Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Aralık '14

 
Kategori
Psikoloji
Okunma Sayısı
502
 

Osmanlı'ya duyulan özleme dair psiko-sosyal bir analiz

Osmanlı'ya duyulan özleme dair psiko-sosyal bir analiz
 

Osmanlıca’nın okullarda zorunlu ders olma tartışması süre dursun, son dönemlerde ülkemizde bir kesimin Osmanlı hayranlığı ve savunuculuğu dikkat çekici bir düzeyde artmakta... Arabaların camlarına yapıştırılan Osmanlı tuğrası çıkartmalarda, Osmanlı’yı konu alan TV dizilerinde ya da sokak sohbetlerinin içeriklerinde bu durumun izdüşümlerine rastlamak mümkün... Peki, ne oldu da doksan yıl sonra ülkede Osmanlı tekrar gündeme geldi, bu geçici bir hevesin bir ürünü mü yoksa kalıcı olacak bir değişimin göstergesi mi?

Bu soruların cevabını verebilmek için; devrimlerin sosyo-dinamik yapılarını, Türk halkının genel psikolojik analizini ve yaşamlarını geçmişte ciddi manada etkilemiş olan Cumhuriyet devrimleri karşısındaki duygu, tutum ve davranışlarını incelememiz gerekiyor.

Öncelikle, halkın desteğini büyük oranda alamayan bir devrimin kalıcı olması mümkün değildir. Fransız Devrimi’ni incelediğimizde; devrim öncesinde, Victor Hugo, Jean Jacques Rousseau, Voltaire gibi o dönemin aydınlarının yazılarıyla birçoğu okuma yazma bilen halkı devrime hazırladıklarını görürüz. “Ekmek bulamazlarsa pasta yesinler” sözünü söyleyebilecek bir zihniyetten ve mutlak monarşinin kendilerini yok sayan tutumlarından artık yaka silkmiş bir halkın özgürlük isteği ve büyük desteği doğrultusunda Fransız İhtilali gerçekleştirilmiştir. Bu yüzden de Fransız devrimi, kalıcı ve uzun ömürlü oldu. Aynı durumu Cumhuriyet devrimleri için de söylemek çok zor. Şöyle ki; devrim öncesindeki Kurtuluş Savaşı, halkın büyük desteğini aldı çünkü savaşılan kişiler halkın gözünde; Osmanlı Devleti’nin bekasını göz dikmiş, halkının ırzına ve namusuna kast etmiş  “kafirler”den ibaretti. Bu tarz bir bakış açısıyla olaya yaklaşan halkın özverisi ve desteği ile Kurtuluş mücadelesi başarıya ulaştı. Ancak savaş sonrası süreçte halkın beklentisi saltanat ve halifeliğin bir şekilde devam edeceği yönündeydi. Demokrasi, insan hakları, seçme ve seçilme hakkı gibi yenilikler toplumun birçoğuna oldukça uzak kavramlardı, hatta birçoğu okuryazar olmayan halk, tüm bu kavramların neler olduklarını bile tam manasıyla bilmiyordu.

Böyle bir sosyolojik tablonun hâkim olduğu Kurtuluş Savaşı’nın hemen sonrasında Cumhuriyet ilan edildi ve hızla devrimler gerçekleştirilmeye başlandı... Neler olduğunu tam manasıyla idrak edemeyen ve olan biteni şaşkınlıkla izlemek zorunda kalan halk ise kendisine sunulan-kimi zaman da dayatılmak zorunda kalınan-devrimleri bir türlü tam manasıyla benimseyemedi, zira yüzyıllardır tebaa olmaya alışkın bir halktan çok kısa bir sürede “birey” olmaları ve bir birey gibi davranmalarını beklemek gerçeklikten uzaktı. Hal böyle olunca, çağına göre son derece ileri ve çağdaş seviyede olan, insana “insan” gibi yaşama fırsatı veren ve yaşama dair birçok kolaylığı beraberinde getirebilecek devrimler, halka yönelik olmaktan ziyade daha çok şehirli ve eğitimli bir zümreye yönelik oldu. İnkılâplar halkın büyük bir çoğunluğunun gözünde hep eğreti kaldı ve onlar tarafından bir türlü içselleştirilemedi. Bu duruma bağlı olarak -mevcut şartlar gereği- büyük bir kitlenin bastırmak zorunda kaldıkları inkılâplara yönelik içten içe bir öfke filizlendi ve her daim hissedilen Osmanlı özlemi ile beraber nesilden nesile aktarılarak günümüze dek sürdürüldü, taa ki devrimlerin yılmaz bekçisi niteliğindeki askeri vesayetin etkisi ortadan kalkana dek.

Bugün geldiğimiz süreçte ise, mevcut hükümeti “demokrasi” yoluyla iş başına getiren bir kitle, aynı hükümetten aldıkları cesaretle kendilerini ifade edebilecek uygun ve güvenli ortamı buldular. Bu durumun bir sonucu olarak, Osmanlı yaşam tarzına yönelik duydukları özlemi ve Cumhuriyet rejimine karşı hissettikleri öfkelerini bilinçdışından tekrar gün yüzüne çıkarmaya ve cesurca ifade etme başladılar… Aslında bir manada da, “birey” olmaya hazır olmadan doksan yıldır "birey olmuş gibi" davranmak zorunda kalanlar, bireyselliğin çok daha ön plana çıktığı yaşadıkları çağın gerekliliklerine uyum sağlayamayarak psikolojik bir gerileme yaşadı. Bu duruma bağlı olarak, yeniden Osmanlıca öğrenimi, Osmanlı çatısı altına sığınma ihtiyacı, ecdadıyla övünme ve onlar üzerinden kendini değerli ve yeterli hissetme gibi duygusal tepkiler ortaya çıktı.

Ortaya çıkan bu tablo, geçmişe ve Osmanlı'ya yönelik bir hayranlık besleyenler için son derece umut vaat edici ve mutluluk verici olabilir, ancak ülkede bambaşka bir kesim var ki, bu tarz bir değişimden son derece rahatsızlık duymaktalar… Adeta roller değişmiş bir durumda, doksan yıl önce kendi inisiyatifleri dışında bir değişime ve dönüşüme tabii tutulanların yaşadıklarının bir benzerini şimdilerde Cumhuriyet ilkelerini benimsemiş, içselleştirebilmiş ve yüzleri daha çok batıya dönük bir kitle yaşamakta ve olan biteni çaresizlik, kaygı ve öfke ile izlemekteler…

Sonuç olarak, geçmişten ve yaşanılanlardan dersler çıkartılmayıp yine halkın ve kitlelerin psiko-sosyal durumu göz ardı edildiği takdirde ülke, kin ve nefretle birbirlerine karşı bilenmiş iki farklı düşünen grubun -buldukları her fırsatta ötekini yok sayan- ezeli bir mücadele alanına dönüşecek. Böyle bir tablo, yüzyıllardır ülke topraklarında gözü olan güçlerin işine yarayacak ve en çok kaybeden ise Türkiye olacak. 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 89
Toplam yorum
: 17
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 3357
Kayıt tarihi
: 06.12.11
 
 

BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ,“Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık” bölümünden mezun oldum. Yüksek lisans..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster