Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Haziran '14

 
Kategori
Çevre Bilinci
Okunma Sayısı
120
 

Otopark ile ağaç arasında tercih yapmaya mahkum olduk

Otopark ile ağaç arasında tercih yapmaya mahkum olduk
 

Karadenizden Marmaraya Orman Koridoru


Rezidans ve otopark ihtiyacımız yüzünden, ağaçlarımızdan vazgeçmeyelim.

Ben Şaşkınbakkal'da oturuyorum. Tüm çevrem yeni nesil bina inşaatlarıyla doldu. Bu toprakların üçüncü nesil yapılarının inşaatı dönemini yaşıyoruz. Arsa rantı yüzünden Hepsi 10 – 20 katlı planlanıyor. Dolayısıyla, eksi 10 metreye kadar hafriyat yapıyorlar.

Bölgemizdeki binaların hepsi tamamen kaya zemine oturuyor. Hani derler ya, “zemin kaya ise deprem riski az olurmuş ? Ama apartmanda birkaç kişi dönüşüme karşı çıksa, bir kişinin başvurusu ile 15 günde “Deprem Riskli Bina” raporu alınıyor. Ne de olsa 30-40 yıllık binaların yorgunluğu var.

İnşaat sürecinde çevre açısından en önemli problem gürültü kirliliğinde. Problem kaya kırma yönteminde. Her bir bina için en az 3 ay süren hidrolik kırıcı gürültüsünden hayatımız zindana dondü. Pencere çift cam, kapı ne varsa kapatmamıza rağmen, cumartesi dahil kaya kırıcılarının 75 – 95 desibellik eziyetlerine katlanmak veya bu diyarı terketmek zorundayız. Her darbede oluşan titreşimin 30 metre uzaklıktaki binamıza ve hatta vücudumuza etkisini hissedebiliyoruz. Mevzuata göre bir sakınca gözükmüyor. Hatta, Kadıköy Belediyesi inşaat yönetmeliğinde çalışma saatlerini belirlerken vatandaş lehine iyileşme sağladığı için tebrik ediliyor. Esasında tüm binaların inşaatı, hafriyatı bir seferde tamamlanıp eziyet üç ayda bitse ne ala. Anlaşmışlar gibi biri bitip diğeri başlıyor. Önümüzdeki 3-5 sene kaçış yok gibi gözüküyor. Muhakkak iyileşme sağlamalıyız !

Kaya kırma gürültüsünden nasıl kurtulabiliriz ?

Endüstriyel madencilere, laser ve su jetli kesim makineleri imalatçılarına sordum; "şehir içinde uygulanabilir, daha çabuk, sessiz ama güvenli kaya kırma yöntemi yok mudur ? " diye.  Bazı patlamasız kimyasal genleştiricilerden bahsediliyor ama işin ayarını tuturmak zor olduğu için yaşanan kazalar, sistemi uygulanamaz duruma getirmiş.

Ne kadar dirensek de sonunda miyadını doldurmuş binaları müteahite vermek zorunda olduğumuz için, sesimizi de çıkartamıyoruz. Yeni binalarda deprem güvenliği olacak, kendimize ait otopark olacak, kapalı-açık havuz, work-out salonumuz olacak, özel güvenlikli Residans’da oturacağız. Hatta komşu binalarla birleşip daha optimum ölçek ve maliyette planlama yapabilecek, Otopark, alışveriş, eğlence mekanları da olsun istiyor insan. Ne de olsa bölgede işyerlerinin aylık 20- 30 bin lira rayiç kira bedeli var. Hepimiz insanız sonuçta, ne versen iki mislini istemekten vazgeçemiyoruz.

İnşaat gürültüsünden bunalmış zihnimden bu düşünceler geçerken, birden şimşek çaktı; “ Yahu biz bunu daha da önce yaşamıştık ! Yediğimiz kazığın da ancak 20 sene sonra farkına varmıştık ! diye aklıma geldi.  

Gürültü engeli oluşturmak üzere kapattığım pencereyi açıp, komşunun kazı alanına baktım. Adamlar sadece binanın yapılacağı zemini değil bütün arsanın duvardan duvara tüm zeminini 10 metre aşağıya indiriyorlar. Aksi takdirde, otopark ve sosyal alan ile dükkanlara yer kalmıyormuş. Yani, eskiden komşu sınırlarından en az 4 metre içeri çekme kuralı, zemin altı için geçerli değil. Sonra kendi arsamıza baktım. Benim çocukken kendi diktiklerim dahil, geri kalan bütün ağaçlarımız iki bina arasında kalan bu 8 metrelik alanda. 

Rezidans ve otopark ihtiyacımız yüzünden, çevremizde bize nefes aldıran, kuş, çiçek ve böcekleri barındıran doğallığın tek geri kalen temsilcisi ağaçlarımızla hepten vazgeçmek zorunda kalmışız.

Gezi Parkı'nda, Göztepe Parkı'nda, Caddebostan Tarım Bakanlığı'nda  yeşil alan mücadelesi verirken, kendi arka bahçemizde olanların ya farkında değiliz ya da güzelliğin bedelini kendi rantımızdan değil devletin rantından ödenme bencilliğini sürdürüyoruz.

Mahallemin 1 ve ikinci nesil evlerinde yaşamış bir kişi olarak, geçmişten bu yana kapana kısıldığımız tercihlerde, nasıl hep, kısa vadeli iyileşme için, uzun vadeli daha iyi bir hayat şansını ıskaladığımızı görebiliyorum. Keşke, apartman dairesi uğruna bahçeli evimizi vermeseydik diyorum.

Babaannemin Noter Sokak taki evi, bahçe içerisinde, tek katlı, 3 odalı şirin, yığma bir bina idi. Tüm sokağımızdaki binalar da birbiriyle yarışabilir güzellikteydi. 1960 larda bile 2 büyük ahşap köşk komşumuz vardı. Sokağımızla kesişen Nurettin Ali Berkol sokağa ismini vermiş olan tarihi köşk de 1980lerin sonuna doğru varislerin dayanma gücü kalmadığı için apartman oldu.

Bostancı'dan itibaren Bağdat caddesi boyunca 55 yıl öncesinin yaşam alanını gözünüzün önünde canlandırabileceğiniz sadece Ethemefendi köşesindeki bahçeli ev kaldı.  Çatalçeşme köşkü kaç senedir yıkıntı halinde, Vakko'nun aldığı köşk de arkasındaki devasa binanın gölgesinde kaldı.

Bahçeli ev derken, İstanbul'da doğup yetişmiş gençlerin ne dediğimi anlayabileceğini zannetmiyorum. Kendi bahçenizden; erik, şeftali, kayısı, ayva, üzüm, incir, dut, kiraz, vişne, nar, elma, muşmula, fındık yiyebildiğinizi düşünün. Domates, salatalık, kabak, biber maydanoza para vermezdik. Bahçenizde 8 – 10 metre yüksekliğe ulaşmış çınar, akasya, ıhlamur, kestane, keçiboynuzu, kavak, selvi, çeşit çeşit çam ağaçları düşünün. 8 yaşında bir çocuk olarak, arsanın bir ucundaki çam ağacına tırmanıp, hiç yere inmeden, ağaçtan ağaca geçerek 40- 50 metre ötedeki diğer köşeye ulaşabilir sıklıkta bir yeşil dokuyu göz önünde canlandırın. Ev çevresinde de bakımlı bahçe ve çiçek tarhlarında, bahar geldiğinde binbir renkli güzellikleri hayatımıza güzellikler katan gül, ortanca, hanımeli, sümbül, papatya, gelincik çiçekleri ve daha niceleriyle bezenmiş bahçeleri düşünün.

Ne oldu da bu güzelliklerden vazgeçtik ?

Hem bölgenin altyapısı yoktu, hem de sayfiye evleri niteliğindeki yığma binalarımızın teknoloji eksikliği vardı. Binalarda temel izolasyonu olmadığı için rutubet içerisinde yaşıyorduk. Zeminin 1-2 metre kazdığımızda önemli miktarda yeraltı suyuna ulaşabilirdiniz. Zaten ağaçlar bu yüzden doğal olarak beslenirdi. Çiçeklerimizi de bahçedeki kuyudan faydalanarak bolca sulayabilirdik.

Kışın işimiz zordu. Merkezi ısıtmamız yoktu. Gün ağarırken, buz gibi soğuk ve nemli havada kalkıp, önceleri odun, daha sonra (şimdi 3. Havaalanı bölgesinden getirilen düşük kalorili çok dumanlı ve cüruflu) Ağaçlı kömürünü sobaya doldurup, yakarak ısınmak zorundaydık. Odun-Kömür at arabasıyla gelirdi. At arabası önemli bir taşıt olduğu dönem fazla da uzakta değilmiş. Okula taşıtımız bile, at arabası kasasına konmuş karşılıklı 2 sıradan oluşuyordu. Ne eğlenceli ama tehlikeli bir dönem yaşamışız. Kanalizasyonumuz da yoktu. Fosseptik dolunca belediyeden vidanjör çağırıp boşatmak zorundaydık.  İlk apartmanımızın müteahhidi, fosseptik çukurunun artık boşaltılması gerekmeyeceğini söylediğinde, sevinmiştim. Aklım erdiğinde anladım ki, kendi apartmanımın kanalizasyonu yolun yağmur suyu giderine bağlanmış. Bu uyanıklılığı tüm müteahhitler yapıp da belediye de göz yumunca, kendi girdiğimiz denizin içine yaptığımızı anladığımda çok geç olmuştu. Yazın günde en az 10 saat geçirdiğim denizden sarılık mikrobu kapıp hastanelik olmuştum.

Zaten kendi cennet denizimizi öldürdükten sonra aynı tahribatı Bodrum'da gerçekleştirmek üzere tüm varlık sahibi komşularımızla birlikte seferber olmadık mı ? Doğayı tüketmek buna deniyor galiba !

Değişimin önünde durmak mümkün değil. Yeter ki akıl ve planlama ile doğru yönetelim.

1960 lerin ortasında geldiğimizde, bir taraftan binalarımızı modernleştirme baskısı yaşarken, diğer taraftan da cebinde parası olan, istanbula taşınan herkes Şişli - Nişantaşı’na alternatif olarak Suadiye ve Yeşilköy gibi doğal güzelliğini korumuş bölgelerde yaşamaya can atıyordu. Arsa, mesken talebi patlamıştı. Müteahitler kapımızı çalıp, arsa karşılığı betonarme, modern apartman binasından % 30 kaloriferli daire payı teklif ediyorlardı. Binalarımızı kendi kaynaklarımızla yenilemek için kendi kaynağımız veya uzun vadeli banka kredisine ulaşmak imkanımız yoktu.

Mecburen kurtarıcı gibi gördüğümüz teklifleri sevinçle kabul ettik. 20 sene sonra yaşayacaklarımızı kimse öngöremiyor bizlere alternatif çözüm sunamıyordu. Şimdi de benzer bir kapana sıkışmış durumdayız.  Tüm tüketim alışkanlıklarımızı batıdan alırken, sürdürülebilir çevre, güzellik için hukuk sistemine dayalı planlama yapma gereğini anlayamadık. Azgelişmiş kapitalizmin kuralsız büyüme ve rant yaratma yönündeki doğal akışına bıraktık kendimizi.  

Çarpık Kentleşme

1980 lerde apartmanlaşma tamamlanmıştı. Ama kömür ve mazota dayalı ısınma sistemi ile 4 katlı yakın nizam yapılaşma düzeni biraraya geldiğinde, İstanbul gibi rüzgarlı bir şehirde bile, hava akımlarının binalar arasına çöken kükürtlü dumanı temizleyemediğini gördük. Doğal gaza dönüşüm biraz daha gecikseydi, toplu ölümler yaşama riskimiz vardı. Aynı risk esasında yoğun dur kalk trafiği yaşanan, Bağdat caddesi ve benzeri iki yönde de yüksek bitişik binalar olan bulvarlarda da egzoz gazlarının yeterince tahliye edileceği hava akımı olmaması yüzünden şimdi de devam ediyor. Tek tesellimiz, Cadde boyunca ve apartmanlar arasında zorunlu bırakılan boş alanlarda eskiden kalan ağaçlarımız. Semtimiz betonlaşmamıza rağmen, geride kalan ağaçlarımız sayesinde şirinliğini, rağbetini sürdürdü.

Yüksek ve aralarında büyükçe alanlar bırakılan binalardan oluşturulan yerleşim planları, yeşili daha fazla koruyacağı ve hava akımını arttıracağı düşüncesi ile destekledim.

Kötü tecrübeden ders almak:

Hala bir bina alırken, maket üzerinde, resimde orman içindeki görüntülere tav olup milyon dolarları sayıyoruz. Kanalizasyon nereye gidiyor, kaç ağaç var diye sormak aklımıza gelmiyor.  

Mahallemizdeki eskiden akan küçük dereler Sanradan kanalizasyona dönüşüp yer altında kayboldular. Toprak olmadan, su olmadan ağaç yaşayamaz.  Hayalimde hep derelerimizin islah edilerek, her iki tarafının ağaçlandırılması olmuştur. Ölçeği biraz daha büyültsek, şehrin kuzey ormanları ile Marmaraya kadar, en dar yerinde 100 metrelik yoğun ağaçlandırma ve doğal yaşamın barınabileceği, doğal bir koridor oluşturabilsek, işte o zaman herkez kazanır. Doğu Batı yönündeki Çevreyolları ve Tren yolları nın yeraltına alınarak şehri ortasından kesen yollar beni hep rahatsız etti. Hem yaya hem de doğal yaşamın kesintisiz  hareket edebileceği, küçük doğal göletler ve parklarla zenginleştirilmiş koridorlar, bunların sınırlarından gecen kuzey güney ulaşım arterleri ve onların arkasında yeşillikle entegre yeni bir yerleşim tarzı. Şehrin değerini bir kaç misli katlarız.  

Ataşehir planlanırken de, benim hayalime benzer yapılaşmanın gerçekleştirilmesine çok uygun bir fırsat yakalanmıştı. Bir taraftan Kayışdağ – Diğer taraftan Çamlıca tepeleri ile Ormanlar arasındaki ilişki kopartılmadan doğal bir yeşil alan kuşağı kurulabilirdi. Diğer taraftan, mimarisi hoş olsa da ölçeği çok büyük olması yüzünden insana mutsuzluk veren yüksek binalar yerine, çevresi ve sosyal dokusuyla bütünleşen, insanı sokakta yürümeye, yürüyerek alışveriş yapmayı cezbeden, çevre ile çok daha uyumlu bir proje yaratılabilirdi.

Hızla zihin değişikliği yaşayarak, Belediyelere ve Çevre Bakanlığına mesaj göndermemiz lazım.

2020 lere kadar İstanbul a damgasını vuracağı anlaşılan bu büyük şehir dönüşümü yaşıyoruz. 1970 lerde deki hatalarımızı tekrarlamıyalım. Küçük parsellere, ölçeksiz çözümler üretmek yerine hatalardan ders alınıp daha büyük ölçekli, ama insan odaklı yaşanabilir alanlarını içerecek yerleşim planlamasını becerebilmeliyiz. 

Ben Şehir planlamacısı ve benzeri uzmanlardan değilim. Diğer taraftan da görünen köy kılavuz istemiyor. Demek ki bilim adamlarımız, uzmanlarımız öngörüleri yapamıyor veya yapıyorlarsa da bugünün internet ve çevre hassaslığına rağmen, doğru öneriler üretip, vatandaş güçü oluşturamıyorlar ki, laf söyleme sırası bize düşüyor.

Bugün Bağdat Caddesi ve benzeri yüksek rant alanlarında uygulanmakta olan münferit planlamaya dayalı Yap Sat yapı stoğu yenileme projeleri yerine, bölgesel bütünlükte şehir planlaması ve projelerine uygun yapılanma ya izin verilmelidir.  Üniversitelerimiz mimarlarımız proje üretip sunmalı. Gayrımenkul yatırım ortaklıkları uzun vadeli değeri görerek vatandaşa alternatif sunmalıdır.

Fikirtepe örneğinden çıkartılan olumlu - olumsuzluklar acilen mevzuata yansıtılarak en küçük ölçeği ada bazında olan planlama yapılmalıdır. Kat malikleri oturdukları binadaki 100 m2 lik daireleri karşılığında 80 veya 100 m2 lik yeni daire yi seçmeye, otopark alanı yüzünden bahçe ve ağaç ve yeşil alandan feragat etmeyi kabullenmeye zorlanmamalıdır.

Yeni yaratılacak değerin paylaşımı, m2 üzerinden değil, değer üzerinden yapılmalı. Bu gibi yüksek rantlı alanlarda Ortak alan rantı sosyal paylaşım alanları, yeşil alan, ticari alan, otopark, ulaşım imkanları planlanarak müteahhit e değil kat maliklerine bırakılmalı. Mimari Proje, inşaat maliyeti, Proje Yönetimi ile Finansman, ile bakım ve aidat giderleri ortak alanların ticari kullanımından karşılanması planlanmalıdır.

Istanbul'un yoğun yerleşim alanlarındaki yapı stoğu yenilenirken yaratılacak projeler, eski güzellikleri yeniden kazanabilme fırsatı yaratıyor. Bu gerçekleştirilebilirse, İstanbul'un kuzeyinde kalan ormanlık alanların çevresinde oluşturulan milyonlarca dolarlık lüks kutulardan oluşan yüksek beton abideler yerine, şehir içerisindeki kendi apartmanlarımızın arasına ormanı getirmek yoluyla zihniyet devrimi oluşturacağımız inancındayım.

Müteahide verdiğimiz her yeni bina için en azından 10 gelişmiş ağaç dikilmesini talep edelim.

İsmail Göncüoğlu,

Suadiye, Haziran 2014

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 17
Toplam yorum
: 3
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 395
Kayıt tarihi
: 23.01.12
 
 

İlgi Alanı; Doğrudan Demokrasi / Sanayi /Teknoloji Sanayici, girişimci; otomotiv, mühendislik..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster