Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

01 Aralık '16

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
540
 

Osmanlının Birinci Dünya Savaşı'na girişinin öyküsü

Osmanlının Birinci Dünya Savaşı'na girişinin öyküsü
 

*Bir görgü tanığının anlatımları

Carl MÜHLMAN, Birinci Büyük Savaşta Osmanlı Ordusunda görev almış bir Alman subayıdır. Savaş boyunca Alman Askeri Heyet Başkanının emir subayı olarak görev yapmıştır. Savaştan sonra ülkesine dönerek tarih araştırmaları yapmış, kitaplar yazmıştır. 

Türk-Alman ilişkileri üzerine yazdığı kitaplar tarihçiler tarafından kaynak eser olarak kabul edilmektedir. Bu kapsamda yazdığı "İmparatorluğun sonu-1914" adlı kitabı (1), savaşa girişimizin bir "görgü tanığı" tarafından anlatılan canlı yayını niteliğindedir. Ülkemizdeki Alman Askeri Heyet Başkanının çok yakınında görev yapması kendisine olaylara ilk elden tanık olma fırsatı vermiş olmalıdır.

Kitaptaki "factual" olaylar belgeleriyle verilmektedir. Belgelerle ilgilenen kitaba bakabilir. Belgelere ek olarak elbette yazar olayları yorumlamaktadır. Yorumlarken konuya doğal olarak ülkesi Almanya'nın perspektifinden bakmaktadır. Bu nedenle görüşlerinin çoğuna katılmam mümkün değildir. Buna rağmen yorumlarının tarihi bir değeri olduğunu kabul etmek gerçekçilik olacaktır.

Amacım yazarın yorumlarını irdelemek değildir. Yazdığı gerçekleri esas alarak konuyla ilgili kendi düşüncelerimi paylaşmaktır.

Bu konuda o kadar çok yazılıp çizildi ki konuşmaya değer yeni ne var diyebilirsiniz. Sizi bilmem ama ben, kitapta anlatılan; Osmanlı kabinesi içindeki görüş farklılıklarını, savaş kararının kendi istedikleri yönde olması için tarafların çabalarını ve aralarındaki politik güç mücadelesini bu derecede ayrıntılı olarak bilmiyordum. 

Köklü bir devlet geleneğine sahip olmasıyla övündüğümüz Osmanlının, gelip-geçici heveslerle, ortak akıldan uzaklaşarak, bir tek kişinin verdiği ve sorgulanamayan gizli ve hayalci kararlarla, kabine üyelerinin bir kısmının ve hatta Sadrazamının bile bilgisi ve oluru dışında sonunu getiren harbe nasıl sürüklendiğini ne kadar konuşsak azdır diye düşünürüm, eğer tarihteki yanlışlarımızdan ders almak istiyorsak.

Bizim derse ihtiyacımız yok, her şeyin en doğrusunu biz biliriz diyenlere sözüm şudur. Tarih bilinen en sabırlı öğretmendir. Geçmişinden ders çıkarmayan toplumlara hatalarını anlayacakları güne kadar, bıkmadan usanmadan, aynı dersi tekrar-tekrar vermeye devam eder.

Ağır maliyeti olan bir derstir bu.

Üstelik maliyeti sadece maddi değerlerle de ölçülemez. Bedel çoğu zaman insan canı ve kanıyla ödenir.

*1914 yılı başında Avrupa ve Osmanlı devleti.

Avrupa'da kümeleşmeler vardı ama ittifaklar henüz oluşmamıştı. Tarafların milli menfaatleri uzlaşmaz nitelikteyse de kimsenin hemen savaş istediği yoktu. Hesaplaşma kaçınılmazdı ama genel tutum ne kadar geç olursa o kadar iyi şeklindeydi. Bu arada herkes kendi kümesini büyütmeye çalışıyordu.

Görünen; Fransa ile Rusya aynı safta duruyordu. (İtilaf Devletleri) İngiltere ortadaydı. Tarafsız kalabileceğini düşünenler vardı. Krizlerde yatıştırıcı rol oynuyordu. Alman askeri heyetinin İstanbul'da görevlendirilmesiyle ilgili krizdeki tutumu buna örnek gösterilebilir. Ağustos ayına kadar bu politikasını sürdürdü.

Almanya ile Avusturya-Macaristan aynı saftaydı. (İttifak Devletleri) İtalya soru işaretiydi. Balkanlarda Bulgaristan ve Romanya'nın İttifak'a katılması için çalışılıyordu.

Hemen savaş isteyen yoktu fakat 1914 yılınınTemmuz ayından başlayarak olaylar öylesine hızlı gelişti ki taraflar, fazla düşünecek zaman bulamadan, bir hafta içinde, apar- topar savaşa girmek durumunda kaldılar.

Osmanlı Devleti'nin durumu ise kendine hastı.

Birinci Balkan Savaşı tam bir felaketle sonuçlanmış, Osmanlı Avrupa'dan koparılmıştı.

Devlet zayıf, yoksul ve yaralıydı. Gücünü toplamak için zamana ve mali kaynağa ihtiyacı vardı.

Balkan Devletlerinin örselediği Osmanlının gün yüzüne çıkan güçsüzlüğü herkesin iştahını kabartmıştı. Devlet zaten uzun süredir "hasta adam" olarak görülüyordu. Ruslar İstanbul rüyasının gerçek olabileceğini düşünmeye başlamışlardı.

Yönetenler, Devletin bekasının tehdit altında olduğunu, Balkan ülkelerinden ve/veya Rusya'dan gelecek saldırılara kendi başına karşı koyamayacağını değerlendiriyorlardı.

Bu nedenle bir ittifakın içinde yer almayı beka için olmazsa olmaz bir şart olarak görmekteydiler. Savaşa girmenin kaçınılmaz olduğu ve Devletin bir ittifakın içinde yer almadığı takdirde varlığını sürdüremeyeceği önyargısı kafalara öylesine yerleşmişti ki dış politikayı rehin alarak sağlıklı düşünmeyi önlüyordu

Devletin gücüyle ilgili olumsuz değerlendirme silahlı güç mukayesesi açısından doğruydu. Ancak Avrupa dengelerini ve ülkenin jeostratejik gücü, psikososyal gücü gibi ezeli diğer milli güç unsurlarını hiç dikkate almayan eksik bir değerlendirmeydi. Bir panik duygusunu yansıtıyordu. Devlet aklı kaybolmuştu. Bu kayıp, siyasi strateji açısından çıkmaz sokağa doğru gidilmesine yol açmaktaydı.

Oysa "tükenmiş" denilen bu devlet 1916 yılında 1.5 milyonluk ordusuyla cephelerdeydi. Şaşalı müttefikleri içlerinden çürüyüp yıkıldıklarında bile Millet ve Ordusu, Saray ve İstanbul'daki sınırlı bir çevre dışında, teslim olmayı reddetmiş, mücadele azim ve iradesini kaybetmemişti.

Kurtuluş savaşını bu azim ve irade yaratmıştır.

Yöneticilerinin temel yanlışı Avrupa savaşının Osmanlı devletini yıkmak için yapılacağı varsayımıydı. Osmanlıyı yıkmanın bir süreden beri Avrupalıların gündeminde olduğu biliniyordu. Ancak ortalama bir devlet aklı yaklaşan savaşın öncelikle bir Avrupa savaşı olacağını görebilirdi. Savaşın asli hedefi Osmanlıyı yok etmek değildi. O savaşın gidişatına göre ancak tali hedeflerden birisi olabilirdi.

Osmanlı kendisini savaşın nedeni ve merkezi olarak görüyordu ki bu çok yanlıştı. Savaş, sanayileşen ancak sömürge elde etmekte geç kalan ve bu açığını kapatmak isteyen Almanya ile, sömürgelerini korumak ve yenilerini kapmak isteyen İngiltere'nin savaşıydı.

Savaştan sonra nasıl bir dünya olur, kim öle kim kala bilinmez. Kendini niye ateşe atasın ki. Ateş sana doğru gelirse korunmaya çalışırsın.

Osmanlı kendisini savaşın nedeni ve asli hedefi olarak görüyordu ki bu doğru değildi.

Tabloyu doğru okuyup tarafsızlığı savunanlar varsa da seslerini kimse duymuyordu.

1914 yılı başına geri dönersek; karar verilmişti. Ne yapıp edip bloklardan birine dahil olmak ve orduyu toparlayacak mali kaynağı borç olarak bulabilmek.

Bu bağlamda arayışlara başlandı.

*Osmanlının ittifak arayışları.

İlginçtir ki ilk girişim en önemli tehdit olarak görülen Rusya nezdinde yapıldı. 

Mayıs ayında İçişleri Bakanı Talat Bey başkanlığında bir heyet Ruslarla görüştü. Osmanlı İtilaf Devletleri yanında saf tutarsa ülkenin varlığının garanti edilip edilemeyeceğini araştırdı. Sonuç olumsuzdu. Ruslar garantiye yanaşmadı.

Bu arayış temelsizdi. Rusyanın İstanbul ve Boğazlar üzerinde tarihi emelleri vardı. Emelleri erişilebilir olmak üzereyken neden böyle bir garanti versin ki?

Temmuz ayında Cemal Paşa aynı konuda Fransızlarla görüştü. Cevap olumsuzdu. Cemal Paşa kendi ifadesiyle "büyük bir hayal kırıklığı" yaşamıştı. Nedense?

Bu girişim de temelsizdi. Bilinmeliydi ki İngilterenin içinde olduğu bir ittifakta kararları daima İngiltere verir. Bu olgu, hoşlansanız da hoşlanmasanız da, tarihin öğrettiği bir gerçektir. Rusya ve Fransa karar verici değil, uygulayıcı devletlerdir. Tarihe dikkatli bakan gözler bunu kolaylıkla görür. Birinci büyük savaş da, ikincisi de, savaş sonu faaliyetleri de dahil olmak üzere, bu çerçevede yürütülmüştür.

Geriye tek seçenek olarak Almanya kalıyordu. 

Kalıyordu da Almanya'nın Osmanlıyı yanına alma niyeti var mıydı?

"...Birinci Balkan Savaşında yaşadığı yenilgiden sonra Türkiye askeri hesapların dışına itilmiş görünüyordu. Ayrıca Türkiye'nin askeri güç bakımından yeniden hızlı bir şekilde toparlanması mümkün görülmüyordu. 1914 yazı ortasına kadar Askeri Misyonun raporları kararsız ve umutsuzdu. Daha 1914 Nisanında General Liman von Sanders Türk Ordusunun durumunu, "Savaş benzeri bir karışıklıkta hızlı bir askeri çöküşün meydana geleceği mutlaktır" şeklinde görüyordu. (1)

18 Temmuzda bile Almanya'dan Osmanlı devletinin görünüşü, "bir ittifak için tamamen yetersiz, müttefikleri için, onlara en küçük bir avantaj sağlamaktan aciz olarak, yalnızca yük getirir" şeklindeydi.

Almanya'nın politikası; yıllar sonra Türklerin belki bir güç unsuru olabileceklerini varsayarak iplerin koparılmaması, zayıf olarak sürdürülmesi, şeklindeydi.

Almanya savaşı yakın görmüyor, politikalarını uzun vadeye göre yürütüyordu.

Kim inanır bu iki ülkenin iki hafta sonra (2 Ağustos) ittifak yaparak birlikte savaşmaya başlayacaklarına. Almanya'nın Osmanlı Devleti politikasında iki hafta içinde yaptığı yüzseksen derecelik siyasi manevranın eşine tarihte az rastlanır.

Nasıl ve neden olduğunu irdeleriz. Önce Osmanlı kabinesinin içindeki farklı görüşlere yakından bakalım.

*Kabinedeki farklı görüşler.

Carl MÜHLMAN'a göre: Kabinedeki sorunların temelinde dış politikanın çok başlı hale gelmesi vardı. Sadrazam aynı zamanda Hariciye Nazırı da olmasına rağmen, diğer nazırlara karşı üstün bir konumda değildi. Kabine sanki eşit konumdaki üyelerden oluşan bir heyet görünümündeydi. Sadrazamın otoritesi yoktu ve sadece eşitler arasıda birinci konumundaydı.

Bunun nedeni İttihat ve Terakki Partisinin liderlerinin kabinede yer almalarıydı. Talat Bey, Enver ve Cemal Paşalar konuları önceden kendi aralarında ve Parti Komitesinde görüşüp toplantılara geliyorlardı. Sadrazam kabineyi kendi görüşleri etrafında birleştiremiyordu.

Böyle bir uyuşmazlık durumunda izlenecek yol istifaydı. Ne Sadrazam bu yola giriyordu ne de karşıtları. Bu ısrarın nedeni, tarafların, içinde bulunulan durumdan çıkışın tek yolunun kendi öngördükleri olduğuna dair olan kesin inançlarıydı. Karşı tarafın yaklaşımlarını ülkeye fenalık olarak görüyorlar ve engellemek için canla başla mücadele etmenin vatan borcu olduğuna inanıyorlardı. Gerçekten iki tarafı da güdüleyen güçlü vatanseverlik duygularıydı.

Türk dış politikasındaki hedefe ilişkin bu kargaşa ülkeye zarar veriyordu. 

Resmi olarak alınan kararları gizli direktifler izliyordu. Bu uygulama kararın etkisini ortadan kaldırıyordu. Savaşa girişimizin böyle bir gizli direktifle gerçekleştiğini biraz sonra göreceğiz. Bazen de alınan kararlar sorumluluk getirir endişesiyle uygulanmıyordu.

Devlette düzen kalmamıştı.

Taraflara gelirsek; tarafsızlığı savunanlar iki farklı temayül içindeydiler. Bir kısmı prensip olarak her türlü katılıma karşıydı. Bir kısmı ise erken taraf tutmaya karşıydı. Avrupa'daki savaşın gelişmesi izlenmeli ve ülke menfaatine en uygun karar buna göre verilmeliydi

İkinci temayül en akıllıca olanıymış.

O zaman da, bugün olduğu gibi, ortalıkta "masacılar" varmış. "Tarihte hiç bir şey nev-zuhur değildir" diyen sosyolji hocasının kulakları çınlasın. Masacılar, "savaşa girmekte geç kalırsak bitince masada yer bulup ganimetten pay alamayız, sakın ha" diyorlarmış.

Sonuçta koca devleti son toprağı Anadolu'ya varıncaya kadar masada başkalarına paylaştırdılar.

Bu arada tarfsızlığı savunan iki Nazırın hakkını vermek için adlarından bahsetmek isterim. 

Posta Nazırı Oskan Efendi ve Tarım Ticaret Nazırı Süleyman Efendi kesin tarafsızlık yanlısıydılar. Maliye Nazırı Cavit Bey'i de bu gruba dahil etmek mümkündür.

Sadrazam Said Halim Paşa ve Cemal Paşa başlangıçta ikinci temayüle yakındılar. Cemal Paşa zamanla fikir değiştirmiş ve savaş yanlısı olmuştu.

Said Halim Paşa hiç savaş yanlısı olmamış, Almanya ile iyi niyetle ve imzalandığı andaki şartlara göre makul sayılabilecek ittifak anlaşmasının sonucunda, olayların çok hızlı ve beklenmedik şekilde gelişmesi ve gizli emirlerle yaratılan olup bittiler karşısında sürüklenerek çaresiz kalmıştır.

Savaş yanlısı grup, Enver Paşa, Talat Bey ve sonradan onlara katılan Cemal Paşa'dan oluşuyordu. Askeri ve sivil güçlere hakim konumdaydılar ve bu onları güçlü kılıyordu. 

Savaşı  Almanya'nın kazanacağına inanıyorlardı. Osmanlı Devleti bütün gücüyle hazır olur olmaz İttifak Devletleri safında savaşa girmeliydi.Böylelikle bekasını sağlayacak ilaveten yakın zamanda kaybettiği bazı toprakları geri alabilecekti. Balkan Harbinde Yunanistan'a kaybedilen adalar ve Doğu Anadolu'da daha önce Rusya'ya kaybedilen bölgeleri geri almak ilk hedefler olarak görülüyordu. Ayrıca kapitülasyonların kaldırılması öncelikli hedeflerdendi.

Sonuçta herkes ülkenin bekası için en doğru olduğunu düşündüğü yolu savunuyordu.

Hangi tarafın doğru düşündüğü yaşanılarak görülecekti yani doğruyu eğriyi tarih gösterecekti.

*Almanya ile ittifak.

Enver Paşa 22 Temmuz'da Alman elçisine Osmanlı Devletinin Üçlü İttifak'a katılma talebini iletti. Bu talepten Sadrazam'ın bilgisi olduğu kabul edilir. Ancak Kabinenin İtilaf yanlısı üyelerinin bilgilerinin olmadığı kesindi. Kendilerine anlaşma imzalandıktan sonra bile bilgi verilmeyecekti.

Almanya konuyu değerlendirdi. 

Durum değişmişti ve savaş kapıda görünüyordu. Avusturya 27 Temmuz'da Sırbistan'a karşılanması mümkün olmayan talepleri içeren bir nota verdi, 28 Temmuz'da savaş ilan etti. Rusya'nın müdahelesi an meselesiydi. Rusya devreye girerse Almanya savaşmak zorunda kalacaktı.

Türkiye'deki Alman Askeri Heyetinden alınan son raporlar Osmanlı Ordusunun savaş gücünü yeniden kazanmaya başladığını söylüyordu.

Almanya'nın temel bakış açısı Osmanlı Ordusunun Rusya'ya saldıracak güce sahip olup olmadığıydı. Osmanlı Orduları Rusya'ya saldırırsa Avrupa cephesinde Almanya'nın yükünü hafifletebilirdi.

Osmanlı toprakları baş düşman İngiltere'nin önemli sömürgelerine ve ticaret yollarına yapılacak saldırılarda üs olarak kullanılabilirdi. Mısır ve Süveyş Kanalı gibi.

İngiltere'nin sömürgelerinde çok sayıda müslüman yaşamaktaydı. Kutsal "cihad" çağrısı Müslümanları İngiltere'ye karşı harekete geçirebilirdi.

Almanya Osmanlı'yı İtilaf güçlerine kaptırmaktansa kendi yanına almakta yarar görmeye başlamıştı.

31 Temmuz'da İstanbul'daki Alman Elçisine şu direktif verildi:

"Siz ekselansları, (Alman-Türk Anlaşmasını) şu an itibariyle imzalamaya yetkilisiniz, ancak yine de Türkiye'nin şu anki savaşta  Rusya'ya karşı bahse değer aksiyonları şimdi ve ilerde gerçekleştirebilir olup olmadığını tespit ediniz. Olumsuz bir durumda ittifakın değersiz olacağı ve imzalanamayacağı tabiidir."

Görüldüğü gibi Almanya'nın beklentisi Osmanlı Devleti'nin Rusya'ya saldırmasıydı.

Almanya 1 Ağustos'ta Rusya'ya savaş ilan etti.

Osmanlı Devleti Almanya ile 2 Ağustos günü ittifak anlaşması imzaladı. Geri dönüşü olmayan bir yola girilmişti. Sadrazam  tarafsızlık yanlılarının şiddetli muhalefetinden çekinerek anlaşmayı gizli tuttu. Daha sonra imzalanan bir seri anlaşma ile ittifak genişletildi.

2 Ağustos'ta Almanya Batı cephesinde taarruza başladı. 3 Ağustos'ta Fransa'ya savaş ilan etti. 

Ok artık yaydan çıkmıştı. Batı ve Doğu Avrupa kan revan içindeydi. Gelişmiş harp silah araç ve gereçleri orduları daha önce hiç görülmemiş boyutta biçiyordu.

Osmanlı Devleti, imzaladığı anlaşmanın açık hükümlerin rağmen hemen savaşa katılmadı. Hazır değildi.

3 Ağutos'ta tarafsızlığını ilan etti. Tarafsızlık ilanı İtilaf Devletlerini mutlu etti. Onlar Almanya anlaşmasını bilmiyorlardı.

Devlet 3 Ağustos'tan başlayarak, Alman Komutanının emrindeki donanmasının 29 Ekim'de Karadeniz'deki Rus limanlarını bombalamasına kadar geçen sürede zor bir durumda politika yürütmek zorunda kaldı.

Savaş yanlıları devleti savaşa sokmaya uğraşıyor, anlaşmadan haberleri olmayan tarafsızlık yanlıları savaş dışında tutmaya çalışıyordu.

*Barış ile savaş arasındaki zor dönem. 3 Ağustos-29 Ekim 1914.

Dönemin ana fikri, Almanya'dan gelen "savaşa gir" baskılarına makul mazeretler üreterek direnmek, İtilaf Devletlerine ise "merak etmeyin, tarafsız kalacağız" diyerek düşmanlıklarını üzerimize çekmemek, şeklinde özetlebilir.

Durumun yönetilmesi zordu. Yeni zorluklar da kapıdaydı. Alman savaş gemileri Akdeniz'de sıkışmıştı.

6 Ağustos'ta İki Alman savaş gemisi İngiliz dononmasının elinden kurtularak Çanakkale Boğazı önüne geldi. Gemiler 10 Ağustos'ta içeri alındı.

Bu tarafsızlığın açık bir ihlaliydi. Durumu kurtarmak için gemiler usulen satın alındı. Alman mürettebatın hemen sınır dışı edilmesi gerekiyordu. Almanya kabul etmedi. Mürettebata fes giydirilerek "Osmanlı" yapıldı.

Amiral Souchon Osmanlı Deniz Kuvvetleri Komutanı oldu.

Babıali 13 ve 14 Ağustos tarihlerinde İngiltere, Fransa ve Rusya'ya tekrardan tarafsızlık teyidi verdi. Ayrıca eski Alman yeni Türk gemilerinin savaş süresince Boğazlardan çıkmayacağı garantisi verildi.

İngiliz Amiral Limpus'un görevine devam etmesi İngiltere'den istendi. Amiral bir süredir Osmanlı Donanmasını eğitiyordu.

İtilaf Güçleri konuya itidalli yaklaştı. Pabuç pahalıydı. Fransa savaşın ilk dört gününde 140 bin asker kaybetmişti. Birinci ayın sonundaki İngiliz-Fransız kayıpları 1 milyonu bulacaktır. Bu savaş eski savaşlara benzemiyordu. Almanlar Tanenberg'te Rusları perişan etmişlerdi. Zaman Osmanlı'yı hoş tutma zamanıydı.

Gerçek değerimiz ve gücümüz ortaya çıkmıştı. İtilaf Devletleri Osmanlı politikalarını değiştirdiler. Elçileri 17 Ağustos ve 29 Ağustos'ta iki kez Sadrazam'ın karşısına çıktılar.

"Osmanlı Devleti tarafsızlığını kesin olarak taahhüt ederse ülkenin bağımsızlığı ve toprak bütünlüğünü garanti edeceklerini ve Alman demiryolu imtiyazlarının Türkiye'ye tamamen geri verilmesini onaylayabileceklerini" bildirdiler.

Bu yeni yaklaşım İstanbul'da yankı bulmadı. Osmanlı kozlarını çok erken kullanmıştı.

Savaş karşıtları ve taraftarları kabine içindeki mücadelelerine devam ediyorlardı. Cephelerdeki durum Almanya'nın aleyhine dönmeye başlamıştı. Almanya savaşa girmemiz için ısrarını ve teşviklerini artırdı. Yeni kolaylıklar ve mali destek sağlamayı önerdi. Devletin masraflarını karşılayacak gücü yoktu. 5 milyon lira ödünç para alındı.

Amiral Souchon donanmayı Karadeniz'e çıkarmak için ısrar ediyordu. Gerekçesi askeriydi. Türk denizcilerini deniz tutuyordu ve dalgalı Karadeniz'e çıkarılarak denize alıştırılmaları gerekiyordu !!!

Enver Paşa 14 Eylül'de Amiral'e Karadeniz'e çıkma yetkisi verdiyse de şiddetli muhalefet karşısında bu emri geri almak zorunda aldı. Kızgındı. Kabine içindeki uzlaşı, donanmanın küçük gruplar halinde ve deneme seyri için Karadeniz'e çıkmasına izin verilerek sağlandı. Durumun yönetilmesi giderek güçleşiyordu. Enver Paşa Kabine içindeki dengelerin savaş yönünde değişmesi için çalışıyordu ve bunu başardı. Dış politikanın ipleri artık Sadrazam'ın elinde değildi. Dahiliye Nazırı Talat Bey'in eline geçmişti.

*Savaşa hazırlık.

Enver Paşa 22 Ekim'de Almanlara savaş planlarımızı iletti. Plan ana hatlarıyla:

"Deniz filosu savaş ilan etmeksizin Rus filosuna ani bir baskın yaparak Karadeniz'de deniz hakimiyetini sağlayacak."

"Saldırı zamanı Amiral Souchon'un takdirindedir."

"Cihad ilan edilecek."

"Türk Ordusu Transkafkasya'daki Rus kuvvetlerini teslim alacak."

"Mısır'a karşı ileri harekat yapılacak"

Planlarla ilgili olarak ik şey söylenebilir.

Birincisi bu planlar, bekasını sağlamaya çalışan bir devletin planları değildi. Büyük çaplı saldırıları öngörüyordu. Ordunun bu saldırıları yapacak gücü olup olmadığı son derecede tartışmalıydı. Askeri stratejilere azıcık hakim olan birisi, hedeflerin mevcut gücü aştığını hemen söyleyebilirdi.

İkincisi, belirlenen strateji iitifakın hedefleriyle uyumluydu. Osmanlı Devletinin hedefleriyle uyumu ise tartışmalıydı. Bir ittifak içinde yer alındığında hedeflerin ittifak hedeflerine uygun olarak belirlenmesi kabul edilebilir. Ancak aynı hedefler milli menfaatleri de gerçekleştirmek zorundadır. Aksi halde ittifakın yapısında sorun var demektir.

Almanya'nın kendi sıkışıklıklarını aşmak için yaptığı "hemen savaş" baskısı hazırlıksız ve zamansız Sarıkamış Harekatının nedenlerinden birisidir.

Başarısız kanal harekatı başka bir örnektir.

Enver Paşa aynı gün (22 Ekim) Amiral Souchon'a :

"Rus donanmasını arayın ve nerede bulursanız savaş ilan etmeksizin saldırın" direktifini verdi. 

Direktif herkesten gizliydi.

Devlet adına Enver Paşa, Avrupa'da artık iki cephede birden savaşan ve başarı şansı çok azalan Almanya'nın yanında savaşmaya karara vermişti.

27 Ekimde Karadeniz'e açılan donanma 29 Ekim'de Rus limanlarını topa tuttu.

*İstanbul'da kriz ve savaş başlıyor.

Karadeniz'de yaşanan olaylar İstanbul'da ağır bir krize yol açtı.

Kabine toplandı. Savaş ve tarafsızlık yanlıları son mücadelelerini vereceklerdi. 

Sadrazam sorumluluğu kabul etmedi. Karadeniz'deki filo komutanına saldırıları kesmesi için hemen emir verilmesini istedi. Emir verildi ancak hemen arkasından Enver Paşa bu emrin dikkate alınmamasını bildiren gizli bir emir gönderdi.

İtilaf Devletleri diplomatları İstanbul'u terk etmeye başladılar. 

Durum belli olmuştu. Savaş taraftarları kazanmıştı.

Sadrazam ve tarafsızlık yanlısı kabine üyeleri istifa ettiler.

Sadrazam, gelişmelere kendisinin Almanlarla imzaladığı anlaşmanın neden olduğu argümanıyla Enver Paşa tarafından ikna edilerek istifadan vazgeçirildi.

Sadrazam Rusya'dan özür dileyen ve donanmanın Karadeniz'den uzak tutulacağına söz veren bir notanın Rusya'ya gönderilmesini sağladı. Bu yaklaşımın savaşı önleyeceğini düşünüyordu.

İtilaf Devletleri Türkiye'deki Alman askeri personelinin hemen sınır dışı edilmesini  istediler. Sadrazam'ın istese de bunu yapacak gücü yoktu.

İpler koptu.

1 Kasım'da Osmanlı'ya savaş ilan eden Rusya 2 Kasım'da Doğu Anadolu'da taarruza başladı.

*Sonuç.

Her hangi bir devlet savaş kararı alabilir. 

Devletlere yakışan bu tür yaşamsal kararların devlet ciddiyeti içinde ve ortak akılla alınmasıdır.

Bir-kaç kişinin gizli ve sorgulanamayan önyargılarıyla devletin bekasını ilgilendiren kararların alınabilmesi o devletin yapısının çürümüş olduğunu gösterir. 

Çürüyen yapılar dayanaksızdır.

Yıkılır.

Kaynak:   İMPARATORLUĞUN SONU 1914 OSMANLI SAVAŞA NEDEN VE NASIL GİRDİ?

                 CARL MÜHLMAN

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 64
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1019
Kayıt tarihi
: 04.05.13
 
 

Emekli pilotum. 1950 yılında Polatlı Çekirdeksiz köyünde doğdum. İlkokulu köyde ve Polatlı'da, li..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster