Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Ocak '10

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
503
 

Öteleme müdürü

Ferruh Anadolu lisesinde okuyordu. 4 Kardeşi içerisinde en akıllısı ve ailenin değer verdiği insandı. Ailesi kalabalık olmasına rağmen Anadolu lisesinde okurken bir yandan da hafta sonu ve okul olmadığı zaman ailesine ait dükkanda çalışıyor, her liseli genç gibi ailesi ve okulu dışında bir dünya düşünemiyordu.

Ferruh’a sorsan küçük ve az gelişmiş ilde çok yeri bilmezdi. Sabah okula gidip, aksam eve geliyor, yemeğini yedikten ve derslerini yaptıktan sonra dükkanlarına koşuyordu. Anne ve babaların iş ve ev arasındaki maratonu o evin çocuklarına ev ile okul arasında maraton oluyordu. Maraton uzun mesafeli koşu demekse, hayatta yıllarca süren bir maraton değil miydi?

Bir gün Ferruh dükkanda çalışırken, bembeyaz saçları, kalın beyaz kaşları, asık gibi görünen suratında aslında sevgi ve şefkat fışkıran bir insan geldi. Tatlı dili ile babasını, dedesini kendine bağlamış bu insana babasının ve dedesinin büyük sevgi ve saygı gösterdiğini fark etti Ferruh.

Bu adam konuşunca bir filozof gibi konuşuyor, babası ve dedesi de dinliyordu. Ferruh dükkanda çalışırken bu konuşmalara kulak misafiri oluyor, ama işine devam ediyordu. Bu yaşlı adam o güne kadar duymadığı şeylerden bahsediyordu. 17 yaşında Anadolu lisesi son sınıftaki çocuğa. Anlattıkları ile illerinden bahsetmesine rağmen sanki başka ülkeden bahsediyormuş gibi geliyordu Ferruh’a.

Ferruh’un babası bir ara yaşlı adama “Keramettin amca, siz yazmadan duramazsınız yazılarınızı da okuyamaz olduk hayırdır” dedi. .Bunun üzerine yaşlı adam bir iç geçirerek : “ Mehmet bey kardeşim, yıllarda ilimizin tek yerel gazetesinde yazdık. Ama tek gazetede yazmaktan usandık. Şimdi bu gazeteye alternatif olarak İlimizdeki 5 matbaacı bir araya gelerek yeni bir yerel gazete çıkaracak beni de Genel Yayın Yönetmeni yaptılar. Onu beklemekteyim” dedi.

Bunu söylerken bir anda gözü işini yapmakta olan Ferruh’a ilişti. Ferruh 17 yaşın saflığı ve masumiyeti ile işini yapmaktaydı. Ferruh’un babasına dönerek : “ Aslında, bir gazete dağıtıcısına ihtiyacımız var, bunu da Ferruh yapsın. Ben ona bunca yıllık tecrübemi anlatırım, ilerde muhabir de yazar da olur. Zaten gelecek ay okulda bitecek” dedi. Ferruh’un babası hiç beklemediği anda gelen bu teklife şaşırdı. Yutkundu. Bu yaşlı bilgeye hayır diyecek gücü kendinde bulamazdı.

Bir süre sessizlik oldu dükkanda. Ferruh’un babası bir ara Ferruh’a baktı. O da şaşırmış, konuşmada geçen “ yerel basın, genel yönetmen, dağıtıcı, muhabir, yazar” kavramlarının ne anlama geldiğini bile bilmediğini fark ederek Ferruh’ta şaşkın gözlerle babasına ve bu yaşlı bilgeye baktı.

Ferruh’un babası çaresiz tamam dercesine başını salladı. Bu kararı ile Oğlunun nerede ise kaderini çizdiğini fark ediyor ama bu yaşlı bilgeye babasına güvendiğinden daha güven duyuyordu. Bu yaşlı adamın Genel Yönetmeni olduğu gazetede oğluna bildiği en güzel duyguları, en güzel düşünceleri aşılayacağını, belki de Üniversitede öğrenemeyeceği şeyleri öğreneceğini adı gibi bilmekteydi.

Ferruh’un babası, aslında oğlunun Üniversite okumasını, güzel meslekler elde etmesini, güzel şeyler yapmasını istemekteydi. Ama Ferruh’un da zaten okumakta pek hevesi yoktu. Okumak istese okul dışında Üniversiteye hazırlık çalışmaları yapar: “ Baba beni dershaneye yolla” falan derdi. Ferruh hiçbir zaman bu taleple babasına gelmemişti. Okuldan gelince dükkana koşması da, babası tarafından, Ferruh’un baba mesleğine devam edeceği anlamına gelmekteydi. Bu konuda fazla da konuşmamışlardı.

Babacan Keramettin bey, Ferruh’un babasından olumlu teklifi alınca memnun şekilde dükkandan ayrıldı.

Ferruh adam çıktıktan sonra babasına sordu. Babası adamın emekli yüzbaşı olduğunu, kadrosuzluktan emekli olmak zorunda kaldığını ve yerel gazetede yazılar yazdığını, çevresini aydınlattığını, güvenilir insan olduğunu, yerel basının ne anlama geldiğini de anlattı. O zamana kadar gazetecilik konusunda bilgi sahibi olmayan Ferruh bir anda gazeteci olmaya karar verdi. Bu meslekte yükseleceğine inanmıştı.

Bu konuşmada bir hafta sonra gazete yayınlanmaya ve dağıtımına Ferruh çıkmaya başladı. İlk başta Anadolu Lisesi mezunu bir insanın gazete dağıtması yadırgansa da Ferruh bu meslekte yükselmeye and içmişti. Arkadaşlarının alay etmelerine hiç aldırış etmedi. Gazeteyi dağıttıktan sonra boş oturmadı, Keramettin amca başta olmak üzere muhabirlerden haberin nasıl yazılacağını da öğrenmeye başladı. Patronlar O’nun bu gayretini görünce, yeni bir dağıtıcı buldukları anda Ferruh’u muhabir kadrosuna geçirdiler. Sigortasını yaptırdılar. Arkadaşları Üniversitede okurken o alın teri ile para kazanıyor, sigortası da her ay güzel yatıyordu. Babasına yük olmuyordu yani. Bunun sevincini yaşamak Ferruh’a mutluluk vermekteydi.

Ferruh zamanla gazetenin yazı işleri müdürü oldu. Artık gazetede yazıları kendisi kontrol ediyor, genç yaşta Yazı İşleri Müdürü olmanın havası ile 40 yıllık gazetecilik yapan, ama tahsili olmayan insanları küçümsemeye başlamıştı. Onların yazılarını sudan sebeplerle değiştiriyor, onlar buna tepki gösterince de, önemli bir iş yapmanın şevki ile böbürlenmekteydi. O’nun tutumundan dolayı bazı yaşlı tecrübeli insanlar “ Artık bu gazeteye adım atmayız” diye yemin bile etmişlerdi.

Bu arada gazete ebat büyütmüş, daha çok habere, yazıya ihtiyaç duymaya başlamıştı. Başlangıçta 8 sayfa olan gazete 12 sayfaya çıkmış, Ferruh ise yazı İşleri Müdürü olmasına rağmen muhabir kıtlığından dolayı haberlere gitmeye ilin bütün protokol toplantılarına katılmaya çevre edinmeye başlamıştı.

Gazetenin yazarlardan bir tanesi vardı ki, bir özel kurumda çalışan olmasına rağmen her gün köşe yazısı yazmaktaydı. Çocukluğundan beri yazar, okurmuş. Bu adam her gün nasıl yazardı? Ferruh buna hayret etmekte, köşe yazılarının çok okunması karşısında kıskançlık ve gıpta karışımı bir duygu beslemekteydi bu adama karşı. Ama kurumunda önemli bir pozisyonda değildi ama yazılarını okutmasını, ilgi çekmesini bilmekteydi. Bazen gazeteye haberde yazan bu adam ilgi çeken, oldukça çekici haberleri nasıl buluyordu onca işi içinden buna hayret ederdi.

Bazen gittiği toplantılarda, o yazarı sorarlardı. O da içinden” Başka adam yok mu da bu adamı sorarlar, ne varmış? “ derken, onu soran ve onunla tanışmak isteyenlere de kaçamak cevaplar verirdi. “ O sizinle tanışmaz. Zaten yazıları mahlas, gerçek kimliğini saklar” diyerek geçiştirirdi.

Bütün bu duygularına rağmen bu adamın yazılarına son veremiyordu. Son verse hemen okurlar bu adamın yazılarına ne oldu? diye sormaktaydılar. Adam gözden düşecek yerde her geçen gün yazarlıkta güçlenmekteydi. Bu yetmez gibi kitaplarda çıkarmaya başlamış, hiçbir kuruma bağlı olmamasına rağmen okurlarından aldığı güçle gelişiyordu. Ferruh işse sadece gazetenin yönetmeni ve muhabiri olarak yerinde saymaktaydı.

O yazarın gelişmesine daha çok katkı sağlamak ve tecrübelerinden faydalanmak, ailece görüşerek nasıl bir aile ortamından yetiştiğini öğrenmek yerine kısa yoldan adamı küçümsemek, kıskanmak ve onunla uğraşmak daha kolay gelmekteydi. Başarılı insanları kıskanmak, küçümsemek, o da olmazsa önemsememek, alay etmek veya seviyormuş görünerek inceden inceye kafayı bulmak nedense toplumumuzun okumuş cahil kesimin hobisi olmuştu. Bu akıma Ferruh kendini kaptırdığının farkına bile varamadan hayat devam etmekteydi.

Bu adam işlerinin yoğun olduğu bir zamanda her gün yazmak yerine ara sıra yazmaya başlamıştı. Bunu fırsat bilen Ferruh, adam ile uğraşmaya, yazılarını ertelemeye, onu kızdırmaya, işini sevmediğini bildiği halde “ işin iş, çok rahatsın, keyfin yerinde” demeye başladı. Gelen yazılarını ertelediği kadar erteliyor, bazen günü geçmiş yazının gazetede yer alması de komik oluyordu. O yazar tepki gösterdikçe “ Kusura bakma ağabey, yazı çok fark edememişim” diyerek bıyık altından gülerek, Onunla alay etmenin zevkini tatmaktaydı.

Bir gün o yazardan zehir zemberek bir mail aldı mailde “ Kardeşim siz artık büyüdünüz, yazılarımızı sürekli ertelemeye başladınız. Daha dün yazan yazarların yazılarını ilk sayfadan vermenize rağmen, benim yazıları hep iç sayfalarda okunmayacak yerlere koymaktasınız. Pes vallahi siz artık yazı ötelemekte ustalaştınız sizi artık “ yazı işleri müdürü” olarak değil , “yazı öteleme müdürü” yapalım. Hatta Başbakan yapalım da bizim ülkemizin borçlarını ötele de ülkemiz rahat etsin.”

Bu maili alınca gülmekten, bir insanı öfkelendirmekten zevk aldığını hissetti Ferruh. İnsanları kızdırmaktan, onlara değer vermemekten zevk almaya başlamıştı. İşin kötüsü bu tutumunun bir hastalık olduğunun farkına bile varamamaktaydı. Frakına varırsa ne olacaktı ki?

O yazar gelince yaşça babası yaşında olmasına, gazeteye en çok yazar olarak onun katkısı olmasına rağmen, en çok ona saygılı olmamak geliyordu içinden. Başka yazarlar, ara sıra yazarlar gelince, siyasetçiler gelince hemen ayağa kalkan Ferruh, o sık sık geldiği için masasından kalkmadan sadece elini uzatarak kerhen hoş geldin diyor, çoğu zaman gazetede çay olmasına rağmen ona ikram etmeye üşeniyordu. Adam sorduğu zaman “ağabey, siz büyük yazarsınız, çayı kahveyi söz konusu yapıyorsunuz, size yakışmıyor “ diyerek geçiştiriyordu.

Bu arada adam yazarlıkta bayağı yol kat etmişti. Çıkardığı kitaplar artık yayınevlerince kabul görmeye, daha piyasaya çıkmadan okurlar tarafından sorulmaya başlıyordu.

Ferruh bu adamı okul müdürlerine, her gün karşılaştığı Üniversite hocalarına anlatmak istiyor ama içinden bir ses” anlatma, adamın yıldızını da parlatma” dedikçe, Ferruh O yazarı anlatmaktan vazgeçiyordu. Buna rağmen adam Üniversite hocaları, dershane rehberleri, etkili insanlar, hatta ülke genelinde yazan yazarlarla tanışıyor, onlarla röportajlarını gazeteye getiriyor, sonra okundukça okunuyordu.

Ferruh’un akıl edemediği bir şey daha oldu. Her gün eve götürdüğü gazeteleri okuyarak hanımı da o yazarın hayranı olmaz mı? Bir süre sonra hanımı da “O yazara misafirliğe gidelim” demeye başladı. Ferruh kendi silahı ile vurulmak üzere idi. Hanımı kendi yazılarını okumuyor ama o yazarı okuyordu demek ki. Eşi her gün aynı şeyi demesine rağmen “ İşim çok, başka zaman gidelim” derken Hanımı da her gün sormaktan geri kalmıyordu.

Bu arada yazar gazeteye yazı yazmayı azalttıkça, kitaplarını bir bir yayınlamaya, başka illerde konferanslara gitmeye daha çok zaman ayırmaktaydı. Oradan konferanslarını dinleyen kalabalıkların resimlerini getirdikçe Ferruh, O yazara takındığı tavırlara karşı pişman olmaya başladı. Zaten adam fazla da gelmiyordu gazeteye. Bir gün tv haberlerinde onun imza gününde okurları ile çok samimi ağabey kardeş tavrını gördü. Bir büyük gazetenin Pazar ilavesinde iki sayfa röportajını okudu. İçinde bir şeylerin değiştiğini hissetti o yazar ağabeyine karşı. “ Keşke ben de burada siyasetçi, eğitimci dostlarla Onu tanıştırsaydım” diye düşünmeye başladı. Günlerce pişmanlıkları sürdü. Bir gün aniden numarasını çevirdi o yazarın “ Ağabey neredesiniz akşam size geleceğiz hanımla yemeğe” deyiverdi. Halbuki hanımının haberi yoktu. Adam telefonda “ Kusura bakma Ferruh kardeşim, ben şu an konferans için geldiğim İstanbul’dayım ve ülkemizin en büyük gazetesinin yönetmeni ile yemekli bir röportaj yapmaktayız. Ben ilimize dönünce seni ararım” dedi.

Ferruh bir hal oldu. Onca sene gazetesinde yazı yazan bir yazara gazetenin sahipleri bir yemeği, yılbaşında 5 matbaada bastırdıkları ama ona hediye etmeyi unuttukları eşantiyonları bile çok gördükleri bu yazarları ülkemizin en aranan yazarlarından bir olmuştu. Ona karşı alaycı, değer vermez ve önemsemeyen tutumuna kızmaya başladı. Ne kadar kızsa da “ Atı alan Üsküdar”’ı geçmiş yazar elden gitmişti. Şimdi o yazara karşı ne diyecekti bulup …

TURAN YALÇIN-TOKAT

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 1096
Toplam yorum
: 347
Toplam mesaj
: 293
Ort. okunma sayısı
: 1537
Kayıt tarihi
: 28.12.07
 
 

1967 Tokat'ın  Pazar ilçesi doğumluyum. İşitme engelliyim. İstanbul Üniversitesi iktisat Fakültes..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster