Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Ağustos '14

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
226
 

Osmanlı'nın "bozuluş ve kargaşa" dönemi.

Osmanlı'nın "bozuluş ve kargaşa" dönemi.
 

* Bizim neslin tarih bilgisi.

Benim öğrencilik yıllarımda aldığım tarih eğitimi, Osmanlı'nın kuruluşuyla başlar, Balkanları ve İstanbul'u fethettikten sonra Avrupa ovalarında at koşturur, Viyana'ya kadar gider orada biterdi. Arada biraz da "Plevne Müdafaası" ve "Kanije Savunması" konuşulurdu. Birisi neden "müdafaa" da öteki  "savunmaydı" derseniz, bilmiyorum.

Fatih'in İstanbul'u alarak Devletin iki yakasını bir araya getirdiğini neden sonra öğrendik. Osmanlı'nın öncelikle Bizans'ın zayıflamasıyla Balkanlarda ortaya çıkan boşlukta geliştiğini, İstanbul'u fethe giden ordunun Edirne'den yola çıktığını, o çağın karmaşık vasallık sistemi sonucu ordunun içinde bağlı devletlerden gelen çok sayıda Hristiyan askerin de olduğunu, surları yıkan topların Macar bir top ustası tarafından döküldüğünü okuyunca o çağın resmini doğru algıladığımızdan endişe etmeye başladım.

Öncelikle bilmemiz gereken; Fatih'in atının kuyruğunu kendi elleriyle bağladığı değil, 21 yaşındaki bir insanın nasıl böylesine stratejik dehaya sahip olabildiği olmalıydı.

Fatih'in İstanbul'u kuşatma kararını alırken topladığı iki savaş divanındaki tartışmalar, bugün bile, devletin önemli kararlarının nasıl alınması gerektiğine örnek teşkil eder.

Kanuni gururumuz ve övünç kaynağımızdır ama biz O'nun neden Şarlken ile savaştığını, çağdaşı diğer Avrupalı Kralların kimler olduğunu bilmezdik.

Bilseydik 8nci Henri'nin de çağdaşı olduğunu, kendi mezhebini (Anglikanizm) kurduğunu, Kanuni'nin Kutsallığını Papa'dan alan (dini) Roma-Cermen İmparatorluğunu zayıflatmak için kendisini desteklediğini, İngiltere'nin Avrupa'nın ilk milli devletlerinden birisi olduğunu, Papa'nın 2014 yılında, 500 yıl sonra, barışmak için neden İngiltere'ye gittiğini bilirdik.

Neye niyet niye kısmet. Omuz verdiği bir milli devletin yüzyıllar sonra İmparatorluğunun yıkılmasında başrolü oynayacağını Kanuni nereden bilecekti ki.

Neyse biz yine benim neslimin tarih öğrenme sürecine dönelim.

Osmanlı tarihine olan ilgimiz ve bilgimiz Kanuni ile biterdi. O'ndan sonraki padişahların adını bile bilen yoktu. İsterseniz siz de kendi kendinize sorun.

Kanuni'den sonra 100 yıllık bir sıçramayla kendimizi Viyana'da, Viyana'dan sonra da 200 yıllık bir başka sıçramayla işgal altındaki İstanbul'da bulurduk.

Bu arada Osmanlı çağının dışına düşmüş, yaşama gücünü kaybetmiş, çözülmüş, ahalisi sefalet içinde, okuma-yazma dahi bilmeyen, hurafelerle yaşayan, yönetenlerin sanayi devrimi karşısında ne yapacağını bilemediği bir devlete dönüşmüştü.

Nasıl olmuştu da temeli adalet ve kültür olan bir koca imparatorluk, bu değerleri dışlayarak, içinden çürümüş ve yok olmuştu? Ondan alınacak hiç mi ders yoktu? İşin ucu bugüne de dokunabilir miydi acaba?

O yıllarda olanları neden yok saymıştık?

Muhtemelen iki nedenden ötürü.

Birincisi o dönemdeki yanlışlık ve olumsuzlukları ecdadımıza yakıştıramadık. Dillendirirsek genel olarak ecdadımıza saygısızlık etmiş oluruz diye düşündük. Resmi tarih de o yılları es geçmişti nasılsa. Ört üstünü gitsin dedik herhalde milletçe.

İkinci neden geleneksel sebep-sonuç ilişkisi kurmama alışkanlığımızdır. Kültürümüz belli olayların belli sonuçlar doğuracağını kabul etmemize pek izin vermiyor. Örneğin; adaletten uzaklaşan her toplum güç kaybeder. Biz işimize geldiği zaman adaleti görmezlikten gelebiliyoruz da bunun doğal sonucunu, güçsüzleşmeyi, görünce nedense şaşırıyoruz.

Tarih bir sebep-sonuç ilişkileri yumağıdır. Bu ilişkileri görmemizi sağlayanlar tarihçilerdir.

Neyse ki artık bizim de tarihçilerimiz ve tarih kitaplarımız var. İsteyen herkes tarih okuyabiliyor. Okullarda verilen dar kapsamlı ve amaçlı tarih bilgisiyle yetinmek zorunda değiliz.

Emeklerini bizimle paylaşan tarihçilerimizin hepsine selam ve saygılar.

Diyebilirsiniz ki ne önemi var tarihi okumanın veya bilmenin.

İsteğe bağlı. 

Derler ki; geleceği görebilme gücümüz geçmişte ne kadar uzağa bakabildiğimizle doğrudan ilgilidir.

Her sosyal oluşumun kökü asırlar öncesine varan sosyal birikimlerin içinde saklıdır.

Ülkemizde genel olarak, tarihi gerçeklerle tam örtüşmeyen, hayali bir Osmanlı algısının olduğunu düşünürüm. Bu algı bir övünme ve teselli konusu olarak kaldığı sürece kimseye bir zararı yoktur. Ancak bu hayali algıya dayanarak iç ve dış politika kurgulanırsa, tarihin sert ve acımasız gerçekleriyle örülmüş duvarına çarparak ülkeye zarar verebilir diye endişe ederim.

Osmanlı tarihi uzmanlarından Sn. Halil İNALCIK ,"Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar" adlı eserinin birinci cildinde küçük bir beyliğin nasıl imparatorluğa dönüştüğünü anlatmıştı.

Yeni yayınladığı ikinci ciltte ise bozulma ve kargaşayı anlatmaktadır.(1)

Diğer bir deyişle tarihimizin görmezden geldiğimiz yıllarının bir kısmına (1603-1656) ışık tutuyor.

Ben de bu geniş çalışmada yer alan olayların en çarpıcı olanlarına dikkat çekmek istedim. Kitaptan aynen alıntı yapmak yerine kitabın bana söylediklerini, araya kendi değerlendirmelerimi de katarak yazdım. 

Umarım emeğe saygısızlık etmemişimdir.

Her iki cildi de bir temel kitap olarak kabul edip, tekrar tekrar okumasını herkese tavsiye ederim.

* Padişahlık otoritesinin kaybolması.

Bilindiği gibi Osmanlı'nın şehzadeleri genç yaşta sancağa çıkardı. Şehzade orada yönetim tecrübesi edinir, kendisini tahta hazırlardı.

1603 yılından başlayarak sancağa çıkma uygulamasına son verilmiş, şehzadeler sarayda "kafes" denilen dairede hapis tutulmaya başlamışlardır. Dış dünya ile ilişkileri kesilmiş, haremde cariyeleriyle yaşayıp, kuyumculuk gibi işlerle uğraşarak vakit geçirmişlerdir.

Kafeste günler, belirsizlikten kaynaklanan korku ve acı içinde geçermiş. Önceden belirlenmiş kurallara dayanan bir veraset sistemi olmadığı için, saltanata mı ölüme mi gideceklerini bilmeyen şehzadelerin psikolojileri bozulurmuş.

40 yıl kafes hayatı yaşayan 2nci Süleyman, taht için kafesten çıkarıldığında, tahta çıkarılacağına inanmamış, öldürüleceğini varsayarak "her gün ölmektense bir gün evvel ölmek yeğdir" diye ağlayarak, ölmeden önce iki rekat namaz kılmasına izin verilmesi için yalvarmıştır.

2nci Osman on beş, 1nci Ahmed on üç, 4ncü Murad on iki, 4ncü Mehmed yedi yaşında tahta oturmuşlardır.

Çocuk sultanların tahta çıkması Valide Sultanlara devleti yönetme imkanı vermiştir. Devlet 100 yıla yakın bir süre valide sultanlar tarafından yönetilmiştir.

1nci Mustafa ve 1nci İbrahim aklen zayıf insanlar olarak tahta çıkmışlardır.

1nci Mustafa on dört yıl kafeste yaşamış, iki kez tahta çıkmıştır. Birinci seferinde üç ay içinde tahttan uzaklaştırılmıştır. İkinci saltanatı bir yıldan fazla sürmüştür. İkinci saltanatı sırasında aklının başında olup olmadığının anlaşılması için, validesinin rızasıyla kendisine;

"adın nedir", "kimin oğlusun", "bugün nedir" soruları sorulmuş, cevap alınamayınca saltanat sürmesinin caiz olmadığına karar verilerek tahttan indirilmiştir.

1nci İbrahim'in tahta davet edilmesinde de benzer olaylar yaşanmış. Öldürüleceğini sanan şehzade odadan çıkmamakta direnmiş, zorla çıkarılmış.

Sultan İbrahim devlet işleriyle ilgilenmezmiş. Vaktini haremde eğlenceyle geçirirmiş. Kafeste psikolojisi bozulduğu için kendisini Cinci Hoca diye birine okutup üfletirmiş. Cinci Hoca zamanla o kadar güç kazanmış ki bütün üst düzey makamlar O'nun kanalıyla elde edilir olmuş. Çok rüşvetçiymiş. Öyle çok rüşvet almış ki hazine darda kalınca kendisinden yardım istenmiş, vermemiş. Padişah değişikliğinden sonra mallarına el konmuş kendisi de idam edilmiş.

Padişah Sultan İbrahim devlet hazinesini talan etmiş. Saçıp savurmuş. En sonunda "mücevher kayık" yaptırma girişimi saltanatına ve canına mal olmuş.

Padişah gününü gün ederken Venedik gemileri Boğazı kuşatmış, donanma Ege'ye çıkamamakta, çıkmayı denediğinde bozguna uğrayıp dağılmaktaymış.

İstanbul bir nevi kuşatma altındaymış.

1656 yılında büyük fedakarlıklarla oluşturulan güçlü bir donanma Boğaz'dan çıkmış. Donanmada yeteri kadar deniz askeri olmadığı için Anadolu'dan başıboş köylülerden asker yazılmış. Hazinede para olmadığı için bu askerlerin gündelikleri seferde verilecekmiş.

Bu askerler donanma Ege'ye çıkmadan kaçmışlar.

Çanakkale Boğazı dışında bekleyen Venedik donanması saldırınca gemilerde yeterli asker olmadığından sonuç tam bir hezimet olmuş. Gemilerin çoğu batmış. Batmayanları rüzgar sahile sürüklemiş. Kalan askerler de gemileri öylece bırakıp kaçmış.

* Padişah'ın otoritesini kimler kullandı.

Padişah'ların otoritelerini kuracak ve kullanacak güce sahip olamadığı durumlarda, Yüksek otoriteye Harem, Yeniçeri Ocağı ve Ulema sahip çıkmaya çalışmıştır.

Anılan üç ana güç unsuru arasındaki mücadele tam bir kargaşaya yol açmıştır. Zaman zaman ittifakların yaşandığı dönemler de olmuştur. Kösem-Yeniçeri Ağaları ittifakı buna örnektir.

Şehzadelerin tutulduğu kafese en yakın olan ve anahtarı elinde bulunduran Valide Sultanlar ölen padişahın yerine tahta geçirmek istedikleri şehzadeye hemen ulaşabildikleri için yeni padişahı belirlemede avantajlıymışlar.

Ancak bu avantaj yeniçeri ağaları tarafından zaman zaman zor kullanılarak bozulurmuş. Kösem Sultan döneminde padişahın yeniçeri ağaları tarafından belirlendiği uzunca bir dönem yaşanmıştır. Yeniçeriler ve Sipahiler her daim isyan halindeydiler. Padişah'ları sık sık ayak divanına (karşılarına) çıkmaya zorlamakta, veziriazamlar da dahil olmak üzere kendi çıkarlarına karşı çıkan devlet görevlilerini ortalıkta parçalamaktadırlar.

Padişahlar bazen vezirlerini de feda etseler kendilerini kurtaramamışlardır.

Bozulan devlet düzeni sonucu dört padişah tahttan indirilmiş, ikisi boğularak öldürülmüştür.

Ulema, isyancıların devlete yönelik hareketlerini her defasında fetvalarıyla destekleyerek isyana meşruluk sağlamıştır. Ulema bu yolla kendi geçim kaynaklarını ve ayrıcalıklarını arttırırmış.

Savaşan ve savaşacak askerlere verilmesi gereken toprak gelirleri, hak etmeyen kişilere; askerlikle ilgisi olmayan ve bir tek atı bile olmayan hatırlı kişilere atlarını beslemeleri için "arpalık" olarak verilmiştir.  Günümüzde de halen kullanılan "arpalık" deyimi buradan gelmektedir.

Derler ki; seferlerde on tımara bir adam görünmezken, mahsul zamanında bir tımara on adam sahip çıkarmış.

Sonuçta asker savaşmaz olmuş.

Savaşsa da yivli tüfek kullanan Avusturya askerleri karşısında ok ve yayın etkinliği kalmamış.

"Tüfek icat oldu mertlik bozuldu" deyişi bu durumu anlatır.

Valide sultanlar, bir sancağın değil bir eyaletin gelirlerini bile tümden harem kadınlarına verebilmişler. Geliri hak etmeden tasarrufu altına alan saraya yakın hatırlı kişi zalim bir vergi toplayıcı bularak ahalinin üstüne salarmış. Toplayıcının zalimi makbulmüş çünkü becerikli kabul edilirmiş, adaletli davranan çok vergi toplayamadığı için makbul sayılmazmış.

"Becerikli" vergi toplayıcısı bu görevi kapmak için faizle aldığı rüşvet parasını çıkarmak için köylünün iliğini kemiğini sömürürmüş.

Tüm memuriyetler açıkça ve açık arttırmayla rüşvet karşılığı satılırmış.

Adalet de ne ola ki? Para lazımmış para.

Ağır ve haksız vergilerle ezilen köylü, evini yakıp toprağını bırakarak kaçmaya başlamış.

Sultan Murad,1635 baharında Revan seferine giderken Anadolu köylerinin nasıl harap olduğunu gözleriyle görmüş.

Bu köyler Kurtuluş Savaşına kadar daha da yoksullaşarak yaşamıştır.

Nasıl bir cevherimiz varmış ki, millet olarak, bu harabiyette  bile özümüzü koruyabilmiş ve yoktan bir kurtuluş yaratabilmişiz. "Türk Mucizesi" dedikleri bu muydu acaba?

Kaçaklar İstanbul'a gelip han odalarında yaşarlarmış. Asayişsizlik almış yürümüş. Bu insanları İstanbul'dan atmak için 1650 yılında bir düzenleme yapılmak istenmiş. Öyle bir kargaşa olmuş ki vazgeçilmiş.

Maliye iflas ettiği için devletin iki-üç senelik gelirleri önceden toplanıp harcanırmış.

Devletten bir iş alan, bunu daha fazlasıyla başkasına satarak devreder, iş dört-beş kişiye devredilince fiyat yükseldiği için son alan kişi ancak verdiği parayı çıkarabilir, devlete bir şey kalmazmış.

Taşeronluk o zaman da varmış desek yanılmış olur muyuz acaba?

* Bir Padişah'ın acı sonu.

Sultan 2nci Osman'ın (1618-1622) acıklı hikayesi padişahın saygınlığının maalesef nasıl ayaklar altına alınabildiğine kötü bir örnek teşkil eder.

1621 yılındaki Hotin seferinde Yeniçeri savaşmaz ve itaatsizlik eder. Padişah Anadolu'ya geçip asker toplayarak Yeniçerilerin zulmünden kurtulmayı düşünür.

Anadolu'ya geçmek için hac bahane edilir. Olayı öğrenen Yeniçeriler hemen ulemadan padişahın hacca gitmesi caiz değildir diye fetva alırlar.

Yeniçeri ayaklanır. 1nci Mustafa tahta çıkarılır.

2nci Osman iç mintanıyla bir beygire bindirilerek küfürlerle şehirde dolaştırılır. Canının bağışlanması için yalvar yakar olursa da sonuç değişmez.

Boğularak öldürülür.

Genç Osman'ın başına gelenler padişahlığın artık tamamen kullarının insafına kaldığını göstermektedir.

Kulunun insafına kalan bir padişah nasıl otorite kullansın ki?

Osmanlı devlet düzeni Kanuni'nin son yıllarından başlayarak bozulmaya başlamıştır. Bozulmayı önlemek için zaman zaman çareler aranmışsa da köklü çözüm üretmek mümkün olmamıştır.

1606 yılında Avusturya ile imzalanan "Zsitva-torok" anlaşmasıyla Avrupa'da Osmanlı üstünlüğü sona ermiştir.

Bozulma devam edince devletin yıkılması kaçınılmaz olmuştur.

* Sonuç.

Osmanlı tarihi, yüksek bir kültür ve adaletle, küçük bir beylikten bir cihan devleti çıkarmanın hikayesidir.

Kültürü bozulan ve adaletten uzaklaşan devlet kaçınılmaz sonuçla, yıkımla, karşılaşmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti, yıkılan bu devletin küllerinden doğmuştur.

Kurtuluş Savaşını yapan insanlar Osmanlının tebaası, yönetenler Osmanlının askerleridir.

İki devlet arasındaki ilişkiyi bıçakla keser gibi kesip atmak mümkün değildir.

Yeni devletin öncekinden olumlu-olumsuz etkilenmiş olması kaçınılmazdır.

Bu etkileri doğru anlamak Osmanlıyı doğru okumakla mümkündür.

Gerçeğe dayanmayan, tarihin sadece bir bölümüne bakan, algılar bizi yanlış yerlere götürebilir.

Fatih ve Kanuni ne kadar bizimse veya değilse, İbrahim de Mustafa da o kadar bizimdir veya değildir.

Şerif Mardin der ki:

" Sosyal ilimlerde doğruluğu kesin olan çok az şey ileri sürülebilir; bunlardan birisi de sosyal düşüncenin hiçbir zaman nevzuhur olmadığıdır. Bundan dolayı, sosyal yenilikçilerin katkıları, ancak kendi teklifleri kurumsal ve entelektüel miraslarının çatısı içine yerleştirildiği zaman bütünüyle anlamlı duruma gelir." (2)

Osmanlıya ve Türkiye Cumhuriyetine "sosyal ilimin" bu kuramı çerçevesinde bakmalıyız.

 

1. Halil İNALCIK     OSMANLI İMPARATORLUĞU ÜZERİNE ARAŞTIRMALAR, 2NCİ CİLT.

2. Şerif MARDİN     TÜRKİYE'DE DİN VE SİYASET.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 81
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1680
Kayıt tarihi
: 04.05.13
 
 

Emekli pilotum. 1950 yılında Polatlı Çekirdeksiz köyünde doğdum. İlkokulu köyde ve Polatlı'da, li..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster