Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Eylül '12

 
Kategori
Aşk - Evlilik
Okunma Sayısı
176
 

Osmanlı'nın onuru ve aşkı

Özellikle Hristiyanlığın Roma İmparatorluğunun resmi dini olarak kabul edilmesinden sonra ve Meryem Ana’nın azize olarak yüceltilmesiyle Avrupa’da Kralların ’ın yanı sıra Kraliçeler de büyük yetkilerle donatılmış, ülkeleri yönetmişler, dünya siyasetinin belirlenmesinde önemli roller üstlenmişlerdir.

Böylece Avrupa’da erkek egemen toplum düzeni kısmen de olsa kırılmış, bilim, sanat, edebiyat ve siyasette birçok kadın en az erkekler kadar  –hatta bazan onlardan da becerikli-  yetenekli, bilgili ve başarılı olunabileceğini ortaya koymuştur.

Doğu-İslam toplumlarında “kraliçelik” gibi benzer bir kurumun olmayışı kadının dinsel ve cinsel gerekçelerle aşağılanmasının en önemli göstergelerinden biridir.

Padişah anaları, ya da, karılarının Osmanlı sarayında çevrilen dolaplarda bir hayli etkili olduğu doğrudur. Ancak, bu Osmanlı’nın iç ve dış politikasını kapsamaz ve haremdeki kadınlar Valide Sultan mertebesine bile yükselseler Batı’daki “kraliçeler” kadar etkin ve saygın konumlara gelememişlerdir.

Bu gerçek “Muhteşem Yüzyıl” isimli TV dizisinde de açıkça ortaya çıktı. Fetih, yağma ve çapul ile Avrupalı milletlerden gasp edilen altın, mücevher ve parayla imparatorluğun finanse edildiğini, evli olup olmadıklarına bakılmaksızın köle statüsüne indirgenen tamamı Avrupalı kızlarla oluşturulan, sadece Osmanlı soyundan gelen erkeklere tahsis edilen,  o soydan olmayan erkeklerin hadım edildiği “harem” in nevi şahsa mahsus bir “damızlık genelev” den başka bir şey olmadığını,  hanedan erkeklerinin haremdeki kadınlarla istedikleri gibi gönül eğlendirdiklerini, altın keselerinin havalarda uçuştuğunu, takiye, ikiyüzlülük, entrika ve riyanın prim yaptığını gördük.

Haremdeki kızlar harem ağalarından şark usulü cilve yapmasını öğrendikten sonra cinsel cazibelerini kullanarak, kadınsı entrikalar çevirerek padişahın gözüne giriyor, onun gözdesi oluyor, bazen de köle konumundan çıkıp güya “özgür” oluyorlar, bunun yanı sıra bir sürü parasal ve kirli oyunun içine giriyorlar. .

Böyle bir yaşam tarzı da  -yani köleci feodal toplum düzeni-  Türk toplumuna neredeyse ideal bir yaşam biçimi olarak sunuluyor,  bazı bünyeler de harem hayatının hezeyanları ve Osmanlı tarzı bir yönetim ve yaşam şekli ile yanıp tutuşuyor. Oysa, ne antik Yunan’da, ne Roma İmparatorluğunda ne de Köhne Bizans  (!) da böyle bir harem düzeneği anlayışı vardı. Tüm evlilikler tek eşliydi.

MUHTEŞEM SÜLEYMAN VE MUHTEŞEM GATSBY
Muhteşem Süleyman’ın haremdeki Rus bir köleye aşık olması, onu has kadını ve sultan yapması, ona sözde özgürlük verip onunla evlenmesi ve istediği an boynunu vurdurtma yetkisi olması… Yani tüm bunlar yüz kızartıcı, etik ve ahlak dışı değil mi?  Çapul ve hırsızlıkla elde edilen ganimeti hediye olarak bir kadına sunmaktan daha büyük bir ahlaksız olur mu? Emekle kazanılmamış servetleri ve paraları çarçur etmekten daha kolay ne olabilir?

Osmanlı’nın her şeyi şiddet ve tehdide dayalı,  özenti, taklit ve kopya olduğu gibi Osmanlı’nın aşkı da palavradır, içi boştur, seviyesizdir, ikiyüzlüdür, uçkura endekslidir, ahlak dışı çıkar ilişkilerine dayanır. Osmanlı hiçbir zaman romantik olamamış, romantik aşkın ne olduğunu bilememiş, anlayamamıştır. Tabi doğu toplumları da.

Scott Fitzgerald’ın ünlü “Muhteşem Gatsby” (The Great Gatsby) romanındaki Gatsby, Ferhat gibi dağları falan değmez. O tüm servetini, geleceğini ve yaşamını sırf sevdiği kadını elde etmek için feda etmeyi göze almıştır. Sonunda onun uğruna ölümü göze alır ve sevdiği kadının işlediği ağır suçu da üstlenerek kendi sonunu hazırlar.

OSMANLI SENDROMU
Bir koyup iki alacağız mantığıyla ülkeyi I. Dünya Savaşına sürükleyen Osmanlı Hükümetinin beyin takımı Başbakan Talat Paşa, Milli Savunma Bakanı Enver Paşa ve Donanma Bakanı Cemal Paşa, Mondros Ateşkes Antlaşması'nın imzalanmasından ve imparatorluğun kayıtsız şartsız teslim olmasından iki gün sonra, 2 Kasım 1918de, Alman denizaltılarıyla apar topar yurt dışına kaçtılar. 1923 yılında ise Osmanlı hanedanlığı bir İngiliz savaş gemisiyle bu toprakları terk ediyordu.

Osmanlı Devletini savaşa sürükleyen paşaların Alman denizaltılarıyla nasıl kaçtıklarını, Hanedanlığın da bir İngiliz zırhlısıyla ülkemizi nasıl terk ettiğini unutmayalım. Onlar arkalarında mağlup, perişan, baştanbaşa yanmış, yıkılmış, aç sefil insanlarla dolu bir ülke bırakmışlardı.  Atom bombalarıyla savaştan yenik çıkan Japon devlet adamları ise harakiri yaptılar. Yoksa onur, erdem ve aşk konusunda Osmanlı'yı mı örnek alsalardı?

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 129
Toplam yorum
: 179
Toplam mesaj
: 8
Ort. okunma sayısı
: 1629
Kayıt tarihi
: 27.07.06
 
 

1968 yılından bu yana dinler tarihi, mitoloji, sosyoloji, antropoloji, dinbilim, teozofi, metafiz..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster