibi çeşitli ağalıkları da vardır. Bostancı ocağının en büyük görevlisi bostancı başıdır. Sarayda sakal salıvermesine müsaade edilen tek kişidir. Sahillerin muhafazasından sorumludur. Ayrıca İstanbul civarındaki suların ve ormanların teftişini de yapardı. Devlet ricalinden biri idam edilecek olursa, bunun idamına bostancı başı memur olurdu. Bostancı başılar mutlaka kendi ocaklarından yetişerek bu göreve yükselirlerdi.

1826 yılında Bostancı ocağında yeni bir düzenleme yapılmıştır. Bostancılar Asakir-i Hassa ismiyle bir binbaşının kumandasına verilmiştir. Böylece bostancı ocağı askeri bir grup olmuştur. Kendilerine tahsis edilecek kışlada oturup, sarayın güvenliğini sağlayacaklardı.

Has ahır (ıstabl-ı Amire), saray hayvanlarına bakar, bunların takımlarıyla, hususatıyla uğraşırlardı. Buranın en büyük amiri Emir-i ahurdur. Hükümdar ve maiyetindekilerin atlarına, at oğlanları (seyisler) bakarlardı. Padişah sefere gittiği zaman atlarını, develerle çadırları, hazineyi, silahları taşıyan beygirleri bunlar idare eder, bakımlarını yaparlardı. Saraçlar da has ahır halkındandı. Has ahıra ait; eğer, koşum takımlarını yaparlardı. Nalbantlar ise üç sınıftılar. Bir sınıfı hayvanların hastalıklarına bakarak baytar vazifesi görürlerdi. İkinci sınıfı; güçlü kuvvetli gençlerden oluşurdu. Nal ve çivi döverlerdi. Üçüncü sınıf da nalları çıkarıp, yenilerlerdi. Harbendeler (katırcılar) katırlara bakarlardı. Deveciler de develerle ilgilenirlerdi. Yundciyan ise kısrak hademeleridir. Bunlar, hassa davarlarını güdüp, terbiye ederdi. Ağıllarını ve gölgeliklerini yapar, otlarını biçerek saklardı. Voynuklar, has ahır ve çayır hizmetinde kullanılmak üzere gayri Müslimlerden ve bilhassa Bulgarlardan oluşturulmuş askeri bir sınıftır. Has ahırda, kıymetli eğer takımlarının saklandığı bir raht haznesi ve hazineleri vardı. Hükümdara mahsus yapılan kıymetli at ve eğer takımları bu hazinede saklanırdı.

SONUÇ

Saray teşkilatı içerik olarak çok geniş bir alanı kapsar. Ve devletin kuruluşundan, yıkılışına kadar sürekli değişim göstermiştir. Osmanlı tarihi içerisinde, padişahın yaşayış tarzı, sarayların bölümleri, sarayda hizmet eden görevlilerin özellikleri ve sorumlulukları, sarayda yaşayan diğer insanların yaşayış tarzı, saraydakilerin giyim kuşamları, beslenmeleri, günlerini nasıl geçirdikleri gibi pek çok detaylı bilgi saray teşkilatı içerisinde incelenmiştir.

Eserde tüm konular, bir takım vesikalardaki, defterlerdeki ve seyahatnamelerdeki bilgilerin toparlanmasıyla anlatılmıştır. Ayrıca her dönemde saray hakkında yazılmış yabancı eserlerden de faydalanılmıştır. Konuların genelinde bol örnek kullanılmıştır. Hatta bahsedilen hikâyelerde tüm detaylar anlatılmıştır. Eserin dip notlarında çok zengin bilgiler bulunmaktadır. Çeşitli belgelerden konuyla ilgili yapılan alıntılarda dip notlarda detaylı bir şekilde verilmiştir. Yazar, kendi bildiği olayları ya da canlı şahitlerden birebir dinlediği olaylardan da dip notlarda bahsetmiştir.

Osmanlı tarihini doğru anlamak için Saray Teşkilatını bilmek çok önemlidir. Çünkü padişahlar hakkında ayrıntılı bilgi, divan-ı hümayunun üyeleri ve özelliği hakkındaki bilgiler ve daha birçok detaylı bilgi ancak saray teşkilatının doğru öğrenilmesiyle mümkün olur. Bu açıdan eser önemli bir kaynaktır. Her konuya değinilmeye çalışılmıştır.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Ciddi araştırmalar fazla okunmuyor. Yerinizde olsam başlıkları söyle atardım. " Osmanlı sarayında eğlence hayatı" , " Padişah macunu tarifleri" ," Haremde sex" .Selamlar.

Mehmet Oyan 
 25.06.2008 14:18
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 7
Toplam yorum
: 6
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 3585
Kayıt tarihi
: 31.01.08
 
 

Yozgatlıyım. Tarih öğretmeniyim. Yükseklisansımı yaptım ve akademik kariyerime devam etmek istiyorum..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster